RAIMI'NİN YENİ KORKUSU, HENRY FONDA VE DİĞERLERİ
Sam Raimi, ustası olduğu türe geri dönmüşken, onu izlememek olmazdı. Onun yanına bir de yeni kuşaktan bir yönetmenin korku filmini ekleyelim. Diyarbakırlı bir kızın futbol sevdasına baktıktan sonra, acaba Henry Fonda başkan olsaydı, ne olurdu diyelim.
Send Help (Yardım Çağrısı):
Formunda bir Sam Raimi filmi izlemek gerçekten çok keyifli. Öyle çok iddialı, dev bütçeli bir iş olmayınca, üstad da daha rahat etmiş belli ki. Evil Dead kadar çılgın değil ama tam Raimi tarzında, dehşetli sahneleri kahkaha atarak izleyebiliyoruz.
Raimi'nin diğer korku filmlerindeki gibi fantastik unsurlar yok. Zaten, filme tam anlamıyla korku da diyemeyiz belki. Misery'yi nasıl tanımlarsanız, aşağı yukarı öyle. Ama korku unsurları var. Mesela, jump scare nasıl kullanılır, gençlere onu göstermiş adeta. Evet, filminizde bin kere jump scare kullanıyorsanız, bir yerden sonra hiç etkisi olmuyor, seyirci "offff, yine bir tane geliyor" diyor. Raimi biliyor ki, az ama öz kullanırsanız, etkisi daha çok olur. Aynen de öyle yapıyor.
Üstadımız, 3D seven yönetmenlerden biri oldu son yıllarda. Valla, ben de timeline'daki 3D seven az sayıda kişiden biri olarak, gittim o versiyonunu izledim. Gece sahneleri fazla karanlıktı ama derinliği güzel kullanmış. Ayrıca, bizi kan ve kusmukla yıkadığı sahnelerde de çok eğlendim!
Oyunculuklar abartılı mı? Abartılı. Ama film de bunu gerektiriyor. Dylan O'Brien, zaten gördüğümüz anda nefret ettiğimiz, gıcık zengin bebesi. Rachel McAdams ise gördüğümüz anda acıdığımız, başarılı olmasını istediğimiz karakter. Adada da onun yanındayız. Ama finale giderken, onu da sorguluyoruz. Dylan hala gıcık zengin bebesi ama bu kadarını da hak ediyor mu? Peki ya diğerleri?
Bu arada, finaldeki sürprizi çok önceden tahmin edecek kadar film izledik ama önceden tahmin etmenin de bir sakıncası yok. Film oraya yaslanmıyor zaten. Neticede çok eğlendim ben. Eline sağlık Raimi baba diyorum.
Whistle (Ölümün Sesi):
Film hakkında çok da fazla yazacak bir şey yok aslında. Bir grup genç, gizemli bir obje bulurlar, salak oldukları için bunu kullanırlar ve lanetlenirler, birkaçı ölür, sonra bu lanetle eskiden uğraşmış birini bulurlar, ondan tavsiye alır ve lanetten kurtulmaya çalışırlar. Bir sürü filmi akla getiriyor ama burada lanet, ölümün kendisi olduğu için, en fazla da Final Destination serisine benziyor. Hatta, ölümü kandırmak için buldukları çare de, serinin son filmi ile aynı. Bu tip filmler, ölüm sahneleri ile ön plana çıkar. Buradakilerin bazıları, gerçekten çok kanlı ve vahşet dolu. Bazılarıysa, yapay duruyor.
Filme dair gündeme getirmek istediğim şey ise, daha farklı. Filmde kafalar, kollar parçalanıyor, oluk oluk kan akıyor ama bizim seanstaki bir grup seyirciyi, 2 kadının öpüşmesi bunlardan çok rahatsız etti! Öpüşme sahnesinden sonra, ışık hızı ile çıkıp gittiler salondan. Kanlı sahnelerden gerçekçi olanlar, alışık olmayanları rahatsız edebilir diyecektim. Ama görünen o ki, eğer homofobikseniz, lezbiyenlerden daha çok korkuyor olabilirsiniz!
Fırtına Kız:
Diyarbakır'da futbolcu olmak isteyen, bunun için ailesiyle karşı karşıya gelen genç bir kızın hikayesinden bir başyapıt çıkmazdı belki ama gayet iyi bir ana akım film çıkabilirdi. Ama bu film, o film değil maalesef. Severim de böyle hikayeleri ama bu olmamış.
Babanın, hayalleri yarım kalmış eski bir futbolcu olması, hayallerini oğlunda araması ama yeteneğin kızında olması temalarına da tamamım. Fena değil diyerek başladım filme ama bir an bile susmayan, sürekli ne hissetmemiz gerektiğini bağıra bağıra söyleyen müzik bıktırdı önce. Giderek duygu sömürüsünün dibine vurmasıyla, iyice filmden uzaklaştım. Bir de bunu olabilecek en klişe yerlerden yapıyor. Kızı dedesi yaşındaki bir adamla, parası için evlendirme çabasını, kaç filmde gördük acaba? Bir yerde de, yine bu tip filmlerde klasik olan, erkek kılığına girip, onlarla futbol oynama sahnesi var. Hadi kapüşon giyip yedirdiğine inanalım da, karşısındakine laf sokmak için konuşmasına ne gerek vardı? 2 gram inandırıcılık varsa, o da gitti.
Halbuki bunlara girmeden de eli yüzü düzgün bir film çıkartabilirlermiş. Bu durumda, filmin ele alacağı malzeme az olurdu diye düşünürseniz, Milli takım sürecinden de bir şeyler katılabilirmiş. Madem finalde bir Kürt kızına Türk bayrağı öptürüyorsun (fragmanda olduğu için, finali yazdım), bunun altyapısını da yapabilirdin.
Bence, kaçırılmış bir fırsat. Özellikle, Eylül Ersöz'ün performansına yazık olmuş. Her ne kadar, futbol sahnelerinin bir kısmında dublör kullanıldığı çok belli olsa da tüm filmin 1-2 adım önünde.
Henry Fonda for President:
Bu haftayı, özel gösterimi yapılan bir filmle bitirelim. Filmin hem İstanbul'da hem Ankara'da gösterimi vardı. İstanbul tarafını bilmiyorum ama Ankara gösterimine ilgi çok az oldu. Filmin başında salonda sadece ben vardım. Sonradan 2 ayrı kişi de arkalara geldi galiba. 3 saat diye korkuldu sanırım ama ben bayıldım. Gözümü kırpmadan izledim.
Film, bir yandan Henry Fonda'nın filmleri üzerinden Amerika tarihine bakıyor ki, olabilecek en iyi seçimlerden biri aslında. Fonda, belki de ideal Amerikalı kalıbını en belirgin şekilde üzerine giyen oyuncu. Bir yandan da onun hayatını ve çelişkilerini anlatıyor. Her ikisini de çok güzel yapmış. Film, Fonda'nın ölümü ile bittiği için, Ronald Reagan dönemine kadar geliyor ama Fonda, Nixon ve Reagan'dan tiksindiğini söylerken, o yolun Trump'a doğru gittiğini de görüyoruz aslında.
Filmin adı bir komedi skecinden geliyor ama o dönem illa bir aktör başkan olacaktıysa, bari Reagan yerine Fonda olsaymış diye düşünmeden edemiyorsunuz. Tabii ki, yine kusursuz bir dünya olmazdı da, büyük ihtimalle daha iyi olurdu.
Süresine falan bakmayın, bir yerlerde bulursanız kesin izleyin derim. Zamanında izleseymişim, 2024'ün en iyileri arasına alırmışım.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






