SARI ZARFLAR, KURTULUŞ PROJESİ VE DİĞERLERİ
Bu hafta, seyirci tarafından olumlu karşılanmış iki filme bakalım. Öncelikle, İlker Çatak’ın Berlin’den Altın Ayı ile dönmüş filmi Sarı Zarflar’ı inceleyelim. Sonra son dönemin en popüler filmlerinden biri olan Kurtuluş Projesi’ne bir göz atalım. Ve yazımızı, birbirine çok benzeyen iki aksiyon-korku filmi ile bitirelim.
Sarı Zarflar:
İlk haberleri çıktığından beri, merakla beklediğimiz bir filmdi, Altın Ayı ile birlikte merak katsayısı da yükselmişti. Çok sevdiğim yerleri de var, hiç olmamış dediğim yerleri de. Ama bunları anlatabilmek için biraz spoiler'lı gitmem gerekecek.
Önce sevdiğim yerlerden başlayayım. Bir defa, bu konunun anlatılabilmiş olması, başlı başına bir takdir nedeni. Barış akademisyenlerinin yaşadıkları, daha da büyük ölçekte yaratılan korku atmosferi ve baskılar ortadayken, güncel sinemamız, çoğunlukla bunlar yokmuş gibi yapıyor. Ya da ucundan kıyısından dokunuyor, belki metaforlarla anlatıyor. Bunu doğrudan anlatmanın zor olduğunu da kabul ediyorum. Bu filmde ana yapımcının Almanya'dan olmasının bir avantajı var elbette. Berlin'deki gündem olan soruya dönersek, bu film Türkiye'de çekilebilirmiş evet de, aslında çekilemezmiş. Şunu demek istiyorum. İlker Çatak, Almanya'da yaşayan bir yönetmen olarak, aynı projeyi, aynı kadroyla Türkiye'de çekmek istese çekermiş. Ama Türkiye'den bir yönetmen, en başta asla Kültür Bakanlığı desteği alamaz, yeteri kadar bütçe bulamazdı. Film de çekilemezdi gibime geliyor.
Çatak, filmin özellikle ilk yarısında, o politik atmosferi ve baskıyı çok iyi hissettiriyor. O duyguyu iyi anlamış ve anlatmış gerçekten. Filmin en riskli tercihlerinden biri olan Ankara-Berlin, İstanbul-Hamburg eşleşmesi de bende işledi. Hem zekice, hem eğlenceli buldum. Bunu yaparak, aslında bu yaşananlar Almanya'da da olabilirdi, hatta oluyor dediğini düşünmek istiyorum.
Filmin en büyük artılarından biri de oyuncuları. Özgü Namal ve Tansu Biçer çok çok iyiler gerçekten. Hele karşılıklı oldukları sahnelerde, döktürüyorlar. Bu filmle, yurtdışından önemli yönetmenlerin de radarına girseler keşke. Önceki filminde de gayet başarılı bulduğum, Leyla Smyrna Cabas da gelecek vaat eden bir oyuncu olduğunu gösteriyor.
Film teknik olarak da gayet iyi. İlk filminden beri takip ettiğim İlker Çatak bu konuda kariyerini adım adım ileri götürdü. Özellikle ritim duygusu çok iyi, ki bence Öğretmenler Odası, bu konudaki zirvesiydi.
Gelelim zayıf bulduğum kısımlarına. Çatak'ın politik baskıyı iyi anladığını ve yansıttığını söylemiştim. Ama bence seküler-muhafazakâr çatışmasına çok uzak kalmış. Bu konu genellikle abi karakteri üzerinden yürüyor ki, onun dahil olduğunu hiçbir sahneyi sevmedim maalesef. Hele aile yemeği sahnesi, neredeyse Kızılcık Şerbeti'nden fırlamış kadar cringe bir sahneydi. Filmin en zayıf sahnesi bence. Oradaki tavırlar, hiç gerçekçi gelmedi bana. Ayrıca, abi karakteri modelinin de çocuklarını devlet okuluna değil, özel okula göndereceğinden eminim.
Finale doğru ilerledikçe, işin politik kısmından vazgeçip, aile meselelerine odaklanması da sorunluydu bence. O davalar ve diğer meseleler ne oldu, nasıl gelişti, karakterlerimiz o konuda hangi noktaya geldiler, hiç bilmiyoruz. Filmden çıkarken kendi kendime, "ne yani, şimdi sistemle uzlaşmayı mı güzelliyor" diyordum. Üzerine düşündükçe tam olarak güzellemediğini fark ettim ama yine de içime sinmeyen bir şeyler var finalde. Tamam, hepimiz yeri geldiğinde sistemle uzlaşıyoruz. Hadi hepimiz demeyeyim, ben uzlaşıyorum mesela ama o noktalarda içim de rahat olmuyor. Özgü Namal'ın karakterinde bir pişmanlık ya da en azından bu işi yapıyorum, burada çalışıyorum ama içim de rahat değil duygusu görmeliydik. Yani, sen Devlet Tiyatrosu’ndan gemileri yakarak, karşındaki iktidar temsilcisini ezerek ayrılırken finalde geldiğin noktadan memnun olamazsın. Bakın, finalde o noktaya gelebilirsin, onu anlarım ama hala tepkin kalmış olmalı.
Kimi detaylarda da olmamış dediğim yerler var. Mahkeme sahnesindeki abartılı tepkiler, o sonradan gittikleri arkadaşlarının tiyatrosunda, haklarında durup dururken yapılan yorumlar gibi (mesela o tepki de, kadın onları bıraktıktan sonra verilebilirdi).
Sırf bana, hakkında uzunca yazma motivasyonu veren bir film olduğu için bile memnun olabilirim. Sonuç olarak, sevdim sevmesine de olmayan yerleri de cidden olmamış diyorum ama kesinlikle izlenmeli diye ekleyerek de bitiriyorum.
Project Hail Mary (Kurtuluş Projesi):
En kısa tanımla, Light Interstellar. Bunu kötü anlamda söylemiyorum ama. Hatta bu hafif tonunu, zaman zaman daha çok sevmiş olabilirim. Phil Lord ve Christopher Miller, diğer filmlerindeki havayı, buraya da yansıtmışlar. İzlemesi gayet keyifli. Interstellar'ın, her anında ben büyük bir filmim demeye çalışması yerine, en dramatik anların bile altını o kadar çizmeyen bir film bu. Mizahı da tüm film boyunca elden bırakmıyor. Bazen, müziği de bunun için bir araç olarak kullanıyor. Lord-Miller ikilisinin diğer bir özelliği de filmlerinde, başka filmlere, popüler kültüre bol bol referans vermeleri. Lego Movie ve Spider-Verse serileri bunun için çok uygun evrenler ama beklenmedik bir şekilde, burada da bir referans deryası var. Buralar da çok keyifli.
Ryan Gosling de yine bu havaya çok uygun bir başrol seçimi. Zaten filmin yarısından çoğunda, tek başına. Pardon, bir de Rocky var tabii ki. Rocky'nin seyirci ile duygusal bağ kurabiliyor olabilmesi de filmin bir diğer başarısı. Bir not da Sandra Hüller için. Harika bir oyuncu, ona hiçbir lafım olamaz da, buradaki rolü, uykusunda oynayabileceği bir rol. O çok övülen karaoke sahnesi dahil, filme katkısı %2 falan bence.
Övülme demişken, şunu da söylemeli. Bu film de son dönemdeki aşırı övülen filmler kervanına girdi. IMDB tüm zamanlar listesinde 84, Letterboxd listesinde de 125. sırada şu anda. Arkadaşlar, bir sakin olalım isterseniz. Tamam, ben de sevdim de, o kadar da değil.
Ready or Not 2 / They Will Kill You:
Bu iki filmi beraber yazacağım. Çünkü, esasen ikisi de aynı film. İkisinde de şeytana tapan zenginler tarafından öldürülmek istenen fakir bir genç kız var. İkisi de bir gece boyunca geçiyor ve sabah bitiyor. İkisinde de ana karakterimizin yıllardır görmediği ve araları kötü olan bir kız kardeşi var. İlk görüşmelerinde birbirlerine kötü davranıyorlar ama film süresince araları düzeliyor ve birbirlerine destek olarak kurtulmaya çalışıyorlar. İki filmde de oluk oluk kan akıyor ve bu kan ve şiddet, mizah unsuru olarak kullanılıyor. İşin içine şeytanı soktukları için, her ikisinde de fantastik unsurlar var ama They Will Kill You'da biraz daha fazla. Absürtlüğün sınırlarını da daha fazla zorlayan bir film. Hiç frene basmayıp, saçmaysa, daha da saçma olsun demesini sevdim esasen.
İlk Ready or Not filmi de, kardeş konusu hariç, tamamen aynı olduğu için, çok bir yenilik yok ama o filmde de eğlenmiştim, bunlarda da eğlendim. Ama, ikisi de bir yerden sonra, kendini tekrar ediyor. Birbirinin neredeyse aynısı olan iki filmin, birer hafta arayla vizyona girmesi çok ilginç. Birini sevdiyseniz, öbürünü de seversiniz diyeyim.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






