SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

ATATÜRK FİLMİNİN İKİNCİ BÖLÜMÜ VE DİĞERLERİ

30 Ocak 2024 Salı 18:00
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Bu hafta da vizyondaki filmlere bakmaya devam edelim. Öncelikle dizi olarak planlandıktan sonra, türlü tartışmalarla sinema filmine dönüşen Atatürk filminin 2. bölümüne bir göz atalım. Çok tanıdık gelen bir toksit ilişki filmi ve Gaffar Okan’ı hatırlamadan izlemenin mümkün olmadığı bir filmden sonra, dini temaları ağır basan iki animasyona bakalım. Yıllar öncesinden gelen, Queen konser filmini de unutmayalım.

Atatürk 1881 - 1919 (2. Film):
Aslında ilk film için yazdıklarıma benzer şeyler yazacağım yine. Zaten beraber değerlendirmek lazım. Gayet iyi bir Atatürk filmi. Yönetmen Mehmet Ada Öztekin'in kariyer zirvesi diyebiliriz rahatlıkla. Normalde küçük ekran için çekilmesine rağmen çok sinematografik anlar var. Özellikle girişteki Gelibolu sahneleri, sinema tarihimiz içindeki en iyi savaş sahneleri arasında yerini alabilir. Zack Snyder çekmiş galiba dedirtecek kadar çok ağır çekim kullanmış ama yakışmış.
Finale doğru, Atatürk'ün zihnine girdiğimiz sahneyi de beğendim. Hem tüm filmi toparladı, hem de görselliği çok iyiydi. Gerçi o sahnenin finalinde de, aaa Star Wars dedim ama olsun, esinlenmeleri iyi kullanmış diyelim.
Filmde kimi hamasi yönler kaçınılmaz olarak var ama Atatürk'ü bir insan olarak yansıtmayı da başarmış. Madam Corinne ile olan aşkı ve Vahdettin'le ilişkisi sırasındaki kendini sorgulaması bunların en iyi örneklerinden. Aras Bulut İynemli'nin iyi olduğunu, yine ilk filmde de belirtmiştim.
Temel sorunsa, yine geliyor bu projenin aslında dizi olmasına takılıyor. Bu kez ilk film kadar bölük pörçük gelmedi aslında. Muhtemelen Gelibolu bölümünü ve Vahdettin'le tanışma sonrasını orijinalde planladığı gibi izledik. Ama bu sefer de finale takıldım. Aslında sürpriz değil ama final çok net bir sezon finali. Zaten adı Atatürk olan bir projenin daha Samsun'a çıkmadan bitecek şekilde planlanmış olması tuhaf olurdu. Büyük ihtimalle, dizi projesi iptal olmasaydı, ikinci sezon hatta üçüncü sezon, Kurtuluş Savaşı, sonrası da Cumhuriyet sonrası mücadele olurdu.
Devamı gelmezse yazık olur açıkçası ama mevcut durumda olabilecek mi, olursa arkasında Disney olmadan aynı bütçe ayrılabilecek mi, emin değilim. İyi film yapmak için, her zaman yüksek bütçe gerekmez elbette ama bu ölçekte bir dönem filmi için lazım. Bu filmin, pek çok tarihi filmimizin aksine, müsamere gibi olmamasında, sanat ve kostüm ekibinin başarısının yanında, onlara ayrılan bütçenin de önemi var belli ki.

L'amour et les Forêts (Narsistle Aşk):
Audrey Diwan'ın yönettiği L'événement (Kürtaj) filmini çok sevmiştim. Bu filmin senaryo yazarlarından biri olduğunu öğrendiğimde, beklentim artmıştı ama beklentimi pek de karşıladığını söyleyemeyeceğim. Belki de bizim coğrafyamızda çok bildik bir erkek karakteri anlattığı için, hiç öyle enteresan bir şey anlatıyor gibi gelmedi bana.
İlişkinin başında pamuk gibi bir sevgili olan erkek, ilişki ilerledikçe, baskıcı, kıskanç, şiddete meyilli bir karaktere dönüşür. O kadar tanıdık bir tipoloji ki, karakterin dönüşümü de, kadının durumun farkına çok geç varması da, etrafımızda çok gördüğümüz, duyduğumuz şeyler.
Yine de kadının özgürlüğü için yaptığı eylemi yargılamamasını filmin artıları arasına yazabiliriz. Filmin diğer bir artısı da oyuncuları. Hem Virginie Efira, hem de Melvil Poupaud gayet iyiler. Üstelik Efira bu sefer, iki farklı karakteri canlandırıyor. Ana karakterimiz ve onun ikizi. Gerçi bu ikiz olayının, bir sahne hariç, filme ve hikâyeye katkısı nedir, anlamış değilim.
Afişte adını gördüğüm için, Virginie Ledoyen'i de merakla bekliyordum. Ama rolü neredeyse bir konuk oyuncu kadarmış. O da hayal kırıklığı oldu. Bir zamanlar çok severdik kendilerini ama epeydir şöyle dişe dokunur bir rolde izlemiyoruz.

3310'dan Tüm Birimlere:
Fragmanından itibaren akla hemen Gaffar Okkan'ı getiren bir film ama filmin içinde hiçbir zaman isim geçmiyor. Zaten finale geldiğimizde anlıyoruz ki, Gaffar Okkan'dan esinlense de kurmaca olan bir karakter izliyoruz.
Aslında film, iki farklı kanaldan ilerliyor. Biri, Diyarbakır halkına eziyet edenin peşine düşen ve halkın sevdiği emniyet müdürünün hikayesi. Diğeri ise, halkın içinden çıkan ve yasa dışı işler yapanların peşine düşen bir ekip. Bu ikinci kısım tipik bir aksiyon filmi gibi. Fakat bu iki hikâye sanki farklı filmlerdeyiz hissi veriyor ve ikisini tek filmde birleştirmeye çalışınca, ikisi de eksik kalıyor. Emniyet müdürü hikayesi, çok klişe sahneler üzerinden ilerlerken, aksiyon tarafı ise, günümüzdeki benzer filmler yanında çok zayıf kalmış.
Kısacası, yine iyi bir mesaj vermek için yola çıkan ama işin sinema tarafı pek başarılı olmayan filmlerden. Geçen hafta bahsettiğim Başkan filmi gibi. İşin ilginci, iki filmde de Zülfü Livaneli şarkıları olması ve devam filmi gelecek gibi bitmeleri gibi ortak özellikleri de var.

Tay 2: Ebabil Takımı / Kral Fil:
Aslında ikisi de çocuklara yönelik, orta karar animasyonlar diyerek, yorumsuz geçecektim ama çok kısa aralıklara gösterime giren bu iki filmde de, Fil Vakası olarak anılan, ebabil kuşlarının Kâbe'yi koruması olayının konu edilmesi ilginçti. Aslında her iki filmde de ana hikâye bu değil. Tay 2'de flashback şeklinde geçiyor. Kral Fil'de ise bir süre, bununla alakasız bir hikâye anlatırken, bir yerden sonra kahramanımız olan fil, Kâbe'ye giden ordunun içinde yer alıyor. Kahramanımız olduğu için saldırmıyor elbette.
Her ikisi de çocuklara doğru mesajlar veren filmler. O yönden bir itirazım yok ama bir ara sadece muhafazakâr kanallarda gördüğümüz bu tarz çizgi filmlerin artık sinemalarda vizyona girmesini (biri TRT yapımı, diğeri İran filmi), değişimin bir göstergesi olarak not düşmeli.

Queen Rock Montreal:
Freddie Mercury'nin yüzündeki ter damlacıklarını görecek kadar büyük bir ekranda ve iyi bir ses düzeninde bir Queen konseri izlemek çok güzeldi. Canlısını izleme şansımız olmadığına göre, ona en yakını buydu sanırım.
Freddie Mercury'ye zaten hayranız da, Roger Taylor neler neler yapmış öyle. Attığı bir davul solosu var ki, sonrasında normal bir insanın, bir ay kolunu kaldıramaması lazım. Brian May'in soloları da şahaneydi. John Deacon, klasik görev adamı basçı modunda, biraz arka plandaydı.
1981 yılındaki seyirci de ayrıca bir nostalji kaynağıydı. Cep telefonu olmayan günlerde, kayıt yapmaya değil, sahnedeki gruba odaklanan, cayır cayır rock konserini, çoğunlukla memur edasında dinleyen, eşlik eden, saçlarıyla, kıyafetleriyle, 80'lerdeyiz diye bağıran bir seyirci. Keşke bu konserin bir de belgeseli olsa da (belki de vardır), o seyircilerden bir kısmı ile konuşulmuş olsa.
Bu arada film başlarken, 13+ yaş sınırı çıktığında gülüşmeler oldu. Ben de neden diye düşündüm. Eğer Freddie'nin dar pantolonlarına takılmadılarsa, sahnede ara sıra bira içtiği için olmalı.
Haftaya görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar