33. ADANA ALTIN KOZA İZLENİMLERİ 2-YABANCI FİLMLER
Geçtiğimiz hafta, Adana Altın Koza’daki ulusal yarışma filmlerine bakmıştık. Bu hafta, festivalde gösterilen yabancı filmlere bir göz atalım.
Hope:
Cannes sonrası bu filmle ilgili epeyce olumsuz yorum gelmişti. O yorumları hiç umursamayın, taş gibi bir aksiyon filmi. Yani, aslında onlar da haksız değil de filmin artılarından o kadar çok keyif aldım ki, eksilerine rahatlıkla gözümü kapayabilirim.
Filmi bölümlere ayırmak mümkün, her bölüm de ayrı bir tür adeta. Yaratıkların hiç gözükmediği, karşımızda ne olduğunu merak ettiğimiz bölüm, zaten kusursuza yakın. Burayı, türün kendisiyle bir problemi olmayan herkesin seveceğini tahmin ediyorum. Yaratıklarla yapılan kaçıp kovalamacayı içeren iki bölümde, film vites artırıyor. İnanılmaz bir tempo, yerinde duramayan bir kamera ve harika mizansenler. Fakat burada filmin en çok eleştiri alan yanı da devreye giriyor: Berbat CGI'lar. Tamam, CGI'lar kötü, kabul ediyorum ama kötü olması, hiç umurumda olmadı. Ki, Güney Kore'nin en pahalı filmi denen bir filmde, bu tercihin de bilinçli olduğunu düşünüyorum.
Aralarda soluklanma sahneleri var. Tüm filme yayılmış bir mizah da var. Ki, bazıları epey komik bence. Hatta tuvalet mizahını hiç sevmem normalde ama burada, o bile yakaladı beni. Finalde, ikinci filme çengel atarak, bir de olaya yaratıkların açısından bakalım diyor. Şu an için düşüncem, yaratıkların tarafını hiç merak etmiyoruz ki şeklinde ama ikinci filmde oradayım. Yine izlerim. Kahramanlarımızı Güney Koreli oyuncular canlandırırken, canavarların Hollywood starları olması kesinlikle tesadüf değil. Arzunuza göre yorumlayınız.
Bu filmin Cannes'da ana yarışmada olması inanılmaz bu arada. İyilik/kötülük anlamında değil, bu türdeki bir film, çok değil, 3-5 yıl öncesine kadar, en fazla yarışma dışı özel gösterim bölümüne girerdi. Tür sinemasının ciddiye alınmasından mutluyum.
Nuestra Tierra (Bizim Toprağımız):
Lucrecia Martel belgesel çekmiş, bize de izlemek düşer dedik. Martel, yıllar önce gerçekleşmiş adli bir olayın, uzun süren davasından yola çıkarak, dünyanın pek çok yerinde örneğini gördüğümüz bir konuyu ele alıyor.
Başta, sıradan bir çatışma sonucu öldürülen bir kişinin davasını izliyoruz gibi geliyor ama aslında Martel, Arjantin yerlilerinin, nesiller boyu yaşadıkları topraklardan sistematik olarak uzaklaştırılmasını konu ediyor. Dediğim gibi, pek çok coğrafyada benzerleri olan bir konu. Zaten çatışma da, topraklarını korumak isteyen yerlilerle, yasanın yanlarında olduğunu düşünen (ki, çok da haksız değiller) ve toprakların kendilerinin olduğunu iddia eden bir grup adam arasında geçiyor. Martel bu dava ve davanın öznelerinden yola çıkıp, anlatısını genişletiyor.
Ele aldığı konu önemli, karakterlerin ve bölgenin geçmişine doğru yaptığı yolculuğu da sevdim ama bir Martel dokunuşundan söz edebilir miyiz, çok emin değilim. Yine de bambaşka projelere girebilecekken, bunu seçmesini, kendi adı ile bu konuyu daha geniş kitlelere yayabilmesini takdir etmek lazım.
All of a Sudden (Birdenbire):
Hamaguchi yine çok uzun (festivalde 196 dakikalık film olarak kodladık kendisini) ama çok iyi bir filmle karşımızda. Tamam, bana kalsa kısaltacağım yerleri olurdu. Özellikle o ders anlatır gibi olan blokta. Ama sorun değil. Oraları da fazlalık saymam aslında da, film izleme dinamiklerimiz, bu kadar uzun bir filmi izlemeye çok uygun değil. Üst üste film izlediğiniz bir festivalde izlemek, ekstra yorucu olabilir. Ben önünü biraz boş bıraktım mesela, güzel oldu. Genel olarak da bunu tavsiye ederim.
Film, bir huzurevinde yöneticilik yapan Fransız Marie-Lou ve bir tiyatrocu olan Mari'nin kesişen hayatlarını anlatıyor. Önemli bir odak noktası da, huzurevinde uygulanan yöntem. Bu yöntem yaşlılara değer veren, onların hareketli bir yaşam sürmelerini destekleyen bir yöntem. Bu yöntem, onları ölümü bekleyen pasif objeler olarak değil, hayata katılan özneler olarak konumluyor, risklerine rağmen, kendi başlarına hareket etmelerini destekliyor. Yaşlı yakını olanlar hemen anlayacaklar ki, zor ve zaman alıcı ama etkili bir yöntem bu. İki kadının dostluğu da, bu yöntem etrafında şekilleniyor ve kısa sürede çok sağlam bir noktaya ilerliyor.
Yaşlılık, demans, kanser, ölüm gibi konularla iç içe olmasına rağmen, zerre kadar duygu sömürüsü içermeyen, yaşam sevgisi ile dolu bir film karşımızdaki. Hamaguchi filmleri, sağlam görsel yapıları olsa da, diyalogların çok önemli olduğu filmler. Burada da öyle. Ve Hamaguchi bu kez ana dilinin dışında, Fransızca olarak çalışmış (Japoncayı da tamamen bırakmamış gerçi) ama o dezavantajı hiç hissetmiyoruz.
Cannes'da beraberce ödül alan iki kadın oyuncusu da çok iyi. Virginie Efira'nın zaten, sabun köpüğü romantik komedilerinden beri hayranıyız. Çok tanımadığımız Tao Okamoto da çok başarılı, ki o da modellikten gelmiş.
Bu sene için kötü bir sinema yılı diyorduk ama o fikrimizi tekrar düşünmemizi sağlayacak filmlerden biri. Yıl sonu listeme girer mi? Henüz çok emin değilim, beklemek lazım ama ön elemeyi geçtiği kesin.
Yesterday the Eye Didn’t Sleep (Dün Gözümü Uyku Tutmadı):
Ortadoğu coğrafyasında kadın olmak temalı diyebileceğimiz bir film. İki aile arasında çıkabilecek bir kan davasının bedeli, yine kadınlara çıkıyor ve iki kız kardeş, karşı ailenin şeyhine sunuluyor. Yıl olmuş 2026, hâlâ böyle hikâyeler var mı diye düşünebiliriz. Anlatılan coğrafyada, yıl halen 1926'da takılıp kalmış olabilir. Zaten cep telefonları olmasa, günümüz olduğunu anlamamız pek mümkün değil. Ki, onları da kadınların kullanmasına pek sıcak bakılmıyor. Gerçi karakterlerimizden birinde var, o da hemşire olduğu için müsaade edilmiş. İşin kötüsü, hemşire olabilmiş, o noktaya gelebilmiş birine dahi, bunun yapılabilmesi. Onun da tek heyecanı, “hastanede hoşlandığım çocuğun eli elime değdi, acaba bilerek mi yaptı?”.
Karşı taraftaki şeyh de pek muhterem bir insan! Bakın ben sizi kendime istemiyorum, öyle olursa, nefsime yenik düşmüş olurum diyor. Kızların önüne 10-15 adam getiriyor, bunlardan istediğinizi seçin diyor. İşte, kadınlara verilen seçme hakkı! Gerçekten, izlerken, o coğrafyalara özenen bazı kadınların şu muameleye de evet deyip demeyeceklerini düşündüm. Tabii ki demeyecekler, demesinler de. İslami diye dayatılan ama insani olmayan bir uygulama bu.
Neyse, filmden uzaklaşmayalım. Filistinli yönetmen Rakan Mayasi, bu ilk filminde, sınıfı geçen bir yönetmenlik göstermiş bence. Kimi aksayan yerler var ama gecenin karanlığında karşı köye gidiş, şeyhin evine ilk giriş gibi sahneler gayet başarılı. Senaryoda bazı sıkıntılar var. Bazen fazlaca ders verici oluyor, bazı yerlerde de mantıksızlıklar var. Ya da ben tam anlamadım. Mesela, kızlar şeyhe gönderildiği halde, ailenin geri kalanı neden kaçmak zorunda kaldı? O zaman, baştan tüm aile kaçsalardı.
Filmde, amatör oyuncularla çalışılmış, hatta çoğu aynı aileden. Özellikle kadın oyuncular gayet iyiler, bir sıkıntı görmedim. Belki de canlandırdıkları karakterlerin duygularını, daha iyi anlayabildikleri için.
Filmin farklı ülkelerden epeyce ortağı var. Son yazılarda, TRT'nin de logosunu gördüm. Vizyona girmesi zor ama bir ara, TRT 2'de yayınlanır herhalde. Çok büyük beklenti olmadan izlenebilir.
In Waves (Dalgalarda):
Bu sene sinemalarımıza çok farklı tür ve tarzlarda yetişkin animasyonları gelecek (yetişkin animasyonu derken, çocuk filmi değil anlamında). In Waves de onlardan biri. Film, bir gençlik aşkını ve bu aşkın hüzünlü sonunu anlatıyor.
Aslında, çok farklı filmler olsalar da, hemen öncesinde izlediğimiz Bir Arada Yalnız'la belli noktalarda kardeş filmlerdi. Bu film, o süreci çok daha bildik noktalardan ele alıp, seyirciyi duygusal olarak kendine bağlayan bir yapımdı. Asıl fark yaratan kısmı animasyon olmasıydı elbette. Aşkın ilk olgunlaştığı kısımda, sıcak renklerin, insanı sarıp sarmalayan atmosferin de etkisiyle, o aşkın coşkusunu hissediyorsunuz. Film ilerledikçe aynı atmosfer başarılı bir şekilde, hüzne doğru kayıyor. Zaten animasyon değil, kanlı canlı oyuncularla çekilen bir film olsaydı, muhtemelen klişelere dayanan hikâyesi daha çok gözüme batacak, filmi de daha az sevecektim.
Film, bir çizgi roman uyarlaması bu arada. Onun tarzı da bambaşkaymış. Filmin çok farklı kültürlerden beslenmesi de bir artı bence. Hikâye Kaliforniya'da geçiyor, çizgi romanın yazarı da oralı. Filmin yönetmeni Vietnam doğumlu ama 15 yaşından beri Fransa'da yaşıyor. Film de Fransız filmi. Tüm bu kültürlerin belli etkileri var sanki.
Gentle Monster (Nazik Canavar):
Yılın iyi filmlerinden biri daha. Uzaktan bakınca, son derece mutlu ve uyumlu bir aile var gibi karşımızda. Bir süre sonra ailenin babası, bir suç işlediği iddiası ile soruşturulmaya başlanıyor. Ve gerçekten, çok ağır bir suç bu. Film, adam bu suçu gerçekten işledi mi sorusunun etrafında dönüyor ve bunun cevabını da net bir şekilde vermiyor (en azından, finale kadar diyelim). Ama esas derdi de bu değil zaten. Çok sevdiğiniz ve güvendiğiniz birinin, gerçekten ağır bir suç işlemiş olma ihtimali var. Bu durumda ne yaparsınız, bu durum hayatınızı nasıl etkiler, gözünüzü kapatıp yaşamaya devam etmeye mi çalışırsınız gibi konuları ele alıyor. Baş karakterimizin arada kalmışlığını, seyirciye de hissettiriyor.
Film bir yandan, soruşturmayı yürüten polisin yaşamına da bakış atıyor. Ana hikâyeyi ve açmazlarını besleyen bir yan hikâye bu. Çünkü, onun da hayatında birtakım sırlar var ve onun bu duruma yaklaşımı daha farklı. Yönetmen Marie Kreutzer'in tüm filmlerini izlemedim ama izlediğim filmlerine bakınca, hep belli bir seviyenin üzerinde kaldığını görüyorum. Burada, o şüpheyi iyi veren bir anlatım kurmuş.
Oyunculara gelince, tüm film Léa Seydoux'nun üzerine kurulu zaten. O da, bir kez daha, ne kadar iyi bir oyuncu olduğunu gösteriyor. Yan kadro da, başarılı bir performans sunuyor. Catherine Deneuve, biraz fazla Catherine Deneuve yalnız. Kötü diyemem asla ama kendisinden en çok beklediğimiz notalara basıyor. Zaten rolü de çok küçük. Böyle bir star yerine, çok bilinmeyen bir oyuncu da olabilirmiş.
Sonraki yazıda görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






