FARKLI DÖNEMLERDEN VE FARKLI TÜRLERDE KADIN HİKAYELERİ
Oscar sezonu sonrası, vizyon takvimi çok zayıf gidiyor bu aralar. Bir de ara tatil işin içine girince, salonlar animasyonlar ve yerli korku filmleri ile doldu. Birkaçı hariç, çoğunun da seviyesi pek üst düzey değil. Bu ortamda, pek başarılı olmasalar da, bahsetmeye değecek dört film bulduk. Yeni bir Frankenstein uyarlaması, 1001 Gece Masalları’na yeni bir bakış, iki iyi oyuncusuna karşın hayal kırıklığı yaratan bir korku filmi ve 18. yüzyıldan gelen bir tarikat liderinin hikayesi. Hepsinin ortak noktası, baş karakterlerinin kadın olması ve çoğunlukla feminist bir anlatı kurmaya çalışmaları.
The Bride! (Gelin!):
Maggie Gyllenhaal'un yönetmen olarak ilk filmi olan The Lost Daughter’ı çok sevmiştim. Gelin'in fragmanına da heyecanlanmıştım. Hatta kötü yorumlara rağmen, severim ben bunu diyordum. Aslında tekil olarak yine sevdiğim sahneler, ilginç bulduğum fikirler var ama toplamda hiç olmamış ne yazık ki.
Hikâyenin 1930'lara taşınmasını, Bonnie ve Clyde havasını, dönem atmosferini, yine dönemin filmlerine hayranlığı sevdim. Frankenstein anlatısını, feminist bir metne dönüştürme fikrine de karşı değilim. Neden olmasın? Ve fakat, her şey o kadar büyük, abartılı ve altı çizili ki, seyircinin üzerine üzerine geliyor. Sadece tek bir örnek vereyim. Bir sahnede, Gelin'e iki kez üst üste (herhalde anlamayız diye) "me too" diye bağırtıyor. Gerek yok, anladık, aldık mesajını zaten. Hele bir yerden sonra, Joker'e bağlaması tahammül edilir gibi değildi. Jessie Buckley'ye Hamnet'te abartılı diyenler, bunu izleyince ne diyecek acaba? Hadi, Gelin karakteri öyle olsun da Mary Shelley kısmında da öyle. Belli ki yönetmen tercihi.
Yine de Maggie Gyllenhaal'u yönetmen olarak silecek değilim. Bence burada da yönetmen kumaşı olduğunu gösteriyor. Senaryo yazarı olarak kötü diyeceğim ama ilk filmde, işin o tarafında da iyiydi. Burada büyük bütçeye kendisini fazla kaptırmış diyelim, geçelim bari.
100 Nights of Hero (Hero'nun 100 Gecesi):
Son zamanlarda izlediğim filmlerin hangisinden bahsedeyim derken, bu film aradan bir göz kırptı bana. 706 seyirci ile vizyondan ışık hızı ile kaybolmuştu. Çok iyi diyemem ama ilginç fikirleri var. Keşke onları daha iyi uygulayabilseymiş. İsminin çağrıştırabileceği gibi, 1001 Gece Masalları'nın bir uyarlaması aslında. Oradan yola çıkarak feminist bir anlatı kuruyor. Klasik bir metinden yola çıkarak, feminist bir anlatı kurma konusunda, Bride'dan daha iyi diyebiliriz.
Film erkek egemen bir toplumda geçiyor. Kadınların okuma yazma bilmesi bile cadılıkla eşdeğer tutulurken, onlardan beklenen şey, kocalarına sadık kalıp çocuk yapmaları. Baş karakterimiz Cherry, evlilik sonrası hamile kalamayınca, hemen suçlanıyor. 100 gün içinde hamile kalmazsa, öldürülecek. Ama öğreniyoruz ki, zaten kocasının bir kadınla cinsellik yaşama gibi bir derdi yok, aralarında hiçbir yakınlaşma olmamış. Burada devreye ilah gibi yakışıklı bir genç giriyor, kocası da 100 gün boyunca, onları baş başa bırakıyor. Cherry, gençten etkilense de kocasına sadık kalmak istiyor ve hizmetkarı Hero'dan, ne zaman bir yakınlaşma ihtimali olsa, onlara bir hikâye anlatmasını istiyor. Hero, erkeklerin istemediği, zeki, kültürlü, okuma yazma bilen kadınlardan biri. Ama bunu saklıyor.
Yönetmen Julia Jackman, tüm bu hikâyeyi, bir masal formunda anlatmış. Bu yüzden karakterler çok katmanlı değil ama bu anlatı içine oturuyor. Aynı şekilde, setler, kostümler falan da o masalın içindeyiz halini destekliyor. Bu yaklaşımı sevdim. Filmin mizahı da hoş. Yakışıklı gencimizin, sürekli birtakım numaralarla yaklaşması ama Hero'nun kurduğu hikâye duvarını aşamaması bayağı eğlenceliydi. Ama o 100 günün başları ilginçken, ilerledikçe kendini tekrarlamaya başlıyor. Final de fazla hızlı toparlanıyor.
Kadınların hikâye anlatıcı olmasının gücü ve etkisi, bir yoldaşlık anlatısı da güzel olmakla beraber, kulaktan kulağa yayılan hikayelerin halktaki etkisi de çok inandırıcı gelmedi. Belki de film boyunca, bunun temelleri, ufak ufak atılmalıydı. Finalde iyice doğaüstü bir noktaya giden sahne ise, tam bir müsamere gibiydi. Keşke, o noktaya ilerlemeseydi.
Yine de, izlediğime memnun olduğum bir film. Tesadüfen, 8 Mart'ta izlemiştim. O da tam denk gelmiş gerçekten. Bir de, çok az salonda oynadığı için, mecburen Cineverse'lerin Gold Class salonlarından birinde izledim. İlk defa Gold Class'da izliyorum. Tam bir para tuzağı. Tamam, koltuklar rahat, geniş falan da perde, görüntü, ses sistemi, bildiğimiz salonların aynısı. Hiç gerek yok.
Shell:
Bu seviyede iki oyuncunun (Elisabeth Moss ve Kate Hudson) oynadığı, bu kadar kötü bir filmi, uzun süredir izlememiştim gerçekten. Yaşı ve fiziksel özellikleri nedeniyle artık iş bulamayan bir oyuncu, gizemli bir tedavi yöntemini uygulamaya başlar ve olaylar gelişir. Aaaa, bir adet Substance daha!
Gerçi oradaki gibi, içinden genç versiyonunun çıkma olayı falan yok ama çıkış noktası tamamen aynı. Ortalarda biraz yön değiştiriyor, işin içine şirket sahibi giriyor ama finalde yine bir yaratık olayına bağlıyor ama bu sefer inanılmayacak kadar saçma ve komik. Komik olduğunun farkında olsa, oraya yüklense, iyice abartsa ve bilerek bir parodi yapsa, belki kurtulurmuş film. Fakat, komik olduğunun farkında olmadığı için, daha da komik oluyor ne yazık ki. Yönetmenin, "ne güzel Cronenberg göndermesi yaptım be" dediğine emin gibiyim.
Film, tanınmamış oyuncularla çekilmiş B-sınıfı bir Substance çakması olsa, çok daha eğlenceli olabilirmiş. Kate Hudson, tam o kadın oyuncular için kaybolma yaş bariyerinde. En azından bundan sonraki filmiyle Oscar adayı oldu ya, artık önüne daha iyi projeler çıkar umarım.
The Testament of Ann Lee (Ann Lee Efsanesi):
Aslında bu filmi Berlinale grubuna alıp, orada yazabilirdim. Orada 70 mm. gösterilecek diye tav olup gittim ama sevmemiştim. Ama özellikle şarkı sözlerinin İngilizcesinde kayboldum diyerek, bizde vizyona girince, Türkçe altyazılı olarak bir daha izledim. Tamam, kaçırdığım detaylar olmuş. Ama yine sevemedim.
Mona Fastvold büyük bir işin altına girmiş. O belli. Geçen senenin Brutalist'i gibi, Brady Corbet'le bunu da 70 mm çekeceğiz demişler bir defa. Özellikle festivalde izlediğim kopyada, görüntüler çok etkileyiciydi. Set tasarımları da çok başarılı. Belli ki, orada da dijitalden mümkün olduğu kadar kaçmışlar. Çoğunlukla gerçek setlerde çekildiği hissediliyordu. Filme teknik olarak epey emek verilmiş ve bu konuda üst düzeyde. Güzel de, bu emeği, bu hikayeyi anlatmak için mi verdiniz gerçekten?
Filmden sonra hissim şuydu: Biz şimdi neden, 18. yüzyıldan bir tarikat liderinin hayatını izledik? Bu tarikat liderinin kadın olması, başta ilginçti ama olay özgürlükçü bir kadın hikayesine falan da bağlanmadı. Öğretisi, seks yapmayarak tanrıya yakınlaşalım üzerine kurulu. Burada izlediğim seansta, arada iki seyirci şöyle bir yorum yaptı: "Kocasını sevmediği için, böyle bir şey uydurdu kadın" Valla, olabilir. Şu da kafama takıldı. Bunlar seksi reddederek, günümüze kadar nasıl gelmişler? Gerçi, tarikat çok çok küçülmüş ama halen üyeleri var.
Aslında müzikal severim de burada işin o kısmı da bana hiç hitap etmedi. Hatta çok sıkıldım. Daniel Blumberg'in çıkardığı iş, teknik olarak iyidir mutlaka ama dönemin dini müziklerinden yola çıkarak yaptığı müzikler, hiç tarzım değildi gerçekten. Amanda Seyfried için de aynısını diyeceğim. Rol için doğru bir seçim. Daha önceki müzikallerinden, bu konuda yetenekli olduğunu da biliyoruz. İyi de oynamış da, film o kadar gereksiz ki, onun çabası da kayboldu gitti.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






