29. UÇAN SÜPÜRGE KADIN FİLMLERİ FESTİVALİ İZLENİMLERİ
Bu yıl, 2-7 Haziran tarihleri arasında düzenlenen, 29. Uçan Süpürge Uluslararası Kadın Filmleri Festivali’nde yine çok sayıda film izledik. Festivalde izlediğimiz, belli başlı filmlere bir göz atalım. Bu arada, programdaki filmlerin bir kısmını önceki festivallerde izlediğim notunu da düşeyim. Örneğin, Sessiz Dost için, İstanbul Film Festivali izlenimlerine bakılabilir.
Calle Málaga (Malaga Sokağı):
Yorumlarımıza, festivalin en keyifli filmiyle başlayayım. En iyisi mi tartışılır ama en keyiflisi. Carmen Maura'nın, hayata bağlı ve hayattan keyif alan karakterinden etkilenmemek mümkün değil. Aslında film, tam bir yaşlı draması izleyeceğiz gibi başlıyor. Yıllardır yaşadığı ev, kızı tarafından satışa çıkartılınca, huzurevine gitmek zorunda kalan bir kadının hikayesi şeklinde başlayınca, eyvah dedim, duygu sömürüsü dolu bir film geliyor. Ama hiç öyle değilmiş.
Carmen Maura'nın harika bir performans sergilediği, Maria Angeles karakteri, yapacak bir şey kalmadı diyerek hayata küsecek bir karakter değil. Tam tersi, eskisinden daha sıkı bir şekilde hayata tutunuyor ve 79 yaşında, adeta yeni bir gençlik yaşıyor. Son yıllarda daha sık görmeye başladığımız, yaş 70 ama iş bitmemiş filmlerinden biri. Yazar-yönetmen Maryam Touzani, hikâyenin içindeki mizahı da duygusallığı da çok iyi kurmuş.
Biraz fazla iyimser olduğu yönünde bir eleştiri getirilebilir. Hemen her şey, çok yolunda gidiyor. Ama belli ki filmin, o sert gerçekliği anlatacağım gibi bir tavrı yok. Her filmin de öyle olması gerekmiyor. Tanca'da kurduğu atmosfer de biraz masalsı bir atmosfer zaten.
Belki çok gençleri yakalamayabilir ama onun dışında herkese, gönül rahatlığı ile tavsiye edebilirim. Sinemasal meziyetleri çok yüksek olmayabilir ama büyük çoğunluğun, izlediğine memnun olacağı bir film bence.
Les filles du ciel (Gökteki Kızlar):
Festivalin sevdiğim filmlerinden biri daha. Dört genç kadının birbirlerine destek olmalarını, hayatın zorluklarına karşı beraberce direnmelerini anlatan bir film. Tam bir kadın dayanışması ve kızkardeşlik filmi. Bazen sorunlar yaşıyorlar, bazen çatışıyorlar ve kavga ediyorlar ama gerçekten ciddi bir sorun olduğunda, hemen kenetlenmeyi ve birbirlerine destek olmayı da biliyorlar. Aralarında kan bağı olmayan karakterlerin oluşturduğu bir aile filmi de diyebiliriz.
Fransız sinemasında, vaktinden önce olgunlaşmak zorunda kalmış kadın karakterler ile ilgili filmler çok fazla. Son yıllarda, erken hamilelik konuları da epey sık işleniyor. Bu film de, bu temalar çevresinde geziniyor. Aslında senaryo olarak çok orijinal bir şey sunmuyor. Karakterleri tanıdıktan sonra, çatışmaların nerelerden çıkacağını, muhtemel kırılımları tahmin etmek çok zor değil. Ama filmin meziyeti, tüm bunları çok doğal bir şekilde kurması bence.
Kendisi de oyunculuktan gelen yönetmen Bérangère McNeese, tüm kadrodan çok doğal performanslar almayı başarmış ve onlara alan açmış. Tam bir takım oyunu sergilemişler ama yine de aralarından Shirel Nataf'a dikkat çekmek istiyorum. Bu sene Ma frère filminde de dikkatimi çekmişti. Fransız sinemasının yeni yüzlerinden biri olma potansiyelini hissettim kendisinde. Böyle şeyleri her zaman tutturamıyorum ama yıllar önce Virginie Efira için de benzer cümleler kurmuştum, o güçlü bir kariyer kurdu kendine.
Kuru Taşın Başı:
Yusufeli'nde yapılan barajın bölge halkına etkilerini, kuşaklardır yaşadıkları evlerini terk etmek, atalarının mezarlarını bırakmak zorunda kalmalarını, eski evlerin sular altında kalmasını ve değişen kültürlerini anlatan bir belgesel.
Öncelikle şunu söylemeli, görsel olarak güçlü bir belgesel. Aynı mekanların öncesini ve sonrasını bağladığı anlar, bunları bağlayış biçimi ve seçtiği kadrajlar çok iyi. Ustaoğlu zaten en baştan beri, görsel yanı güçlü bir yönetmen. Belgeselden vazgeçmeyişini de takdir ediyorum. Anlatının bir kısmını, hayvanlar üzerinden kurmuş ki, buralar da gayet başarılı. Barajın sadece insanları değil, hayvanları da etkilediğini, hatta belki onları daha çok etkilediğini gösterirken, zaman zaman onların bakış açısına da dönüyor.
Fakat, bu başarılı taraflarının yanında, politik olarak çok sıkıntıları var. Köylülerin sorunlarını, dertlerini, değişen hayatlarını kendi ağızlarından da dinliyoruz. Fakat olayın bir öznesi yok. Bu barajın yapılmasına neden karar verildi, kim yaptı, köylülerin dertlerinin nedeni kim, veya ne? Bunların bir cevabı yok. Adeta, göklerden gelen bir karar var ve köylüler, bundan şikayetçiler ama başlarını eğip, kabullenmişler. Başka da bir tepkileri yok.
Halbuki Ustaoğlu'nun kendisi, söyleşide, bölgeye gidip durumu gördüğümüzde, büyük bir öfke hissettik dedi. Bu öfke, kesinlikle filme yansımıyor. Daha çok bir üzüntü ve kabullenmişlik hali var. Belki bir, bilemedin iki karakterde öfke var ama o da belli belirsiz. Yine konuyla ilgili bilgi kaynağımız sadece bu filmse, bu durumu engellemeye dair bir direnişin olduğundan da haberimiz yok. Sadece final jeneriğindeki şarkıdan belki anlarız, o da dikkat edersek.
Aslında Ustaoğlu, bazı arşiv görüntülerini koymayı denediklerini ama filmin anlatısını bozduğunu ve vazgeçtiklerini söyledi. Bölgeye gittikleri zamandan sonra olanları belgelemek istemişler. Ki, buna hak veriyorum, evet bu arşiv görüntülerinin olması gereken bir belgesel değil. Ama bu eylemlere yönelik daha belirgin konuşmalar görebilirdik, buralardan bir bilgi alabilirdik. Muhtemelen konuşmak isteyenler de bulunurdu. Bu açılardan, gerçekten zayıf. Olumlu tarafları filmi artıya götürür mü? Benim için evet. Ama, hayır diyene de itiraz etmem.
Karla:
Yıl 1962. 12 yaşında bir kız çocuğu, tek başına polise gidip, kanun maddelerini de sıralayarak babasının tacizinden şikayetçi oluyor. Film, Karla'nın bu adımı ile başlayan soruşturma ve dava sürecini anlatıyor. Filmin sonunda gördüğümüz arşiv fotoğraflarından anladığımız kadarıyla, gerçek bir dava anlatılıyor. Yıl 2026 olsaydı bile, 12 yaşında bir çocuğun bunu yapması, başlı başına büyük bir cesaret örneği. O yılları, hayal dahi edemiyorum. Neyse ki, karşısına onu anlayan ve yardım etmek isteyen bir hâkim çıkıyor.
Böyle bir konuda film yapmak gerçekten zor iş. Yönetmen Christina Tournatzés, dengeyi iyi tutturmuş. Olayı duygu sömürüsü noktasına gitmeden anlatırken, Karla'nın sessizliğini de iyi kullanmış. Babanın mahkemedeki tavırları, zaten bir mide bulantısı oluşturmaya yetiyor. Bir yandan anne ve abinin, olayları bilip de bilmezden gelmesi, ya da mahkemede anlatamaması da iyi yansıtılmış.
Filmin oyunculuk tarafındaki yükü, Karla'yı canlandıran Elise Krieps üzerinde. Evet, soyadını görünce tahmin ediyoruz zaten, Vicky Krieps'in kızı. Ve evet, annesinin oyunculuk genlerini almış.
Between Dreams and Hope (Düşler ve Umutlar Arasında):
Bunu beklemiyor olabilirsiniz ama İran sinemasından bir LGBTİ filmi. İran'ın geniş dağıtıma giren filmlerindeki cesareti biliyoruz ama böyle daha az duyulan filmleri arasında da tahmin etmediğimiz konular çıkıyor.
Filmin başında, İran'da lezbiyen bir çiftin hikayesini izleyeceğimizi zannetmiştim ama kısa sürede anlıyoruz ki, karakterlerden biri, cinsiyet uyum sürecinden geçiyor. Terimleri doğru kullanmaya çalışıyorum ama tam anlamayacak olanlar için, kadınlıktan erkekliğe geçecek diyeyim. Bu sürecin İran'da belli bir prosedüre bağlanmış olduğunu biliyoruz. Hatta eşcinsellikle karşılaştırılınca, daha fazla kabul gören bir durum olduğunu da duymuştum (hatam varsa, bilenler düzeltebilir). Çiftimiz de, bu sürecin sonunda, daha özgür bir hayat sürmeyi hayal ediyorlar. Fakat önlerinde büyük bir engel var. İstenen belgelerden biri de babanın vereceği izin belgesi. Trans karakterimiz, yıllar önce ailesinden kopmuş ve onlarla bütün iletişimi kesmiş. Ailesi de onu yok sayıyor zaten. Ama o belgenin alınması lazım.
Film bir yandan, büyük şehirdeki görece özgür ortamla (en azından karakterlerimiz beraber yaşayabiliyorlar ve büyük ihtimalle, komşuları durumdan haberdar), kırsaldaki aşırı baskıcı ve köktendinci tavrın tezatlığını vurguluyor. Bir yandan da karakterlerimizin sadece hissettikleri gibi yaşayabilmek için, ödemek zorunda kaldıkları bedellerin ve aldıkları risklerin altını çiziyor.
Filmin anlattığı konuyu ve kırsala gidildikçe gerginleşen atmosferini sevdim. Yönetmen Farnoosh Samadi, o kısımlara bir korku filmi gibi yaklaşmış adeta. Buralar gayet iyi. Fakat filmin zayıf tarafı, senaryosu bence. Kimi zaman, inandırıcılığı oldukça zorluyor. Kimi zaman da, duygu sömürüsüne alan açıyor. Yine de son tahlilde sevdiğim bir film oldu. En azından, durduğu yerle, tavrıyla ve cesaretiyle.
Lúcia Murat Filmleri:
Festivalde, Brezilyalı yönetmen Lúcia Murat'nın 1989, 2012 ve 2025 tarihli üç filmini izledik. Özellikle ilk ikisi, birbirini tamamlayan filmlerdi.
Murat'nın belgesel ve kurmacayı harmanlayan, kendi yaşam öyküsünden parçaları da filmlerin içine atan bir tarzı var. Brezilya'nın diktatörlük döneminde, kendisi de aktif mücadelenin içinde yer almış, hapse atılmış ve işkence görmüş.
1989 tarihli filmi, Yaşadığını Görmek Ne Güzel tam da bununla ilgili aslında. Filmin büyük bir kısmı, hapse atılan ve işkence dahil çeşitli zorbalıklara uğrayan kadınlarla yapılan söyleşiler üzerinden ilerleyen bir belgesel. Ama araya bir de kurmaca karakter koyuyor. O da bir anlamda Murat'nın ta kendisi. Filmde gördüğümüz kadınlar, zaten güçlü kadınlar ama bu karakterle, kurban algısını tamamen yıkarken, muhtemelen 1989 yılı için epey de radikal sayılabilecek konulara da değiniyor.
2012 tarihli, Bana Anlatılan Anılar ise, kurmaca bir film ama gerçek karakterlerden yola çıkarak yazılmış bir senaryo. Diktatörlüğe karşı direnen bir arkadaş grubunun, yoldaşların, yıllar sonra aralarından birinin ölmek üzere olması nedeniyle bir araya gelmelerini anlatıyor. Bir yandan o karanlık günlerdeki sarsılmaz arkadaşlık duygusuna özlemle bakıyor, bir yandan sorguluyor, bir yandan da ülkedeki değişen ve değişmeyen durumları ortaya koyuyor. İlk filmde anlatılan kuşağın, yıllar sonraki durumlarına geri dönüyor aslında.
Her iki film de hem duygusal hem de mücadele duygusunu da elden bırakmayan filmler. Şu da dikkatimi çekti. Dikta rejiminin canavarlıklarını ortaya koyarken, pasif direnişte bulunan muhaliflere ya da hiçbir şey yapmamış kişilere yaptıkları zulüm gösterilir genelde. Ama bu iki filmde de karakterlerimizin çoğu, silahlı mücadeleye de giren, iktidarın "terörist" olarak nitelediği kişiler. Uçak kaçıranı da var, bombalı eyleme katılıp, istemeden de olsa, masum insanların ölümüne neden olanı da var. Ve evet, filmler bunlara yapılanların da canavarca olduğunu söylüyor net bir şekilde. Ki, öyle zaten.
Bu arada Murat, festivalin de konuğu idi. Her filminden sonra söyleşilere de katıldı. Çok cana yakın bir insan kendisi. Söyleşilerde sık sık kendisine, Brezilya'da yaşananların, bizim 12 Eylül dönemine ne kadar benzediğinden bahsedildi ve bunun üzerinden sorular soruldu. Bizim yaşadıklarımızı hiç bilmiyormuş (demek ki, o dönem Brezilya'ya kadar ulaşmamış), epey de merak etti. Bir ara, biz ona 12 Eylül ve Kenan Evren anlatırken bulduk kendimizi.
Bu ilk iki filmi izledikten sonra ben de günümüz Brezilya gençliğinin, o döneme nasıl baktığını ve bugün onların dertlerinin ne olduğunu sordum. Meğerse 2025 tarihli Oyun Vakti, tam da bunu anlatıyormuş. Yine kurmaca ile belgeseli harmanlayan ve değişik bölgelerdeki farklı okullardan öğrencilerin görüşlerini ortaya koyan, tartışan bir film. Bugünkü gençlerin temel sorunları, kadına karşı şiddet, erken evlilikler (ya da erken hamilelik), ırkçılık ve uyuşturucu gibi konular. Belli ki, gençlerin önemli bir kısmı, bu konularda sağduyulu bir tavır sergiliyorlar ve kendilerinden önceki kuşağa göre, daha olumlu bir yerdeler. En azından Murat, kamerasını bu duyarlı gençlere çeviriyor. Bu film, ilk ikisi kadar güçlü değil belki ama bir zamanlar devrimci fikirlere sahip genç bir kadın olan Murat'nın, günümüz gençliğinden ümidini kesmediğini de gösteriyor.
Judit Elek Filmleri:
Uçan Süpürge'de, geçen yıl hayatını kaybeden Macar yönetmen Judit Elek'in anısına, 1969, 1980 ve 1984 tarihli üç filmini izledik. Açıkçası, hiç bana hitap eden bir yönetmen olmadı. Çok ağır tempolu ve karamsar bir sineması var. Filmleri de yaşını hissettiriyor bence. Günümüz için, gerçekten eski kalmışlar.
Sıralama olarak, önce 80'lerdeki filmleri olan Maria’nın Günü ve Belki Yarın'ı izledim. Giderek yıpranan ilişkiler, ölüme doğru giden karakterler çok yordu beni. Yönetmenin incelikli bir iş çıkardığını, özellikle mekânı iyi kullandığını kabul ediyorum ama bunlar da filmleri sevmem için yetmedi.
Festival programında öyle denk getirebildiğim için, son izlediğim filmi, aslında ilk filmi olan, Karadaki Ada oldu. Diğer filmleri ile karşılaştırınca, en sevdiğim filmi de bu. Aslında yine karamsar bir film. Yaşlı bir kadının, kalabalıklar içindeki yalnızlığını anlatıyor. Ama bu kez işin içinde bir miktar mizah ve bolca müzik de var. Girişteki İstanbul referansları da bizim için ayrı bir çekicilik katıyor (filmin İngilizce adı "The Lady From Constantinople"). Elek'in ilk izlediğim filmi bu olsa, biraz daha olumlu yaklaşabilirdim.
Festivalde, sadece bu filmler yoktu. Balık Kadınların Ormanı ve Muhteşem Zaman Makinesi, Brezilya’daki genç kadın ve çocuklara odaklanan iki belgeseldi. Dönüşün Üç Yolu, evlerinden uzaklarda yaşamak zorunda kalan, üç kadın yönetmenin kendi yaşamlarından yola çıkan, üç kısa filmden oluşuyordu. Bu filmlerden biri de, festival sayesinde hayatını çok yakından tanıdığımız Mania Akbari idi. Skiff (Kürek Teknesi), tipik ama hoş bir büyüme ve kendini keşfetme hikayesi idi. The Education of Jane Cumming (Jane Cumming’in Eğitimi) ise 1961 tarihli The Children's Hour filmine kaynaklık eden gerçek olayı konu ediyordu. Kısa filmler arasında da Ceylan Özgün Özçelik’in Ada, Çağla Demirbaş’ın Oda Servisi ve Deniz Koloş’un Ölüm Bizi Ayırana Dek filmlerini önermiş olayım.
İki hafta sonra görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN
Hasan Nadir Derin

.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






