BERLİNALE İZLENİMLERİ 2 - YAN BÖLÜMLER
Berlinale izlenimlerimize, iki hafta önce, ana yarışma filmleri ile başlamıştık. Bu yazımızda yan bölümler ile devam edelim. Berlinale’de farklı özellikler taşıyan ama bazen hangi filmin neden bu bölümde olduğunu pek de anlamadığımız yan bölümler oluyor. Birkaç yıldır devam eden ve ilk kurmaca filmini çeken yönetmenlerin filmlerinin yarıştığı Perspectives bölümü dışında Panorama, Generation, Forum gibi bölümlerin yanında kısalar ve klasikler de programda kendisine yer buluyor. Hepsine yetişmek mümkün değil ama ben öncelikle, Türkiye’den gelen filmlere pozitif ayrımcılık uyguladıktan sonra, konusu ya da fragmanı ilgimi çeken bazı filmleri izlemeye çalıştım. Bunların bir kısmına bir göz atalım.
Günyüzü (Hear the Yellow):
Yan bölümlerdeki filmlerin yorumlarına, Türkiye’den festivale katılan bir filmle başlayalım. Banu Sıvacı'nın ilk filmi Güvercin’i epey seviyorum. Uzun bir aradan sonra gelen bu filmini de bazı sıkıntılarına rağmen, genel olarak başarılı buldum.
Film, yıllar sonra köyüne geri dönen bir karakter üzerinden ilerliyor. Açık söylemeli, son yıllarda bu temada o kadar fazla film gördük ki, baştan belli bir mesafeyle başladım filme. Ama o filmlerin çok büyük kısmının ana karakteri erkek ve genellikle baba travmalarını izliyoruz. Burada karakterimizin kadın olması olaya farklı bir boyut katarken, köyden ayrılma sebebi ve travması da başka noktalar üzerinden ilerliyor. Yıllar önce işlenmiş bir suçun peşinden giderken, bir yandan da orada genç bir kadınla dostluk kuruyor. Bu iki karakter o kadar benziyor ki, genç kadını ilk gördüğüm sahnede, acaba kahramanımız, kendi gençliğini mi görüyor dedim. Gerçekte öyle bir durum yok ama bir anlamda da öyle aslında. Ya da, net söylenmese de başka okumalara da açık.
Sıvacı'nın ilk filmi gibi, burada da hayvanların önemli rolleri var. Film bir kediyle açılıyor zaten ve yine bir şekilde o kediye bağlanarak kapanıyor. Ayrıca mandalar da önemli figürler. İlginçtir, söyleşi kısmında, manda sahneleri ile ilgili epeyce soru geldi. Filmin görüntü yönetimi ve mekan kullanımını da başarılı buldum. Otantik olduğunu düşündüğüm köy evlerine de epey müdahale edilmiş anladığım kadarıyla. Orada sanat yönetimine de bir artı yazalım.
Sıkıntılı bulduğum yerler ise, öncelikle her ne kadar yenilikler var desem de, köye dönüş filmlerinin bazı klişelerinden de kaçılamamış. İki kadının hikayesine odaklandığımız için, bazı karakterler giderek sönükleşiyor. Bir de oyunculukların hepsi aynı düzeyde gelmedi bana. Bazıları gayet iyiyken, bazıları o doğallığı yakalayamamış. Bu da filmin doğallığını kırıyor bazen. Ama genel olarak olumluyum filme karşı. Türkiye prömiyeri, İstanbul Film Festivali’nde mi olur, sonra mı olur bilemiyorum ama öneririm.
Truly Naked:
Babası porno oyuncusu ve hatta yapımcısı olan Alec, henüz lise öğrencisidir ama babasının işlerinde fotoğrafçı ve kameraman olarak da çalışmaktadır. Zaten annesi de sektörden olunca, böyle bir ortamda büyümüştür. Ama cinselliğin hemen her türüne aşina olmakla birlikte, kendisi bu işe hiç girişmemiştir ve okulunda hoşlandığı kıza açılamayacak kadar da utangaçtır. Filmimiz de Alec ve hoşlandığı kız olan Nina'nın (ki o da genç bir feminist) hikayesi üzerinden ilerliyor.
Bu film, Perspectives bölümünün sevdiğim filmlerinden biri oldu. Karakterleri ve hikayesi gereği, cinselliği çok fazla kullanan bir film ama yönetmen Muriel d'Ansembourg, çok dengeli bir yerde durup, sınırını çizmiş, kadrajlarını da buna uygun kurmuş. Baba karakteri, bir noktada işi fazlasıyla rahatsız edici bir noktaya taşıyor ama yönetmen o aşırılığı hep kadraj dışında bırakarak bize yansıtıyor. Buradan bir eril bakış kurmuyor. Zaten filmin de iki kişi arasındaki ilişkinin, onlara özel bir noktada kalması gerektiği gibi bir cümlesi var.
Her ikisinin de ilk oyunculuk deneyimleri bu filmde olan genç oyuncular, gerçekten başarılıydı. O tedirgin ergenlik hisleri ile birlikte, bulundukları durumun tuhaflığını, isyankâr hallerini de iyi veriyorlardı. Filmin bir diğer oyuncusu olan Alessa Savage'i ise, ben tanımamıştım ama sanırım isminden tanıyanlar olmuştur. Film sonrası söyleşideki referanslarından gerçek bir porno oyuncusu olduğunu anladım. Ve bu sektörde gerçekten deneyimli bir oyuncu imiş kendisi. Bu filmin yönetmeni ile daha önce bir de kısa film çekmişler. Fuck-a-Fan isimli o film de anladığım kadarıyla, benzer temalar üzerinden dönüyormuş. Türkiye'de 18+ sınırı ile bile gösterime girebileceğini sanmıyorum ama festivallerde karşınıza çıkabilir. Bence, iyi film.
El Tren Fluvial (The River Train):
Perpectives bölümden bir film daha. Büyülü gerçeklik tarzında diyebileceğimiz bu film, dokuz yaşındaki Milo'nun, Buenos Aires'e doğru, tek başına çıktığı yolculuğu anlatıyor. Bir yandan tipik bir yol filmi, bir yandan da bir büyüme hikayesi. Milo, yol boyunca farklı karakterlerle tanışıyor ve bu karakterler, ona ve kişiliğine yeni şeyler katıyor. Filmdeki olayların ne kadar gerçek olduğu da seyircinin yorumuna kalıyor. Tamamen Milo'nun hayal dünyası olarak da bakmak mümkün, gerçeklerin bir süzgeçten geçirilerek yorumlandığı hali demek de mümkün. Ben, ikinci yoruma daha yakınım.
Daha ilk filmi ama Milo Barría, filmi sürükleyen, başarılı bir performans koymuş ortaya. Bu film de zaman zaman, bu tarz filmlerin klişelerine teslim oluyor ama gayet keyifli ve merakla izlenen bir yapım olmuş. Önerilir.
The Ballad of Judas Priest:
Sizce ben Berlin'de ana yarışmada, yan bölümlerde bir sürü başka film varken, Judas Priest belgeseli izlemiş miyimdir? Tabii ki. Çünkü, neden olmasın! Çok da keyif aldım izlerken.
Film, grubun kuruluşunu, o yıllarda İngiltere'deki durumu ve grubun neyi temsil ettiğini, MTV'nin de etkisiyle giderek büyümesini, grup içi çatışmaları, Halford'un cinsel yönelimini açıklamasını ve bunun etkilerini anlatırken, elbette grubun en popüler şarkılarını da kullanıyor.
Filmin yönetmenlerinden birinin, Tom Morello olması ilginç ve hoş bir detay. Belli ki, sıkı bir Priest hayranı imiş ve bunu da filme yansıtmış. Yine de kendisini filme dahil ettiği kısımları, biraz fazla buldum. Özellikle Jack Black ile olan muhabbetlerini. Filmin kitlesi çok belli. Priest seviyorsanız, metal seviyorsanız, tam sizlik. Bunlarla hiç işim olmaz diyorsanız, bu filmle de işiniz olmaz. Bu arada, seyirci kitlesi de çok iyiydi. Hepsi değil elbette ama bir kısmının eski toprak metalciler olduğu, hemen anlaşılıyordu.
Ghost in the Cell:
Biraz da tür filmlerine bakalım. Festivale gitmişken, neden bir de Endonezya yapımı bir korku-komedi izlemeyeyim dedim. Kötü çıkar mı diye çok kararsızdım aslında ama festivalde verdiğim en doğru kararlardan biriymiş. Aşırı eğlendim, tüm salon çok eğlendik hatta.
Filmimiz, bir hapishaneye musallat olan kötücül bir varlığı anlatıyor. Bu varlık, ortamdaki en fazla negatif enerji basan, en sinirli kişiyi öldürüyor. Ama ne öldürme. Vücutları öyle bir parçalıyor ki, adeta bir sanat eserine dönüştürüyor. Mahkumlar kötücül varlığın bu özelliğini fark edince, sinirlenecek her hareketten uzak durmaya çalışıyorlar. Kimi dans kursuna katılıyor, kimi namaz kılmaya başlıyor mesela. Kaçınılmaz olarak çıkan kavgalar da bir anda dansa dönüyor, falan.
Burada yazarak, olayın saçmalığını, o saçmalığın eğlencesini yansıtmam çok zor. Ancak izleyerek anlayabilirsiniz. Yönetmen Joko Anwar, o mizahı, elindeki tüm sinemasal numaraları kullanarak köpürtüyor. Yalnız tekrar uyarayım, kanlı sahneler, gerçekten sert.
Fakat Anwar, içi boş bir korku-komedi de yapmamış. Yozlaşmış politikacılar, hapishanenin içinden dışarıyı yöneten prestijli(!) mahkumlar, filmde kendine yer buluyor. Hapishaneyi bok götürürken, en çok para harcanan yerin mescit olması gibi detaylarla, ince mesajları da var. Bazı yerleri biraz homofobik bulunur mu acaba diye düşündüm bu arada. Dans eğitmeni mahkumun, çok klişe bir gay tiplemesi olması, ya da duşta eğilirsen, şu olur, bu olur esprileri, biraz can sıkıcıydı, kabul. Ama kötü niyetle yapıldığını da düşünmüyorum.
Bu da kitlesi çok belli filmlerden. Geceyarısı sineması tutkunlarına, gönül rahatlığıyla önerebilirim. Ama diğer seyirci, çok sevmeyebilir.
Saccharine:
Bir tür filmi daha. Özellikle Substance sonrasında, kadınların genel güzellik algısına uyabilmek için yaptıkları ile ilgili filmler çoğaldı. Burada da bir tıp öğrencisinin, kilo vermek için yaptıklarını ve sonuçlarını izliyoruz. Çok kilo vermiş bir arkadaşından, kilo verdirici gizemli haplar alan Hana, bunun faydasını da görür ama haplara devam edecek maddi gücü yoktur. Tıp öğrencisi olunca, ben bu hapları analiz eder, içeriğini öğrenirim der. Sonuç: Haplar, ölü insanların küllerinden yapılmıştır! Bunun üzerine ikinci muhteşem karar gelir. Madem, kadavralara rahat ulaşabiliyorum, o zamaaan... Evet, anladınız onu. Ama iş o kadarla bitmez, Hana'nın küllerini içtiği kadavranın ruhu, ona musallat olur!
Yazarken konu çok saçma geldi, muhtemelen okurken size de öyle geldi ama belki de yönetmenin mahareti burada. İzlerken, bu saçma konuya sizi inandırabiliyor ve daha önemlisi, gerçekten sağlam bir atmosfer kuruyor. Yönetmen Natalie Erika James, önceki filmi Relic'de de klasik bir korku hikayesini kullanıp, onu katmanlandırıyordu. Bu filmi Relic'den biraz aşağı koyuyorum ama takip edilmesi gereken bir yönetmen olduğunu yine gösteriyor. Çok sağlam anlar var.
Finalin ne olduğunu söylersem, çok büyük spoiler olur ama o birkaç dakika, üzerine uzun uzun konuşulabilecek bir kapı açıyor. Türkiye'de vizyona girerse, ya da platformlara gelirse, belki orayı da biraz açarız.
İki Laborantın Yorgun Saatleri:
Gelelim kısa filmlere. Önce yine Türkiye’den bir film. Burak Çevik'in bu yeni kısa filminde, aslında bir anlamda Aidiyet'te yaptığının bir benzerini yaparak bize aynı hikâyeyi, iki farklı şekilde anlatıyor. Önce yazılarla, sonra seslerle/konuşmayla. İlkinde tam anlamadığımız şeyler varken, ikincide boşlukları dolduruyoruz. Görsel olarak da ilk yarı daha deneysel imgeler kullanırken, ikinci yarı daha sade. Çevik'in yaptığı işleri seviyorum genelde, bu da hoşuma gitti.
Söyleşide öğrendiğimize göre, bir sonraki uzun metrajının hikayesi de, bu kısa filmde anlatılan hikaye imiş. 1-2 yıl sonra, onu da Berlin'de görürüz. Yanlışım yoksa, biri hariç tüm filmleri Berlin'de açıldı.
Forever…Forever:
İzlemesi çok etkileyici, deli işi bir kısa film. Yönetmen Johann Lurf, Avusturya'da bir gölde belli bir yer seçip, özel bir kamera ile, 22 ay boyunca burayı kayıt altına almış. Biz de 21 dakika boyunca, bu 22 ayı izliyoruz. Aman, ne olacak, kamerayı koymuş çekmiş diye bakmayın. Zamanı giderek hızlandırması, müzik ve ses kullanımı ile seyirciye bir deneyim yaratmayı hedeflemiş, bunda da başarılı olmuş. Ayrıca, filmi 70 mm kopyadan izledik. Bu da deneyimin etkisini arttırdı.
La hora de irse (Time to Go):
Bir kısa filmden daha bahsedeceğim ama bir gay romansı beklerken, olayın doğaüstü bir yere gittiğini söylemekten öteye gidersem, filmin tadı kaçar. Saccharine filmiyle de bir yerden bağlantısı var diyeyim, önereyim ve kaçayım.
Klasikler:
Berlin faslını, orada izlediğim klasiklerden çok kısa yorumlarla bitireyim.
Ninja Scroll gibi bir filmi, büyük perdede izlemek çok etkileyiciydi. Bazı sahneleri önüme düşmüştü zamanında ama tümünü hiç izlememiştim. Şiddet ve cinsellik dozu da epey fazlaymış. Slacker ise, çok farklı bir kafaymış. O savrukluğun, oradan oraya atlamanın, sinema tarihinde başka bir benzeri var mı bilmiyorum. Çok keyifle izledim ama ne izliyorum şimdi ben diyecek olan da çok olacaktır.
Godard'ın bazı filmleri, bana hiç geçmiyor. Alphaville'i severim. O yüzden Lemmy Caution karakterini tekrar kullandığı Germany Year 90 Nine Zero'yu da severim diye düşündüm ama yine çok dışında kaldım. Sevenleri ile mutluluklar diliyorum.
Berlin duvarı yıkıldığında, sınır geçiş noktalarından biri olan Friedrichstrasse metro istasyonunun değişimini anlatan bir belgesel de vardı programda: Berlin, Bahnhof Friedrichstraße 1990. Özellikle o dönemi yaşayanlar için harika bir belgesel. Salon da genelde 40 yaş üstü Almanlarla doluydu. The Pornographers ise, benim için bir tık hayal kırıklığı idi. Imamura'nın sonraki filmlerinin izleri vardı ama o sinemasal tat yoktu, o kadar sarsıcı noktalara da gitmiyordu.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






