SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

74. BERLİN FİLM FESTİVALİ (BERLINALE) İZLENİMLERİ-1

03 Mart 2024 Pazar 22:59
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Bu sene Berlinale, programındaki filmlerden çok, sergilediği politik tutumla ilgili tartışma konusu oldu. Festival öncesi, aşırı sağ parti AfD’nin açılış törenine çağırılması, geçtiğimiz yıllarda politik kimliğini ve dünyada yaşanan olaylara karşı duyarlılığını net bir şekilde dillendiren festivalin, Filistin konusunda suya sabuna dokunmaması çok eleştirilmişti. Festival sırasında da bu eleştiriler devam ederken, ödül töreninde yapılan bazı konuşmalara verilen tepkiler, işi daha da can sıkıcı bir noktaya taşıdı. Özellikle festivalde en iyi belgesel ödülünü kazanan, Filistin yapımı No Other Land’in ortak yönetmenlerinden Yuval Abraham’ın, kendisinin İsrailli olarak, diğer ortak yönetmenlerden Filistinli Basel Adra ile eşit haklara sahip olmadığını söylediği ve eşitlik vurgusu yaptığı konuşması, bazı kesimler tarafından anti-semitist olarak yorumlandı. Festival yönetimi de, bu konuşmaları tek taraflı bulduğunu söyledi. Aynı gece, festivalin Instagram hesaplarından birinden Filistin yanlısı bir mesaj yayınlandı. Çok kısa bir süre içinde kaldırıldı ve festival yönetimi, hukuksal işlemlere başlayacağını açıkladı. Henüz bu paylaşımın nasıl yapıldığını bilmiyoruz. Hesap kırılmış da olabilir, ekipten birisi de yapmış olabilir. Tartışmalar, bu yıl son kez festivalin başında olan Carlo Chatrian’ın (bu olaylardan bağımsız bir şekilde, ayrılacağı çok önceden belliydi), sosyal medya hesabından yayınladığı, yine orta yolcu bir mesaj ile devam etti. Bir süre daha da devam edeceğe benziyor.
Biz izlediğimiz filmlere geçelim. Berlinale’de çok fazla bölüm ve film var. Bu yıl sayısını biraz azaltmış olmalarına rağmen, eğer tek bir bölüme odaklanmazsanız, her filme yetişmek çok zor. Bu nedenle ana yarışmadan çok fazla film izleyemedim, kendi adıma. Bazı popüler filmlere de yer bulmak mümkün olmadı. Bu nedenle, izleme sıramıza göre filmler hakkında kısa kısa notlarımıza başlayalım.

Sasquatch Sunset:
Bir Kocaayak ailesinin, bir yılı olarak özetleyebileceğimiz bir film. Açıkçası bir televizyon skeci olacakken, uzun metraja dönüşmüş izlenimi verdi. Umut verici başlasa ve arada hoş espriler olsa da penis, çiş, kaka üzerine olan ergen şakaları bir süre sonra bıkkınlık verdi. Finalde geldiği nokta da hoştu ama çok da orijinal sayılmazdı.
Ama övmemiz gereken iki şey var. Biri harika makyajları. Jesse Eisenberg ve Riley Keough gibi isimleri, bambaşka bir hale getirmişler. Göz ve bazı mimikler dışında, kim olduklarını anlamak mümkün değil. Diğeri de görüntü yönetimi. Tümü vahşi doğada geçen filmde, tablo gibi diyebileceğiniz pek çok sahne var. Aslında tüm ekibin çok çalıştığı belli. Bunun sonucunda, ortaya çıkan film, bu olmamalıydı diye düşündüm.

 

Made in England: The Films of Powell and Pressburger:
Sinema belgesellerini zaten severim, Scorsese'nin sinema üzerine konuşmasını izlemeye de bayılırım. Bu filmi sevmemem düşünülemezdi. Filmin yönetmeni o değil ama Scorsese film boyunca, çok sevdiği Powell ve Pressburger'ın filmlerini anlatıyor. Elbette bunu yaparken kuru kuruya bir sinema dersi vermiyor, kendi geçmişine de dönüyor. Çocuk Scorsese'ye sinemayı sevdiren filmler, genç ve hevesli bir yönetmen olarak, Powell ve Pressburger sinemasının, onun sinemasına etkileri gibi konular üzerinden geçiyor.
Scorsese, her fırsatta bu ikilinin filmlerine bayıldığını söyler ama hayatının son döneminde Michael Powell'la tanıştığını ve onunla sıkı bir dostluk kurduğunu bilmiyordum. Hatta o dönem Powell, Scorsese'nin değişmez kurgucusu Thelma Schoonmaker ile evlenmiş. Magazin notu: Aralarında 35 yaş varmış (Bu filmde yok ama, sonrasında merak edip baktım).
Filmi keyifle izledim ama Powell ve Pressburger'ın izlemediğim filmlerinden bahsedilirken biraz sıkıldığımı da söylemeliyim. Yönetmenlerin filmlerini biliyorsanız, daha keyifli olur. Bir de Powell-Pressburger filmlerinin restore edilmiş kopyalarını sinemada izlesek, ne güzel olur diye düşündürdü. İzlediğimiz sahnelere hayran kaldık.
Son not: Filmi Mubi almış. Bir süre sonra, platforma gelir ama sanki önce İstanbul Film Festivali’ne bir uğrar gibi hissediyorum.

 

Shikun:
Amos Gitai'nin yeni filmi, İsrail'de bir apartmanda, farklı insanların kesişen hayatlarından kesitleri anlatıyor. Belli ki yönetmen, ülkesinin mini bir temsilini yaratmak istemiş. Bambaşka etnik kökenler, bambaşka diller, iç içe geçiyor. Açıkçası bu kesitler bana birbirinden çok kopuk ve ilişkisiz geldi. Kamera bir karakteri takip ederken, aniden apartmanın diğer koridoruna dalıp, diğerini takip etmeye başlıyor ve bu böyle devam ediyor. Adeta serbest bir şekilde, oradan oraya salınan bir kamera.
Ionesco’nun Gergedanlar oyununun çok serbest bir uyarlaması olduğu söyleniyor. Çok duyduğum ama izlemediğim bir oyundu. Onu bilsem biraz daha anlamlandırabilirdim belki. Filmden bende kalan, yıllar sonra sinemada tekrar izlediğim Irène Jacob'un film ilerledikçe yükselen performansı oldu.

 

Matt and Mara:
Festivalin Encounters bölümünde yarışan bir Kanada filmi. Kanada filmi ama tipik Amerikan bağımsızı diyesim var. Film boyunca, iki karakteri takip ediyor ve muhtemelen bir kısmı doğaçlama olan uzun uzun konuşmalarını dinliyoruz.
Matt ve Mara, iki eski arkadaşlar. Mara, üniversitede yaratıcı yazarlık dersi veriyor, Matt ise kendisi bir yazar olmuş. Aradan geçen zamanda Mara evlenmiş ve çocuk yapmış, Matt ise bekar kalmış. Yıllar sonra bu ikili karşılaşıyor ve olaylar gelişiyor. Olaylar bazen beklendik, bazen şaşırtıcı bir şekilde gelişiyor. Kötü film diyemem ama benzerlerini çok fazla izledik.
Karakterlere yakınlık hissetseydim, filmi daha çok sevebilirdim. Mara'nın içine içine konuşan hallerine de Matt'in bak ne kadar esprili ve dışa dönük bir insanım, seni de ne kadar iyi anlıyorum hallerine de ısınamadım. Hatta Matt tipi erkekler için argoda söylenen bir kelime aklıma geldi ama şimdi terbiyemi bozmayayım…

 

Abiding Nowhere:
Tsai Ming-liang, çok kendine has bir yönetmen. Zaten filmlerinin temposu yavaştır ama bu bir üst seviyede. Tam bir meditasyon filmi çekmiş. Bir keşiş, dünyanın çeşitli coğrafyalarında yürüyor. Ama çoooooook yavaş bir şekilde yürüyor. Bir de daha hızlı şekilde yürüyen bir karakterimiz var. Hiç diyalog içermeyen bu filmde, 80 dakika boyunca, sadece bu iki karakterin yürümesini izliyoruz. Gerçi bu film, Tsai Ming-liang'ın Walker serisi filmlerinin onuncusu imiş. Öncekileri bilmiyor olmam, benim eksikliğim.
Böyle bir film yapmak, başlı başına modern dünyanın hızlı temposuna bir karşı çıkışken, bundan 10 tane yapmak/yapabilmek, yönetmen hakkında da çok şey söylüyor aslında. Filmin özetini okuduğumda, günün dördüncü filmi, kesin uyurum ben bunda demiştim. Uyumadım ama uyku ile uyanıklık arasında bir trans halinde izledim. Ming-liang'ın da istediği bu olabilir. Hatta film boyunca uyudum diyen birisine de, iyi yapmışsın diyebileceğini hissediyorum.

 

Faruk:
Aslı Özge'den kurmaca ile belgeselin, kamera önü ile arkasının arasındaki sınırları belirsizleştiren bir film. Aslında babasının, apartmanlarının kentsel dönüşüme girdiği dönem yaşadıklarını anlatıyor ama bunu tam bir belgesel gibi de yapmıyor. Babası, akrabaları ve apartman sakinleri ile, olayları tekrar canlandırıyor. Kendisini de filme bir karakter olarak dahil ediyor. Ama bununla da yetinmiyor. Bir kademe daha yukarı çıkarak, kamera arkasından verdiği komutları, çekimlerde yaşanan olayları da işin içine katıyor.
Son yıllarda, yönetmenlerin kendi ailelerini anlattığı belgeseller sıkça karşımıza çıkmaya başladı. Ama Aslı Özge, "normalde" kamera arkası görüntülerde görmeye alışık olduğumuz detayları da kullanarak, bu türe de bir yenilik getirmeyi başarıyor. Bu arada, günümüz Türkiye'si için de nokta atışı tespitlerde bulunuyor. Mesela, yenileme planında mescit olarak gösterilen yerin, aslında spor salonu yapılacak olması, tam bir Yeni Türkiye, müteahhit kurnazlığı.
Faruk Bey'e de nazar değmesin demeden geçmeyelim. 90'ını devirmesine rağmen, çok sağlıklı duruyor. Allah bozmasın. Film sonrasında, Aslı Özge ile söyleşi de vardı ama söyleşi Almanca yapıldığı için çıktım. Kafamda birkaç soru vardı aslında. Bir magazin notu olarak, babasını bir sahneye (rüya sahnesi), nasıl ikna ettiğini, daha doğrusu konuyu ona nasıl açtığını merak ettim doğrusu. Gerçi Faruk Bey, sahneyi çabuk bitirdiniz diye de şikayet etmişti ama.

 

Pepe:
Festivalin ana yarışma bölümünün muhtemelen en enteresan filmi. Bir hipopotamın, ölmüş bir hipopotamın dış sesinden onun hikayesini dinliyoruz. Üstelik Pablo Escobar'ın hipopotamı. Pepe'nin sesi en baştan sizi filmin içine çekiyor. Göklerden gelen, ilahi bir ses adeta. Agâh Hün'ü aklıma getirdi hatta. Film aslında sadece Pepe'nin hikayesi de değil, onu takip eden askerler, köylüler vs. Bir kolonizasyon anlatısı olarak okunabilir.
İzlemeden önce, bir hayvanı takip ettiğimiz anlatısıyla, geçen senenin gözde filmlerinden Aİ'ye mi benziyor acaba diye aklıma gelmişti ama tam öyle de değil. Daha parçalı bir anlatısı var. Hatta bu film için de belgesel ile kurmacanın iç içe geçmiş hali diyebiliriz.
Bu arada, filmin sonunda "Parte 1" yazdı. Bir şekilde devamı da gelecek sanırım.

 

Des Teufels Bad (The Devil’s Bath):
Ana yarışmadan çok eksiğim var ama izlediklerim arasında, en sevdiğim bu film oldu. Franz & Fiala filmlerini seviyorum zaten. Burada da yine çok güçlü, tekinsiz bir atmosfer kurmuşlar.
Adı ve konusu bir korku filmini çağrıştırsa da doğrudan, bildik anlamda bir korku filmi değil aslında. 1700'lü yıllarda gerçekten yaşanan, belgelenen olaylardan yola çıkılmış. Bir kadının, adım adım depresyona sürüklenmesini anlatıyor. Ama o yıllarda, böyle bir kadının içine şeytan girmiş gibi düşünülüyor.
Aslında bazı noktalarda, 1700'lü yılların Avusturya'sına gitmeye çok da gerek yokmuş diye de düşündüm. Mutlu bir şekilde evlenen bir çift ama baskıcı kayınvalide, iyi bir adam olsa da cinsel olarak başarısız ve annesinin kuzusu bir adam, çocuk bekleyen akrabalar vs. Ve elbette, çocuğun olmamasının tek suçlusu da kadın. Tüm bunların üstüne, kadın bir de kendi köylerinden, kendi kültürlerinden de değil. Baba evine gitmeye kalkınca da, kabul edilmiyor. Görüldüğü gibi, hikâyenin genel hatlarını, günümüzde ülkemizin pek çok yöresine uyarlamak mümkünmüş.
Fakat, Fiala & Franz'ın 1700'lere gitmesinin bir nedeni var. O yıllarda, günümüzün "modern" dünyasında yaşanamayacak "barbarlıklar" oluyor. Bunlar da filmin atmosferi açısından önemli. Ama filmi gözümde biraz düşüren şeylerden biri de bu oldu. Bazı sahneleri, seyirciyi etkileyelim, rahatsız edelim diye çektikleri o kadar açık ki. Tamam, dev ve tıklım tıklım bir salonda izlerken, çevreden duyduğum seslere bakılırsa, sonuç da aldılar. Ama basit korku filmlerinin de kullandığı taktiklerden biri değil mi bu? Aynı seyirci, bunun geleceği çok belliydi dediğim bir sahnede de şaşkınlık nidaları kopardı gerçi.
Filmin atmosferi için teknik unsurların başarısı önemli ama başrol inandırıcı olmasa, film çökerdi. Çoğunlukla müzisyen olarak tanıdığımız Anja Plaschg, harika oynamış. Ben oyuncu ödülü bekliyordum hatta ama görüntü yönetimine, sanatsal katkı ödülü verdiler. Ona da itirazım yok.
Neticede, bazı yerlerde biraz ucuz numaraları olduğunu düşünsem de, bu yılki festivalden aklımda kalacak, az sayıda filmden biri olacak.

 

The Departed:
Bu sene Berlinale’de Scorsese'ye Onur Ödülü verildi. Win Wenders’in uzun uzun Scorsese ile anılarını da anlatarak takdim ettiği ödül sonrasında The Departed'ı tekrar izledik. Açıkçası bir Taxi Driver, Raging Bull ya da Goodfellas'ı tekrar izlemeyi tercih ederdim.
Tamam, Departed kötü film değil. Hatta pek çok yönetmenin filmografisinde bir numara da olurdu ama Scorsese gibi, kariyeri başyapıtlarla dolu bir isimin en iyi filmleri içine koyamıyorum. Tekrar izleyince (ki 18 yıl geçmiş olduğuna inanamıyorum), hissini daha da zayıflamış buldum hatta.
Polis içindeki suçlu ile, suçlular içindeki polisin çatışması, iyinin ve kötünün sınırlarının bulanıklaşması yine işliyor aslında. Ama zaten filmin bu temeli çok sağlam ve kaynağı da orijinal film aslında. Scorsese, buradan gayet gerilimli sahneler de kuruyor. Ama bazı karakterler (özellikle Mark Wahlberg) fazla karikatürize. Bazı sahnelerdeki müzik kullanımını da fazla baskın buldum bu kez. Bir de tekrar bakınca, finaldeki olayların üst üste gelmesi, abartılı olduğundan, komik hale gelmiş. Salonda, final sekansına epey gülündü mesela.
İzlemeyen genç kuşaktansanız, zayıf bulduğum yerlerine rağmen, yine de mutlaka izleyin derim. Eğer, hafızamı tazelemek için tekrar izlesem mi diyorsanız, pek de gerek yok.

 

Ellbogen (Elbow):
Aslı Özarslan'ın Generation bölümündeki bu filminin adı pek anılmadı ama belli bir seviyeyi tutturan ve anlattığı yaş grubunun nabzını tutabilen bir filmdi. Zaten uyarlandığı roman da, epey sevilen bir romanmış sanırım.
Film, 18 yaşına girmek üzere olan Hazal karakterinin yolculuğunu anlatıyor. Ailesi ile Almanya'da yaşayan ve Türk-Kürt kökenli olmasına rağmen (bu konuda karakterin kafası epey karışık olduğu için böyle yazdım), Türkiye'yi hiç görmemiş bir genç Hazal. Doğum gününde, arkadaşlarıyla karıştıkları bir olay sonrasında, kendisini Almanya'dan kaçmak zorunda hissediyor ve gidebileceği tek yer, aslında bir yabancı olduğu Türkiye. Burada da kendi kimliğini farklı yönlerden keşfettiği bir yolculuğa çıkıyor.
Filmin belli bölümlerini gayet başarılı buldum ama bazı kısımları da zorlama geldi. Karakter bazen çok zeki, her şeyin farkında gibi gözükürken, bazen de çok saf. Gerçi 17-18 yaşının doğal bir özelliği de bazen zeki, bazen saf olmaktır belki de.
Tüm filmin üzerine kurulduğu Hazal karakterinde, Melia Kara çok iyi bir keşif. Film sonrası söyleşide, oyunculuk hiç aklında yokken teklif geldiğini söyledi. Gerçekten perdeye yakışıyor. Bu yolda devam ederse, iyi noktalara gelebilir.
Söyleşide filmi, Duvara Karşı'dan beri izlediğimiz en çarpıcı filmlerden biri diye takdim ettiler. Biraz abartılı bir yorum bence, ama iyi film. Türkiye yapımcısı İstos Film olduğuna göre kesin buralara da gelir. Hatta muhtemelen bu film de Nisan'da İstanbul Film Festivali programında olur. İzleyin derim.

 

Cidade; Campo:
Festivalin Encounters bölümünde, yönetmen ödülünü alan film. Aslında, ortak temalara sahip iki orta metraj filmin birleşimi demek de mümkün. Hikayelerden biri, taşradan kente, diğeri de kentten taşraya giden karakterleri takip ediyor.
Yönetmen, her iki tarafta da kadın hikayeleri anlatıyor. Biri sel felaketinde her şeyini kaybetmiş olan bir kadının, şehirde yıllardır görmediği kız kardeşinin yanına gitmesini, diğeri de evli iki kadının, birinin babasından kalan evi toparlamak üzere taşraya gitmesini anlatıyor. Her iki hikâye için de kadın dayanışması ve kayıplarla başetme gibi temalar barındırdığını söyleyebiliriz. İkinci hikâyede aşk ve cinsellik de önemli bir unsur olarak öne çıkıyor. Buradaki cinsellik sahneleri de yine bir kadın yönetmen bakışını hissettiriyor.
Hikayelerde bir doğa üstü taraf da var. Yönetmenin filmografisine bakarken, önceki filminin bir korku filmi olduğunu gördüm. Hiç şaşırtıcı değil. Burada da farklı türlere hâkim bir yönetmen olduğunu hissettiriyor.
Neticede, beni çok etkileyen bir film olmadı ama ilginç bir film olduğu açık. Daha çok sevenler de olacaktır ama festivaller dışında karşımıza çıkma ihtimali, pek yok.

 

Maydegol:
Kariyerlerinin başındaki genç sporcular ile ilgili belgeseller, bir alt türe dönüşecek kadar arttı son yıllarda. Özellikle genç kadın sporcular ile ilgili olanlar. İran'da yaşayan, Afgan bir genç kadının hikayesini anlatan Maydegol, türün iyi örneklerinden.
Bu türün öne çıkmasının birkaç nedeni var. Genellikle bu sporcular, sosyoekonomik olarak ülkelerinin alt sınıflarından gelen isimler oluyor ve kendilerini kurtarmak için, görebildikleri tek çıkış yolu, sporda başarılı olmak oluyor. Her zaman değil ama yine çoğunlukla, bu sporcular etnik olarak da farklı bir kimlikte olabiliyorlar. Burada da Afgan bir mülteci konu ediliyor.
Bir de ele alınan sporcu genç bir kadınsa, ilgili ülkede, genç bir kadın olmanın zorlukları da devreye giriyor. Bu filmde konu edilen Maydegol, bu özelliklerin hepsini sağlayınca, film de İran'da Afgan bir genç kadın olmak üzerine, güçlü cümleler kurabiliyor.
Yönetmenin uzunca bir süre takip ettiği Maydegol ve arkadaşları ile birlikte, onların mücadelelerine ortak oluyoruz. Kimi zaman umutlu, kimi zaman umutsuz, bazen neşeli, bazen çok üzücü anları da onlarla beraber yaşıyoruz. Spordaki başarı ve başarısızlık dışında, bir Afgan olarak gördüğü baskı da, evindeki şiddet sarmalı da filmin konuları arasında.
Bizdeki festivallere gelirse, seyircinin sevebileceği, yakınlık kurabileceği bir film. Önerilir.

 

Brief History of a Family:
Bu sene Berlinale'de izlediğim en iyi filmlerden biri. Anne-baba ve oğuldan oluşan, standart bir orta-üst sınıf, çekirdek ailemiz var elimizde. Günün birinde, çocuklarının okuldan bir arkadaşı, yavaş yavaş içlerine dahil olmaya başlıyor. Önce, iki arkadaş sürekli video oyunu oynayarak vakit geçirmeye başlıyor. Zamanla yeni çocuk, anne-babanın da ilgisini üzerinde toplamaya başlıyor ve giderek çekirdek ailenin gerçek çocuklarının yerine geçmeye başlıyor adeta.
Aslında benzerlerini daha önce de gördüğümüz bir hikâye kalıbı bu. Ama yönetmen Lin Jianjie, tekinsiz bir atmosfer kurma konusunda çok başarılı. Kamerayı kullanış şekli, çerçeveler, müzik, oyunculuk tarzı, hep bu atmosferi kurmaya hizmet ediyor.
Aileye dışarıdan gelen yeni unsuru, doğrudan bir kötü adam ya da tehdit olarak konumlamak yerine, güven vermeyen, doğru mu yalan mı söylediği tam belli olmayan, nihai amacı hemen çözülemeyecek bir karakter olarak konumlandırıyor.
Yönetmen Lin Jianjie, ilk filmiyle, taze bir soluk olduğunu hissettirdi. Gelecekte adını çok sık duyabiliriz. Öyle hemen bir Marvel filmi çekeyim falan demezse tabii…
Haftaya görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar