SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

DAVET, RIDLEY SCOTT VE YAPAY ZEKALI FİLMLER

14 Eylül 2026 Pazartesi 11:26
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Yaz sezonu biterken, sinema salonları yavaş yavaş ödül sezonuna hazırlanıyor. Bu hafta, önce oyunculuk kategorilerinde ismini duyabileceğimiz bir filme, Davet’e bakalım, sonra Ridley Scott ustanın bu kez neler yaptığını inceleyelim. Çok çok az izlenen başarılı bir filmden sonra, yerli bir fantastik sinema örneğine bakalım ve yazımızı yapay zeka ile yapılmış iki filmle bitirelim.

The Invite (Davet):
Bu filmin İspanyol orijinalini keyifle izlemiştim ama öyle çok da iz bırakmamıştı. Bunu da aynı keyifle izledim. Hatta tanıdık oyuncular olunca, belki daha da güzel oldu. Ritminin de daha iyi olduğu söylenebilir. Ama çok iz bırakır mı? Sanmıyorum.
Kim ne derse desin, A24 bu tanıtım işini iyi biliyor. Farklı ülkelerde, çok sayıda versiyonu olan bir filmi, orijinal bir fikir olarak pazarlayıp (uyarlama olduğunu film vizyona girmeden 1-2 gün önce fark ettim), yılın en iyilerinden biri olarak sunabildiler. Olivia Wilde'ın hakkını verelim. Gayet iyi bir uyarlama yapmış. Özellikle oyuncular arası paslaşmalar çok iyi. Filmi tek mekân monotonluğundan kurtarmak için de epey uğraşmış. Bazen fazla uğraşmış ama kabulümdür. Su gibi, aktı gitti film.
Hangi oyuncu iyiydi konusunda farklı fikirler var. Bence hepsi de filmin farklı anlarında öne çıkıyordu. Wilde'ın kendisini biraz fazla abartılı bulduğumu söyleyebilirim yalnız. En tepeye kimi koyarım bilmiyorum ama en alta Wilde'ı koydum. O da çok aşağı bir seviye değil ama.
Orijinal filmi izleyeli 5 yıl olmuş. Açıkçası finalini net hatırlayamadım. Ama buradaki finalin çok hoşuma gitmediğini söyleyebilirim. İlişkiyi deşip bir yere getirdikten sonra, bandı geri sarma çabasına pek gerek yoktu. Filmin ilgi çekmesinde, giderek muhafazakarlaşan bir ortamda (bakmayın, sadece bizde değil, Amerika'da da öyle), cinselliği açıkça konuşabilmesinin de etkisi olabilir.
Bizim sinemamızdan bir versiyon gelir mi diye de konuşulmuş. Valla zor, daha doğrusu riskli. Çok popüler olursa, Türk aile yapısını bozmak vs. diye şikâyet edenler çıkabilir, ceza alabilir falan.


The Dog Stars (Köpek ve Yıldızlar):
Ridley Scott'tan beklentimiz, "yeni bir başyapıt mı geliyor"dan, "geçen sefer olmadı ama bu sefer olacak galiba"ya düşeli çok olmuştu, bir süredir onu bile demiyordum kendi adıma. Artık bu filmin beklentisi sıfırdı. Valla beklentiyi karşıladı!
Bazen böyle iddiasız, beklentisiz bir film yapmak, büyük yönetmenlere iyi gelebilir. O baskıyı hissetmeden, kendilerini daha özgür bırakıp, ilginç şeyler çıkartabilirler. Ama o da olmamış burada. Üzgünüm ama tam bir vasatlık. 2026 yılına gelmişken bu projenin neden Scott'ın ilgisini çektiğini de anlamadım. Salgın sonrası, büyük şehirlerin ıssız kaldığı, kaosun hüküm sürdüğü distopik bir dünyayı artık o kadar çok gördük ki. Zaten atmosfer tamamen, I Am Legend atmosferi.
4 ana karakterimiz var, maşallah dördü de dünyadaki tüm yokluklara karşın yakışıklı, güzel, karizmatik tipler. Günlük bakımları da yerinde ha. Tıraş, makyaj falan ihmal edilmiyor. Sakalımız varsa, onu da şekil yapmışız. Tamam Hollywood sinemasının kuralı bu diyeceksiniz de, o kadar da değil. Karakterleri hırpani gösterip, yine de karizmasını koruyabilirdiniz. Belki, uzaklardaki umut klişesini kırdığı için övebilirdim ama o bölüm daha da beter çıktı. Allison Janney'li o bölüm, neredeyse absürt komedi diyebileceğimiz kadar tuhaf.
Koskoca Ridley Scott'ı da 1-2 aksiyon sahnesini iyi çekmiş, manzaralar da ne kadar güzel diye övmeyelim yani. 88 yaşında bu üretkenliği takdir ediyorum, ona lafım yok da böyle iyiden iyiye memura da bağlamasa iyi olur.


Chronicles from the Siege (Kuşatma Kayıtları):
Arada sinema kurtuluyor mu diye gaza geliyoruz ama bu tip filmlerin seyirci sayısı iyice düştü. Toplamda, sadece 147 kişi izledi ve vizyondan kalktı. Tamam, çok az sinemada girdi ama yine de sinema başına günde 2 kişi bile düşmüyor. Çok yazık. Film Berlin'de ödül aldığında, yönetmen Filistin bayrağı açtı diye epey haber olmuştu, övülmüştü. Bari o övenler gitseydi.
Film de gayet iyiydi ayrıca. Kuşatma altında olan, sürekli bombalanan isimsiz bir ülkede yaşanan farklı olayları, iç içe geçmiş şekilde anlatıyor. Finaldeki not dışında, ülke ismi vermiyor ama Filistin'den bahsettiği çok açık zaten. Elbette hüzünlü anları var. Hatta final bölümünün biraz duygu sömürüsüne kaydığı da söylenebilir ama beklenmedik anlarda kullandığı güzel bir mizahı da var.
Savaşın ortasında, bombaların altında olsak da insani duyguların/isteklerin bitmediğini, direnmenin biraz da bunları ayakta tutmak olduğunu da söylüyor. Kimi zaman sigaradan bir nefes, kimi zaman sevdiceğinizle bir kaçamak sizi hayata bağlayabiliyor.
Bu seyirci sayısı ile tek haftada vizyondan kalktı elbette. Tamam evde de izlersiniz ama o zaman hangi dağıtımcı, bu tip filmleri getirecek? Bu tip filmleri desteklemek gerekli.


Tempus:
Türkiye'nin ilk multiverse filmi! Ömer Faruk Hoca returns in Avengers: Doomsday!
Samimiyetle daha iyi bir film olmasını isterdim. Severim böyle fantastik gizem-aksiyon filmlerini. Bizim sinemamızda da bunun başarılı bir örneğini görmek isterim. Ama olmamış maalesef. Aslında artıları var. Üzerinde düşünülmüş, emek atılmış bir film. Öyle sıfır bütçeyle yapılıp, ortaya salalım, ne gelirse gelsin denen bir film değil yani. Bir defa ekip, bu tip filmler için tam kıvamında bir ekip. Bir adet bilim insanımız var. Gizemleri çözüyor, harita okuyor, ekibin beyni. Bir adet paranormal yeteneklere sahip kızımız var. Bir doktorumuz var, bir de kafası pek çalışmayan, kas gücüne ihtiyaç olduğunda başvurduğumuz adamımız var. Evet, tam bir FRP ekibi aynı zamanda.
Fakat, senaryo bu ekibin özelliklerinden iyi faydalanabiliyor mu, o çok tartışmalı. Özellikle, paranormal kızımızın bu özelliği neye yaradı? Hiç belli değil. Yine de gidiş yoluna puan verdim. Görüntü yönetimi de belli bir standardı tutturuyor. Oradan da artısı var. Fakat, oyunculuklar filmi ciddi şekilde aşağı çekiyor. Büyük çoğunluğu 1960'larda geçen ama toplamda Kurtuluş Savaşı'ndan günümüze kadar yayılan bir hikayesi var. Fakat oyuncuların çoğu, hiç döneme uygun konuşmuyorlar, hareket etmiyorlar. Çok yapaylar.
Önemli bir problemse, gizem yaratabilmek için sürekli farklı tarihlere gidip gelmemiz. Her gelişme sonrası, onu açıklamak için bir flashback giriyor neredeyse. Hem maceranın temposunu bozuyor, hem de çoğunun pratik olarak bir faydası yok.
Ve bence en büyük problem. Hikâye bir yere bağlanmıyor. Büyük ihtimalle, kafalarda en az 3 filmlik büyük bir evren, hatta en başta dediğim gibi evrenler var. Çok güzel, büyük düşünelim, hiç itirazım yok. Sonraki filme çengel de atalım. Ona da itirazım yok. Fakat bu filmde bir şeyleri kapatman, nihayete erdirmen lazım ki, seyirci salondan çıkarken, tamam şunu şunu hallettik ama daha yolumuz var desin. Hallettik diyebileceğimiz hiçbir şey yok filmde. Hikâyeyi günümüze getirmek, bir şeyleri kapamak anlamına gelmiyor.
Sonuç olarak, kanaat notumu da kullandım, ittirdim ama sınıfı geçiremedim maalesef. Yine de iyi niyetli bir çaba diyorum. Bu olmadı, bir daha deneyelim.

Çılgın Böcekler:
Yapay zeka ile yapılmış animasyon filmlerinin giderek sinemada salonlarımıza yerleştiğinden geçen yazımızda da bahsetmiştik. Sosyal medyada, özellikle futbolla ilgili konularda karşımıza çıkan böcekler, çocuklara yönelik bir animasyon olarak karşımıza çıktı. Kötü mü? Kötü. Ama AI animasyon filmlerinin çoğu kadar leş bir noktada değil. Aşağıda detaylandıracağım.
Asıl dikkatimi çeken, filmde bir sürü marka gözükmesi. Belli ki güzel sponsorluk parası gelmiş. Bu sponsorluk/reklam konusu, en iyi çalıştıkları konu olabilir. Bayağı bilinen markalardan da reklam alınmış ve gözümüze sokulmuş.
Filmde önce senaryoya bakalım. Eeee, bakamadık. Çünkü bulamıyoruz. Yani çok basit bir hikâye var, o kadar. Gerisi, "makara". İşin animasyon tarafına gelince, son kullanıcı/seyirci olarak, yapay zeka nedir bilmiyoruz diyelim, karşımıza çıkan işe bakalım. Böcekler şehri kısmı hiç fena değil. Karakterler tutarlı, belli görsel özellikleri var, iyi denebilecek bir dünya kurulmuş. Yani, bir standardı tutturduk burada. Fakat, ne zaman insanların dünyasına giriyoruz, işler bozuluyor ve zaman zaman feci bir noktaya gidiyor. Çünkü, insanlar da yapay zeka ile yapılmış! Ve çok kötü olmuş. Ya da, gerçekten öyle mi?
Bu konuda kafam karıştı açıkçası. Şimdi, kalabalık sahnelerde arka plandakilerin ya da üniversitedeki hocanın yapay zeka ile yapıldığından eminim. Gerçek değiliz diye bas bas bağırıyorlar. Filmde gerçek oyuncular da var, fakat pek çok sahnede yapay zeka ile yapılmış gibiler! Kötü oyunculuktan gelen bir yapaylık diyeceğim, değil. Bazı hareketlerin, gülümsemelerin falan gerçek olabileceğine inanmam mümkün değil. Tahminim, 3-5 sahneyi çektiler, bunlarla yapay zekayı eğitip, kalanı da ona yaptırdılar.
Böcek dünyası bölümünde karakterlerin görsellikleri tutarlı demiştim. İnsanlar bölümünde burada da sorun var, özellikle boyutlar ile ilgili. Böcekler, bazen bir futbol topunun yarısı kadarlar, bazen bir koltuğa oturabilir boyuttalar. Tutarsız yani. Herhangi bir yazının gözüktüğü sahnelerde de anlamsız harf yığınları görüyoruz. Ama bir istisnası var: Sponsor sahneleri. Buralarda, isimler, logolar çok net. O zaman, madem isteyince oluyor, diğer yerlerde niye uğraşmadınız diye sorarlar adama.
Neden diğer örnekleri kadar leş değil dedim: En azından animasyonda bir devamlılık var, cisimler yoktan var olmuyor, varken bir anda buharlaşmıyorlar. Evet, bazı filmler o kadar özensiz ki, bu temel standardı bile sağlayamıyor maalesef.
Son olarak tekrarlıyorum. Yapay zekaya kategorik olarak karşı değilim ama uzun metraj bir film için, hala yetersiz. Kullanacaksak da yardımcı olarak kullanalım diyorum. Ha, kullanırken de özenli olalım, hemen ilk denemede karşımıza çıkan şeyi yapıştırmayalım.

Fırtına Ekip Yollarda:
Ve evet, yapay zekalı filmlerin en kötüsüne geldik. Geçen yazımda Keloğlan'ı sertçe eleştirmiştim. Gerçekten özür diliyorum. Çok, çok, çok daha kötüsü varmış. Yani şurada, sosyal medyada timeline'a koymaya utanacağınız yapay zeka animasyonlarını, uzun metraj film diye karşımıza getirmişler. Felaket.
Bu sefer filmin sonunda seslendirme falan da yazmadı. Sanırım Feyzullah Taş beyefendi, her şeyi kendi başına yapmış. Kendi başına da izleseymiş keşke. Hikâye yok, karakterlerde tutarlılık yok, animasyonlar feci. Çok uzun yazmaya da gerek yok. Bir yapay zeka faciası.
Filmi 5 kişi izledik. 2 ufaklık vardı. Onlar daha en başlarda sıkıldılar, sonra kendi kendilerine başka şekilde eğlenmeye başladılar, sonra da ilk yarı bitmeden çıktılar gittiler. Hadi, ben kendime bu şekilde acı çektirmekten hoşlandığım için(!), sonuna kadar izledim diyelim...
2 tane de abla vardı. Abla diyorum, benden büyüklerdi sanırım. Çekirdek çıtlamaya gelmiş gibilerdi. Kendimden çok, onların sonuna kadar kalmalarına şaşırdım! Valla medeni cesaretim olsa, film bittiğinde, hadi ben geldim, siz niye geldiniz diye soracaktım
Sonraki yazımızda buluşmak üzere.
 

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar