SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

VİZYONDAN DÖRT FİLM, DÖRT FARKLI TÜR

22 Ocak 2023 Pazar 10:56
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Bu hafta yine vizyondan devam edelim. Yılın ilk haftalarının popüler korku ve komedi filmlerine, Çağan Irmak’ın beklenen seyirciye ulaşamayan yeni filmine bir göz atalım. Festival notlarını sevip takip eden okuyucularımız için, çok yakında yılın ilk festivaline de bakacağız diyelim.

M3GAN (Megan):
M3GAN, yılın ilk haftalarında, seyircinin ilgi gösterdiği korku filmlerinden biri olmuş gibi gözüküyor. Kendi adıma, sevip sevmemek konusunda, ortada kaldığım filmlerden biri oldu. Katil oyuncak fikri çok yeni değil, insanları öldürmeye başlayan makineler fikri de öyle. Ama bunları birleştirme fikri, iyi sonuç vermiş. M3gan, karşımızda çocuk ve makine karışımı, tekinsiz bir varlık olarak durmayı başarıyor. M3gan ve çevresindeki insanlar arasındaki ilişkiler de iyi işlenmiş ama kabul edelim ki, bu filmden beklentimiz, iyi bir karakter gelişimi değil, bol kanlı sahneler.
İşte orada film, PG-13 sınırını aşmamak için, güvenli sularda kalmış. Halbuki, filmin arkasındaki isimlerden olan James Wan, Malignant ile bayağı uçup kaçmıştı. Bu filmin de öyle bir çılgınlığa ihtiyacı varmış.
Film hikâyeye daha çok önem verdi desek, orada da inandırıcı olmayan şeyler var. Tamam, bir katil oyuncak filmi ne kadar inandırıcı olabilir diyebilirsiniz ama en azından M3gan'ın farklı öldürme biçimlerini nasıl öğrendiği konusunu 1-2 sahneyle verebilirlerdi. Bir de dev bir şirkette, yönetimin bilgisi olmadan, bu boyutta gizli bir çalışma yürütmeniz, pek mümkün değil.
Film elbette ki devam filmine çengel atıyor. Gerçi beklediğim yerden atmadı o çengeli ama ikinci filmde oyuncağın çalınan planları üzerinden gitmezlerse şaşırırım. Bu arada evet, devam filmlerinin, dünya için çok daha büyük ölçekte bir tehdide bağlanma ihtimali de var. Dev bir M3gan ordusu görebiliriz mesela. Devam filmi için, şimdiden 2025 tarihi açıklandı bile. Bekleyip görelim.

 

İllegal Hayatlar:
Çok fazla bir beklentiyle gitmediğim ama salondan memnun ayrıldığım bir komedi filmi oldu. Birkaç yerde içten kahkahalar attığımı da söyleyebilirim. Tabii öyle, uçan kaçan bir film beklemeyin ama belli bir seviyeyi tutturuyor, en önemlisi güldürmeyi başarıyor.
Mahsun Karaca'nın Youtube kanalını takip etmiyorum, sadece sosyal medyada önüme düşen bazı videolardan tanıyorum. Bu film özelinde, mizah tarzını fena bulmadım. Hikâyeyi, kumar oynatmak için siyasi parti kurma üzerine kurarak, bol bol politik espriler yapabiliyor. Bu espriler, çok sert değil ve sadece iktidara da yönelik değil ama bu devirde şahsımın neye bileneceği belli olmadığı için, bunu yapmak bile olumlu diyebiliriz. İyi espriler de filmin bu damarından çıkıyor zaten.
Filmin çalışmayan yerleri de var. Tüm bir aşk hikayesi ve Bülent Çolak'ın üzerinde yürüyen mafya hikayesi, filmin temposunu düşürüyor. Bir de bazı esprileri çok sevmiş olmalılar ki, defalarca tekrarlamışlar. Ama ilkinde güldüğünüz espriye, beşincisinde gülmüyorsunuz artık. Netice olarak, komedi anlayışını değiştirecek bir film falan değil ama keyifle izledim.

 

Sevda Mecburi İstikamet:
Çağan Irmak'ın yeni filmi, gişede hayal kırıklığı yaratan filmler arasında yerini almış gibi. İlk iki haftası sonunda, seyirci sayısı 100 bini geçememiş ki, bir Çağan Irmak filmi için, epey düşük bir sayı. Bunun ilk nedeni, tanıtım yetersizliği bence. Vizyonu yakından takip eden ben bile, yeni Çağan Irmak filmi geldiğinden birkaç hafta önce haberdar oldum. Ama bundan daha önemlisi, kâğıt üzerinde, Çağan Irmak'ın seyirci ile bağlantı kuran filmlerinin formülünü kullanmasına rağmen, bu kez istediği etkiyi yaratamaması. Böyle olunca da fısıltı gazetesi çalışmadı.
Evet, bu sefer, duygulu bir baba-kız ilişkisi var, yine yoğun bir nostalji hissi ve toz pembe bir Yeşilçam güzellemesi var. Geçmişe daha sert baktığı yerler de var gerçi ama dikkat edilirse, o kısımlar özel televizyon döneminde başlıyor. Yeşilçam'da çok iyiydik, sonra bozulduk der gibi. Buradaki bakış açısının doğruluğu, yanlışlığı bir kenara, tipik Çağan Irmak filmlerinde gördüğümüz bir yaklaşım. Ama bu kez ilgi çekici karakterler yaratamadığı gibi, hikâyenin aldığı virajlar da çok bildik. Filmin fragmanından, hikayesini yazmak mümkün. Hiç de şaşırtmıyor. Halbuki, Selçuk Yöntem ve Kubilay Aka'nın canlandırdığı Selim karakteri, Yeşilçam'dan ve gençliğinin gölgesinden kurtulamamış bir oyuncu eskisi olarak, bayağı ilginç bir karakter olarak başlamıştı filme. Ama o damardan devam etmeyerek sıkıcı bir hale büründü.
İşin otizm ile ilgili kısmı da bildik kodlar üzerinden ilerliyor. Yine de Çağan Irmak, yetenekli bir yönetmen olarak filmi izlettirmeyi başarıyor. Ama bu kez senaryoda bir katkı alması, olumlu olabilirmiş.
Unutmadan bir not daha. Yeşilçam'dan özel televizyonlara geçiş kısmının takvimi hiç kafama yatmadı. Görkemli Yeşilçam yılları ile özel televizyonlar arasında, rahat 15 yıl falan olmalı. Burada 3-5 yıl geçmiş gibi anlatılmış.

 

Operation Fortune: Ruse de guerre (Servet Operasyonu):
Guy Ritchie'nin iki önceki filmi The Gentlemen'da, eski günlerin ışıltısını görüp, hafif bir umutlanmıştım ama sonraki Wrath of Man çok kötüydü, bu da aynı yoldan devam ediyor. Filmin büyük kısmının Türkiye’de çekildiğini de göz önüne alırsak, Ritchie, Atv'nin memur yönetmenine döndü adeta diyebiliriz. Guy Ritchie, Jason Statham'ı en iyi kullanan yönetmendi belki de. Ama görünen o ki, iki filmdir Statham, onu vasatlığa doğru çekiyor. Bu filmle ilgili, en iyi ihtimalle, iyi bir Statham aksiyonu dersiniz ama onu çekmek için de Ritchie'ye ihtiyaç yok zaten. Ben onu da diyemiyorum maalesef. İşin aksiyon tarafı da zayıf, casus filmi olarak saysak, entrika tarafı da zayıf ve hatta sıkıcı. Bir Hollywood yıldızına hayran olan mafya hikayesini, daha çok yeni izlemiştik zaten. Bkz. The Unbearable Weight of Massive Talent. Gerçi bu film de epeydir rafta bekliyor. Belki de Nicolas Cage'li filmden daha önce çekilmiştir. Bu arada, filmin rafta beklemesinin nedeninin de, kötü adamların Ukraynalı olması olduğu söyleniyor. O konuda zamanlama yanlış olmuş.
Filmi az-çok ayakta tutanlar, başta Aubrey Plaza olmak üzere, yan kadrodaki oyuncular. Hugh Grant ve Cary Elwes de iyi. Normal şartlarda, kadronun en iyi oyuncusu diyebileceğim Eddie Marsan'ın da rolü çok az zaten.
Bir kısmının Türkiye'de çekilmiş olması, filmi bizim için birazcık ilgi çekici hale getiriyor. Antalya'nın mekanlarını iyi kullandığı söylenebilir. Bizim oyuncular da, ufak rollerdeler ama sırıtmıyorlar. Ekip oyuncusu olarak, işlerini yerine getirmişler. İlginç olan hepsinin de farklı ülkelerden karakterleri canlandırmaları.
Kısaca, iflah olmaz Jason Statham hayranlarına diyelim. Guy Ritchie hayranları ise, gönül rahatlığı ile, yönetmenin ilk dönem filmlerinden birini, tekrar izleyebilirler.
Haftaya görüşmek üzere.


HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar