SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

YOUTUBE KUŞAĞI KORKU FİLMLERİ SİNEMAYI SALLARKEN

02 Haziran 2026 Salı 17:38
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Sinemanın gelecek yıllarının nasıl şekilleneceğine dair önemli göstergeler içeren bir dönemden geçiyoruz. 20 ve 26 yaşlarındaki iki genç yönetmen, çektikleri düşük bütçeli sayılabilecek korku filmleri ile kendi kuşaklarını sinemaya çekerken, yeni Star Wars filmi gişede batıyor. Stüdyoların, riskli büyük bütçeli filmlerdense, Z kuşağını yakalayabilecek, onların dilinden anlayan yönetmenlerin makul bütçeli filmlerine yönelmesi muhtemelen. Belki de, ileride YouTube kuşağı olarak nitelenecek bir yönetmen kuşağı geliyor. Neler olacağını beklerken, üst kuşağın bir temsilcisi olarak, Backrooms ve Saplantı filmlerine bir göz atalım. Yeni Star Wars’a dair kendi görüşlerimizi de belirtelim. Ayrıca, daha bağımsız bir yerden gelen bir zaman yolculuğu komedisine ve bir süredir vizyonda olan Michael filmine de bakalım.

Backrooms:
Bu filmin ne kadar çok beklendiğinden hiç haberim yoktu. Gençler yolunu gözlüyormuş resmen. Ama ilk ilgiden sonra, gerçekten sevilecek mi, çok emin değilim. Filmin kurduğu atmosfer ve set tasarımları, son derece iyi. Ama kendi başına ayakta durabilen bir film değil. Çok daha büyük bir bütünün, bir evrenin bir parçası gibi duruyor. Muhtemelen de öyle olmak istiyor. Yönetmenin Youtube'daki ilk kısa filmini de izledim ama serinin diğer parçalarını izlemedim. İzlemiş olsam da filmin kendisine dair eleştirim değişmezdi diye düşünüyorum.
A24'ün daha önce bir film serisi var mıydı hatırlamıyorum ama belli ki bu bir seriye dönüşecek. Hatta filmlerinin yanında dizileri de olabilir. Korku filmlerinin seriye dönüşmesi şaşırtıcı değil ama seri içindeki filmlerin kendi içinde bir bütünlüğü olmalı.
Yönetmen Kane Parsons, çok genç olduğu için (henüz 20 yaşında olduğunu tekrarlayalım), sette daha tecrübeli bir gölge yönetmen mi vardı şeklinde komplo teorileri olmuş. Bence, bilgisayar oyunları ve Lost'la büyüyen bir kuşağın elinden çıkmış bir film olduğu çok belli. Gerçi Lost çıktığında daha doğmamış ama izlemiştir.
Bilgisayar oyunu referansları çok bariz zaten. Filmin büyük bir kısmında, bir FPS oyunu oynar gibi, bazen bomboş, bazen sürreal nesnelerin olduğu sonsuza uzanan koridorlar içinde dolaşıyoruz ve her bir köşeden yeni bir yaratık, tuhaflık, bir şey çıkmasını bekliyoruz. Köklerini Wolfenstein'a kadar sürmek mümkün. Ki, yönetmenin kendisi de Portal oyununu esin kaynakları arasında saymış. Bu kısımlar atmosfer olarak, gerçekten iyi ve tedirgin edici. Hatta bu tedirgin ediciliği normal dünyaya da taşıyor.
Lost'a benzetmemin nedeni de, üzerimize bıkıp usanmadan yeni sorular ve ipuçları atması. Ve finalde, bunların neredeyse hiçbirini cevaplamaması. Lost'un en iyi yaptığı şey buydu ama finaldeki fiyaskonun nedeni de buydu. Sorular o kadar büyüdü ki, tatmin edici bir cevap veremedi. Burada da pek çok fan teorisi oluşacağından, ilk anda göremediğimiz pek çok detayın didikleneceğinden hiç şüphem yok. Fakat sonuçta bunlar tatmin edici bir noktaya bağlanacak mı, bilemiyoruz.
Dikkat ederseniz hep, bir dizi sezonu bitmiş, sonrasını bekliyoruz gibi yorum yapıyorum. En başta, film kendi başına ayakta duramıyor dememin nedeni, tam olarak bu. Bir filmin ortaya attığı her soruya cevap vermesi gerekmiyor elbette. Seyircinin yorumuna da bırakabilir. Ama bu film, sağına soluna, önüne arkasına bir şeyler bekliyor.
Filmin iki ana oyuncusu da üzerlerine düşeni yapıyorlar. Renate Reinsve'nin menajeri kimse, ekstra tebrik ediyorum. Altın Palmiyeli festival filmlerinden, yılın en konuşulan korku filmlerinden birine kadar çok düzgün seçimlerle ilerliyor. Amerika'ya da adımını attı ya, böyle içimden bir his, X-Men'den bir rol falan diyor. Sebastian Stan de, ilgili kişilerle tanıştırmıştır belki, belli mi olur?

Obsession (Saplantı):
Yine hype'la gelen filmlerden biri. Ama bu kez, seyirci tarafından sevildiği de çok belli. Hem Amerika’da, hem Türkiye’de her hafta seyirci sayısını arttırıyor. Ben iki kere izledim. İlkinde projeksiyon çok karanlıktı, filmin adının yazdığı sahnede, onu bile okuyamadım, öyle diyeyim. İkincisi çok daha iyi bir deneyimdi. Ama yine de filmi umduğum kadar sevmedim.
Aslında iyi bir çıkış noktası var ama o çıkış noktasını zaten fragmanda veriyor. Sadece fragmanı izleyip, tahmin ettiğim hemen her şey filmde oldu. Fazlası ise, çok azdı. Fragmanda çok şey açık etmesi, filmin günahı değil tabii ki, o yüzden fragmanı izlememiş gibi yapalım. Bu durumda bile, karakterleri tanıdıktan ve malum dilek dilendikten sonra, kim ne yapacak, kimler kurban olacak, final nereye doğru gidecek, çok belliydi. Ki final farklı bir yere gidecek gibiydi. O yolu seçse çok daha iyi olabilirmiş.
Korku filmlerinde mizansenler iyi kurulsa, beklediğimiz şeylerin gerçekleşmesinde de çok sorun olmayabilir. Burada, özellikle kızın duygu durumunun aniden değiştiği ya da bir şey yapmadan beklediği sahneler gayet iyiydi, onu kabul edeyim. Ama iki tane kanlı sahne var ki, özellikle ikincisi, yüzlerce kez benzerini gördüğümüz bir sahneydi. Buralarda bir yönetmenlik dokunuşu göremedim. Benim en tedirgin olduğum sahnenin, alternatif Hansel ve Gretel hikayesi olduğunu söyleyebilirim. Bu tip sahneleri daha çok sevdim.
Filmin "saplantı" meselesini ne kadar iyi yansıttığından da emin değilim. Aslında asıl saplantılı olanın erkek karakter olduğunu söylemek istediğini düşünüyorum, daha giriş sahnesinden bunu yansıtıyor zaten. Dileği değiştirmek istediği sahnede, bunu bir kez daha vurguluyor. Ama bu isteğini seyirciye ne kadar geçirebildiğinden emin değilim. Bana öyle geliyor ki, çoğunluk, saplantılı bir kadının erkeğe çektirdiklerini ve bunun sonuçlarını izledik diyerek çıkıyor salondan. Oysa çoğunluk, saplantılı bir erkeğin yaptıklarının sonuçlarını izledik demeli.
Bu yazdıklarım çoğunlukla, o kadar da iyi değil tarafında kalıyor ama. Eğer hakkında beklentim olmadan izlediğim bir film olsaydı, öveceğim taraflarından başlardım. Öncelikle, ışık-gölge kullanımı çok iyi. Ama, tekrarlıyorum, iyi bir salonda izlemelisiniz.
İkincisi ve en önemlisi, filmin en büyük artısı: Inde Navarrette. İlk defa izlediğim bir oyuncu fakat bundan sonra önünde kapılar açılacak muhtemelen. Tüm filmi taşıyor, tedirgin edici tüm sahneler, onun performansına yaslanıyor. Karakterin gittiği abartılı noktaları gerçekçi kılmayı da başarıyor. Ki, epey zor bir iş bu. Orada başarısız olsa, film bu kadar sevilmezdi.
Neticede, artılarından dolayı pozitif tarafa koyuyorum filmi ama hayır, bence son dönemin en iyi korku filmlerinden biri değil.

Star Wars: The Mandalorian and Grogu:
Mandalorian dizisi, başta bir heyecan yaratmıştı ama ilerleyen sezonlarda, o heyecan söndü. Açıkçası, filmde de o heyecanı geri getirecek pek bir şey yoktu. Keyif almasına aldım da büyük bütçeli bir dizi bölümünden çok da fazlası değildi. Star Wars evreninde geçen güzel aksiyon sahneleri, içimdeki Star Wars fanboy'unu mutlu etti tabii ama bu evrende mutlaka izlememiz gereken, izlemezsek bir şeylerin eksik kalacağı bir hikaye miydi? Değildi. 7 yıl sonra gelecek filmin hikayesi, karakterleri daha ilgi uyandıcı olmalıydı.
Grogu yine sevimliydi, Mando becerikliydi ama bunları dizide de gördük. Sigourney Weaver'ın karakterini belki ilerde daha önemli noktalarda görürüz ama burada bilgisayar oyunlarındaki "yeni görevin şu", diyen komutanlardan farklı değildi. Rotta the Hutt ilgi çekici bir karakter gibiydi ama bir süre sonra, bizim festival filmlerindeki baba travması yaşayan büyüyememiş erkek karakterlerden biri olduğu ortaya çıktı. Bir de Hutt'lar neden %90 İngilizce konuştular, anlamak mümkün değil. Bunlar kendi dillerinde konuşurlardı.
Seslendirme kadrosundaki kişilerden birinin Martin Scorsese olduğunu artık herkes duymuştur herhalde. Ama rolü çok azdı ve ana kast arasında adının yazılması, çok saçmaydı. Sesini duyduğumuzda, acaba mı demeli, son yazılarda adını görüp, evet oymuş demeliydik. Hatta adı hiç de yazılmayabilirdi. Sonradan öğrenirdik. Ayrıca, Lucas döneminde bunu yapsa, kankasına desteğe gelmiş derdik, şimdi ne alaka Scorsese dedem? Hani Marvel sevmiyordun, Star Wars'un geldiği nokta çok mu farklı?
Son tahlilde, izlediğime pişman değilim. Ama bu evrende geçen her şeyi izleyebilirim zaten. IMAX'de bir Star Wars filmi izleyeceksiniz diyorsanız, daha fazlasını beklerim. O beklentiyi karşılamadı. Belli ki Z kuşağının ise, hiç ilgisini çekmemiş.

Nirvanna the Band the Show the Movie:
Yıllarca kendilerini ünlü yapacak bir konser kovalayıp, bir türlü başarılı olamayan bir müzik grubu, bir şekilde zaman makinesi yapıp geçmişe giderler. Fakat geçmişte değiştirdikleri ufak bir şey, geleceklerini de değiştirecektir. Efendim, Geleceğe Dönüş mü dediniz? Evet, tam olarak öyle. Zaten kahramanlarımız da Geleceğe Dönüş'ü izleyip zaman makinesi yapıyorlar ve tamamen benzer şekilde gidip geliyorlar. Telif yemeyecek kadar kısa bir süre, müziğini bile duyuyoruz.
Çok farklı kafada bir film. O modu yakalarsanız çok eğlenceli. Ki, benim son zamanlarda en fazla güldüğüm film oldu. Popüler kültür referansları, karakterlerin saçmalıkları, 2008-2025 arasındaki farklar vs. hepsinde çok eğlendim. Ama, mizahını sevmeyene de itiraz etmem.
İzlerken bir ara, ben de filmdeki mantıksızlıklara takıldım. Geleceğe Dönüş, zaman yolculuğu konusunda bir mantık oturtur ve ona sadık kalır mesela. Burada öyle bir durum yok. Kurallar bazen öyle, bazen böyle. Ama işte, filmin o mantığı kurayım derdi de yok. Zaten işin içinde her şeyi çeken kameramanlar da var ve onlar da bu zaman yolculuğuna dahil oluyor. Onun mantığını kurmak, hiç mümkün değil. O yüzden, bir yerden sonra işin o kısmını salıyorsunuz ve filmin akışına kendinizi bırakıyorsunuz. En azından, bende öyle oldu.
Filmin tarzı da çok ilginç. Çok küçük bütçeli, arkadaşlar arasında çekilmiş, gerçek mekanlardaki çekimlerde gerilla tarzı bir yöntem kullanılmış gibi. Ama bir yandan zaman yolcuğu gibi bir şey var filmde. 2008'i karşımıza inandırıcı olarak getirebiliyor. Bir takım özel efektler de var elbette. Ama küçük bütçesine rağmen, çok gerçekçi duruyorlardı. Hatta paraşütle atlama sahnesi var ki, o sahnede gerçekten atladılar mı, özel efekt miydi, halen şüphedeyim. Bir kamera arkası belgeseli olsa izlerim valla.
Nirvana the Band serisi, önce İnternet dizisi olarak çıkmış, sonra televizyon dizisi olmuş, sonra da film. Ben kendileriyle bu film ile tanıştım. Diğerlerini de bir bulup izlemek lazım.
Michael:
Şimdiki gençlerin, nasıl bir şey olduğunu hayal dahi edemeyeceği kadar popüler, bir o kadar gizemli, hakkında olumlu olumsuz pek çok anlatı olan, her ne olursa olsun biraz tuhaf bir figürün hayatını klasik bir biyografi ile anlatmak ne kadar mümkün, çok emin değilim. Neresinden yaklaşsanız, bir yerleri eksik kalır. Ama bu film pek çok yönü ile eksik bence. Michael Jackson kimdir sorusunun cevabı yok filmde. Varsa da şu: Dünyanın en iyi, en naif insanı. Aile işin içinde olunca, böyle olmuş muhtemelen.
Çok popüler şarkıların arasına, Michael'ın hayatının ilk döneminin kilit olayları serpiştirilmiş. Hikayemsi bir şey kurmak adına bir kötü adam lazımmış, baba figürü seçilmiş. Anne figürü zaten çok zayıf. O yine iyi, kardeşler sadece figüran. O bile iyi. Janet Jackson diye biri hiç var olmamış.
Tartışmalı konulara girmemesini anladık, kabul edelim. Michael yalnızdı, onu da anladık da, bu kadar popüler bir adamın, ergenlik döneminde bile cinselliğe dair en ufak bir fikri olmadı mı? Aldığı kararlar, dünyaya bakışı falan da şöyle yansıtılmış. Michael televizyonda bir haber görür, bir film izler ve bir karar alır.
Tüm bunlara bakınca, filme çok kötü demem lazım, ama, büyük bir AMA, müzik sahneleri her şeyi değiştiriyor. Konser, klip vs. sahneleri bir harika. Aşırı gaza geldim. Benim olduğum seansta başıma gelse sinir olurdum ama perdenin önüne atlayıp dans edenleri bile anlıyorum. Ama bunun başarısını da film ekibine değil, Michael Jackson'a bağlayacağım. Çünkü konserleri, klipleri bire bir tekrar çekmişler. Jaafar Jackson, bu anlamda çok iyi oynamış. Ama ortada harika bir teknik işçilik olmakla birlikte, bir yaratıcılık yok. Jaafar'ınki de çok çok iyi bir taklit. Ki, anladığım kadarıyla, şarkıları da kendisi söylememiş.
Daha radikal bir şey yapıp, hikayeyi falan boş verip, tüm filmi video klipler ve konserlerin yeniden canlandırması haline getirseler, aynı keyfi, hatta daha fazlasını alırdım sanırım. Sinemada annem-babam olmadan, tek başıma izlediğim ilk film Moonwalker'dı. O günleri hatırladım. Bu arada, filmde Bad'in klip çekimlerini ve Martin Scorsese'yi görmeyi çok bekledim. Hatta, kim oynar acaba diye düşünmüştüm. Olmadı. Thriller'da belli belirsiz bir John Landis gördük yine de.

İki hafta sonra, görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar