SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

İSTANBUL FİLM FESTİVALİ-HAZİRAN SEÇKİSİ

11 Temmuz 2021 Pazar 16:43
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

İstanbul Film Festivali’nin yaklaşık bir yıldır ara vermeden devam ettirdiği çevrimiçi seçkilerinin Haziran 2021 programı, geçtiğimiz hafta içinde sona erdi. Daha önce, Ulusal Yarışma filmlerinin bir kısmının da çevrimiçi yayınlanacağı duyurulmuş, hatta liste bile açıklanmıştı ama sanırım normalleşme başlayınca, bundan vazgeçildi. Yaz aylarında, festivalin çevrimiçi seçkisi devam etmeyecek gibi gözüküyor ama muhtemelen sonbaharda yeni bir seçki ile karşımızda olacaklar. Bu yazıda, Haziran 2021 çevrimiçi seçkisinden, daha önce bu köşede hakkında yazı yazmadığım ve yarışma bölümlerine dahil olmayan filmlere bir bakış atalım (festivalde bir jüri görevim olduğu için, bu filmler hakkında şu anda fikir belirtemiyorum).

 

Taçsız Kral:

Festivallerde, sinemanın klasik örneklerini restore edilmiş kopyalarından izlemek gerçekten keyifli oluyor. Genellikle yabancı filmleri bu şekilde izliyoruz ama İstanbul Film Festivali, hemen her yıl Türkiye sinemasından da en az bir filmi, programına alıyor. Bu yıl, belki de festivalin Avrupa Futbol Şampiyonası ile çakışmasının da etkisi ile Atıf Yılmaz’ın yönettiği ve Metin Oktay’ın kendisini canlandırdığını Taçsız Kral filmi gösterildi. Öncelikle filmin restorasyonunun gayet başarılı olduğunu belirtelim. Ülkemizde bu iş, her zaman yeterince özen gösterilerek yapılmıyor. Bu filmde hem ses hem görüntü olarak, iyi bir çalışma yapılmış.

Metin Oktay’ın kendisini canlandırdığını söyledik ama perdeye aktarılanın bire bir kendi hayatını olduğunu söyleyemeyiz. Daha çok, onun hayatından esinlenerek oluşturulmuş, alternatif bir Metin Oktay hikayesi diyelim. Doğrusunu söylemek gerekirse film bir miktar hayal kırıklığı oldu. Yazdığı yüzlerce senaryo ile rekorlar kitabına da giren Sefa Önal, burada bir sporcunun yükselişi, düşüşü ve küllerinden yeniden doğuşu olarak özetlenebilecek çok klasik bir yapı kurmuş. Hikâyenin klişe olması bir yana, kadın karakterlere bakış açısı da sıkıntılı ve hepsini belli birer kalıba sokmaktan ibaret. Kocası için her fedakarlığı yapacak “namuslu kadın” bir yanda, onu gece hayatına sürükleyecek “kötü kadın” diğer yanda. Sonraki yıllarda sinemasında, çok boyutlu kadın karakterlere yer verecek olan Atıf Yılmaz açısından da şaşırtıcı ölçüde tek boyutlu kadın karakterler.

Fakat bugünden bakıldığında filmin en büyük özelliği nostalji duygusu. Filmi izlettiren de bu zaten. Çok erken kaybettiğimiz Metin Oktay’ı görmenin dışında, gencecik bir Ayten Gökçer, ister istemez ne kadar değişmiş dediğimiz Ajda Pekkan ve Gönül Yazar, iyi adam rollerindeki ender performanslarından biriyle Erol Taş’ı sadece görmek bile yeterli. Bunun dışında İzmir’in ve İstanbul’un o yıllardaki hallerine tanık olmak da nostalji hissini arttırıyor.

 

Fabian - Der Gang vor die Hunde (Fabian veya Bok Yoluna Gitmek):

Dominik Graf’ın yeni filmi Fabian, daha önce Berlinale’de yarışmış fakat çevrimiçi gösterime açılmamıştı. Sonrasında Rotterdam Film Festivali’nin seçkisinde yakaladığımda izlemiştim ama çok da bana hitap eden bir film olmadığını düşünmüştüm. Geçtiğimiz günlerde İstanbul Film Festivali seçkisinde tekrar karşıma çıkınca, bir kez daha izlemeye niyetim yoktu ama sosyal medyada aldığı övgüler sonrası, bir şans daha vermek istedim. Ama sonuç çok fazla değişmedi.

Aslında kayıp ve umutsuz bir kuşağı temsil ettiğini söyleyebileceğimiz Fabian’ın hikayesini anlatan bu filmde ilginç bulduğum pek çok şey vardı. Daha filmin en başında, günümüze ait bir metro istasyonunda başlayıp, yeryüzüne çıktıkça 1930’lara doğru geçen bir kamera, özellikle filmin ilk bir saatinde sıklıkla kullanılan farklı anlatım teknikleri, iki dış sesin hikâyeyi zaman zaman birbirleri ile paslaşarak anlatmaları gibi unsurlar, sevdiğim noktalardı. Ancak filmin, bilinçli olarak yapıldığına emin olduğum savruk anlatımı ve çok fazla dijital kamera kokan görüntüleri içine girmemi zorlaştırdı. Erich Kästner’in romanından uyarlanan filmin, bir roman uyarlaması olduğu her anında hissediliyor. İzlerken, romanı okusam, daha fazla severdim diye düşünmekten kendimi alamadım.

 

Terrible jungle (Ormana Hoşgeldiniz):

Festivalin Antidepresan bölümü kapsamında gösterilen bu film tam olarak, “hoş ama boş” tanımının karşılığı idi. Baskıcı annesinin gölgesinden kurtulmak için çabalayan, bu amaçla bir kabileyi araştırmak bahanesiyle Amazon ormanlarına giden bir antropolog, hiç tahmin etmediği gibi çıkan yerliler ve bir grup askerle onu aramaya çıkan anne. Bu karakterleri ortaya koyup, bir maceranın içine at ve keyifle izle, ama izledikten hemen sonra unutmaya başla.

Yine de en azından oyuncuları için izlenebilecek bir film. Catherine Deneuve, nerede, ne zaman olursa olsun kendisini izlettirebilecek, içinde bulunduğu filmi bir adım yukarı taşıyabilecek bir isim. Oğlu rolündeki Vincent Dedienne de hiç fena değil ama filmin asıl gizli kahramanı ve her göründüğü sahnede, diğer oyunculardan rol çalan ismi, Jonathan Cohen bence. Filmin komik sahnelerinin büyük bir kısmının içinde bulunuyor. İlerde bir online platformda karşınıza çıkarsa, izleyip kafa dağıtmalık bir film.

 

Konstantina Kotzamani filmleri:

İstanbul Film Festivali’nin bu yılki seçkisinde, Yunan yönetmen Konstantina Kotzamani’nin 6 kısa filmine yer verilmişti. Filmlerinin hemen hepsi için, görsel yanı güçlü, doğrudan başı sonu olan bir hikâye anlatmaktan ziyade, görselliği ve atmosferi ile seyirciyi yakalamayı hedefleyen yapımlar diyebiliriz. Sinema okulunda çektiği Arundel, diğer filmleri kadar olgun olmasa da anlatısının ilk ipuçlarını veriyor. Katarina Stankovic ile çektikleri Jutarnje Molitve (Sabah Duası) için, klasik hikâye anlatımına en yakın filmi diyebiliriz. Bir gece kulübünde tanışan genç bir çiftin, beraber sabahlamak üzere gittikleri evde karşılaştıkları beklenmedik olayı anlatan yapım, başı ve sonundaki ciddi ton değişimi ile birlikte, güçlü sinematografisi ile de dikkat çekiyor.

Kotzamani’nin 2014 ve 2015’de çektiği, daha doğrusu bu yıllarda festivallerde gösterilen ama büyük ihtimalle aynı anda çektiği Washingtonia ve Yellow Fieber (Sarı Humma) filmleri için, kardeş filmler denebilir. Aynı oyuncularla, aynı mekanlarda çekilmiş, hatta yanılmıyorsam bazı ortak sahneler de kullanan bu iki filmde, palmiyelerin ve tüm şehrin hastalandığı, bomboş bir Yunanistan görüyoruz ve bu hastalıktan etkilenmeyen tek palmiye türünün özelliklerini öğreniyoruz. Elbette bu hastalığın insanları üzerindeki etkisini de görüyoruz. Bu filmleri pandemi döneminde izlemenin yarattığı farklı his bir yana, kurduğu şiirsel atmosferle de seçkinin en beğendiğim kısa filmleri oldular, kendi adıma.

Limbo (Araf), Kotzamani filmleri içinde görsel olarak en yetkini olabilir. Bir grup çocuğun, cenazesi düzenlenen başka bir çocuğu aralarında görmeleri üzerinden ilerleyip, sahile vuran bir balinaya doğru giden hikayesinde onlarca dinsel gönderme bulunuyor. İzlemekten keyif alsam da o göndermelere hâkim olmadan yakalamaya çalışmanın biraz bunalttığını söylemem gerek. Electric Swan (Elektrikli Kuğu) ise bir binanın her katının farklı bir sınıfı temsil etmesi ve farklı sorunlarının olması gibi, bu dönem başka filmlerde de gördüğümüz bir fikrin üzerinden gidiyor ve rahat izlenebilir bir film ortaya çıkarıyor. Kırk dakikalık süresi ile, Kotzamani filmleri içinde en uzunu olduğunu düşünürsek, yönetmenin uzun metraja doğru ilerlediğini de söyleyebiliriz belki de.

 

Sisters with Transistors (Elektronik Kız Kardeşler):

Geçtiğimiz günlerde düzenlenen Uçan Süpürge ve Filmmor Kadın Filmleri Festivallerinin programına çok uyacak bir belgesel. Sinema tarihine baktığımızda kadın yönetmenlere çok şans verilmediğini, bir şekilde film çekmeyi başarmış öncülerin de adlarından çok söz edilmediğini, sinema tarihinin erkek sinemacılar üzerinden yazıldığını hep söyleriz. Belli ki müzik dünyasında da durum çok farklı değil. Bu belgeselde, elektronik müziğin öncü kadınlarından, karşılarına çıkan zorluklardan ve bu zorluklara rağmen bu müzik türünü şekillendirmekteki etkilerinden söz ediliyor. Açıkçası elektronik müzik, çok fazla ilgi alanıma girmediği için, belgeseli biraz dışarıda kalarak izledim ama ele aldığı konu itibariyle önemini teslim ederim. Eminim ki, elektronik müziğe daha ilgili olanlar, benden daha fazla keyif alacaktır.

 

Ankara’dan Etkinlikler:

Ankara’da düzenlenen vizyon dışı film etkinleri, Cermodern’in farklı ülkelerin kültür merkezleri ile birlikte gerçekleştirdiği, açık hava gösterimleri ile devam ediyor. Bu haftanın programı:

11 Temmuz Pazar: Le grand bal (Büyük Balo)
13 Temmuz Salı: Berlin Alexanderplatz
16 Temmuz Cuma: L'uomo che comprò la luna (Ayı Satın Alan Adam)

Haftaya görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN 

GALERİ


Diğer Yazılar