33. ADANA ALTIN KOZA İZLENİMLERİ 1-ULUSAL YARIŞMA
Bu sene 33. kez düzenlenen Adana Altın Koza Film Festivali, yine zengin bir programla karşımıza çıktı. Hem ulusal yarışmada hem de diğer bölümlerde karşımıza çıkan filmlerden memnun kaldığımı söyleyebilirim. Festival öncesinde, bütçe sorunları nedeni ile organizasyonda yaşanan bazı sıkıntıları saymazsak, gayet keyifli bir festivaldi. Özellikle gösterimlerin gerçekleştiği salonlardaki görüntü kalitesi, bu yıl hissedilir derecede iyileştirilmişti. Sinemanın kendi cihazlarının yerine, festival süresince kiralanan cihazların kullanıldığını öğrendik. Belli ki, doğru kararmış.
Adana’da her yıl konuştuğumuz bir konuyu da burada gündeme getirelim. Biletlerin ücretsiz olması ve bilet dağıtım sistemi. Öncelikle, festivali yerinde takip etmeyenler için sistemi anlatalım. Altın Koza’da biletler, tüm seyirciler için ücretsiz. Her film için de, filmin seans saatinin bir saat öncesinde sırada bekleyenlere biletler verilmeye başlıyor. Fakat bu pek çok yönüyle, sıkıntılı bir sistem. Öncelikle, sinemaseverler popüler filmler için 1.5-2 saat önceden sıraya girmek durumunda olabiliyor, arka arkaya 2-3 film planlayanların 2. ve 3. filme bilet bulma şansları çok düşüyor. Çünkü 2 film arasında 20 dakika varsa, ilk film bittiğinde salondan çıkıp, ikinci filme bilet bulma ihtimali çok düşük. Ayrıca, biletler ücretsiz olduğu için filmleri çok araştırmadan girip, filmin daha başlarında salonu terk eden çok fazla kişi oluyor, bu da filmi gerçekten izlemek isteyip yer bulamayan seyirciye bir haksızlık oluyor. Bu nedenle, biletlere hiç kimseyi üzmeyecek bir fiyat konulsa ve önceden online olarak satılsa, bu olumsuzlukların çoğunun önüne geçilmiş olur. Bilet gelirleri, yine festival kapsamında, farklı şekillerde kullanılabilir. İlk aklıma gelen, seyirci ödülünün karşılığı olabilir örneğin.
Festival konuklarına ayrılmış biletler olsa da, orada da bir saat öncesi kuralı geçerli ve yine bilet bulamama durumu olabiliyor. Konuklar için de önden kimin hangi filmi izleyeceğinin listesi alınırsa, buna uygun bir düzenleme yapılabilir. Önceki yıllarda, bu iş bir app ile çözülmüştü ve her şey tıkır tıkır işlemişti. O yöntem de yeniden gündeme gelebilir.
Gelelim filmlere. Önce ulusal yarışmadan başlayalım. Bu bölümde 10 film vardı. Bunlardan ikisini (Karanlıkta Islık Çalanlar ve Günyüzü), farklı festivallerde izlemiş ve yorumları yazmıştım. O filmler için eski yazılarıma bakılabilir. Festivalden erken dönmek durumunda kaldığım için Beklenti ve Patates Kızartması filmleri de izleyemedim. Geriye kalan altı filmle ilgili yorumlarım, şöyle:
Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri:
Çeşitli vesilelerle, festivallerin ana yarışma bölümlerinde, tür filmi görmekten mutlu olduğumu söylerim. Mutter'i Adana'da yarışmada görmekten, bu açıdan mutluyum. Filme karşı da, bazı önemli sıkıntılarına rağmen, olumluyum.
Film, bir yaratık dünyaya getiren bir kadını (spoiler değil, ilk andan belli zaten), onu tek başına büyütme çabasını, çevreyle mücadelesini ve kritik anlarda verdiği kararları anlatıyor. Aslında hemen hemen aynı hikâyeyi, engelli bir çocuk olarak da izleyebilirdik. Ama yönetmen, toplumsal sorunları anlatırken, aynı zamanda bir tür filmi de yapma iddiasında. Benim de buna hiç itirazım yok.
Alphan Eşeli, hikayesini üç farklı bölüme ayırmış. Önce çocuğun/yaratığın doğuşunu izliyoruz. Buradaki gerilim ve dehşet iyi kurulmuş. İkinci bölümde, çocuğunu tek başına büyütmeye çalışan bir kadının hikayesine dönüyor. Yine kanlı sahnelerimiz mevcut. Bazıları iyi çekilmiş, bazıları sıkıntılı. Ama genel olarak bu bölümle ilgili de çok fazla bir sorunum yok.
Bence en büyük sıkıntılar, bir zaman atlamasının yaşandığı üçüncü bölümde. Bir defa, bu bölümün başındaki gazino sahnesini niye izledik? Bende bir cevabı yok. Daha doğrusu tek akla yakın cevabı, yönetmen o imgeyi çok sevmiş, hikâyeye hiç katkısı yok ama filme koymuş. Bu bölümde, yaratık meselesine bilimsel bir cevap getirmeye çalışıyor, ona da hiç gerek yokmuş. Zaten, o cevap tutarsızlıkları arttırıyor.
Annenin finaldeki kararını anlıyorum, hatta çocuğa engelli olarak bakarsak, gerçek hayatta da karşılığı olan, zaman zaman karşılaştığımız bir durum. Ama o finalin geldiğini, bağıra bağıra ilan etmesine de hiç gerek yoktu. Üzerine basa basa "Bak, bunu yaparsan, böyle olur" demeler, hatta o cümlenin önemli olduğunu vurgulamak için, orada kalmalar falan.
Sıkıntılı kısımlarına karşın, yerli filmler arasında iyi sayılabilecek bir tür filmi izlediğimize memnun olduğumu tekrarlamalıyım. Unutmayalım ki, bu konuda pek iyi durumda değiliz.
Bir Arada Yalnız:
Festivalin öne çıkan diğer filmi Karanlıkta Islık Çalanlar gibi, yine üç kişilik bir çekirdek aileyi takip ediyoruz ve yine İstanbul kadar büyük olmayan bir büyük şehirdeyiz. Ancak bu kez olaylar, ailenin çocuğunun hastalığı üzerinden şekilleniyor.
İzzet, artık epey ilerlemiş bir seviyeye gelmiş bir kanser hastası, ölüm kaçınılmaz ve ailesi de, kendisi de bunu biliyor. Ama bunu kabullenmek, tabii ki çok zor. Anne ve baba da kendilerince bir çıkış bulma peşindeler. Çocuk da kendisini sanal dünyalara atmış durumda.
Doğal olarak, karanlık bir hikâye ama duygu sömürüsüne girmeyişini takdir etmek lazım. Fakat, karakterleri tanıma faslını, biraz fazla uzatmış. Asıl meseleye girene kadar, seyircinin filmden kopması çok olası. Fakat filmin final bölümü gerçekten başarılı. Beklemenizin karşılığını veriyor. Kurguda biraz daha acımasız davranıp, süresi kısaltılabilirdi diye düşündüm açıkçası.
Oyuncu performansları gayet iyi. Zaten Fatih Al da, Esra Kızıldoğan da sevdiğim oyuncular. Onur Gözeten kimdi ya, bir yerden hatırlayacağım diyordum. 1-2 kısa filmini de izlemiştim ama meğerse Özcan Deniz'miş! Başarılı bir oyuncu olduğunu burada da gösteriyor.
Jüri kadar çok sevmedim belki ama iyi film. Yakın zamanda vizyona da girecekmiş. Bu tip filmleri, sinemalarda yalnız bırakmamak lazım.
Varlık:
Altın Koza'da, ulusal yarışmanın potansiyelini kullanamamış filmlerinden biri. Aslında hayatımızda çok karşılığı olan, benzerlerini gördüğümüz, duyduğumuz bir meseleyi anlatıyor. Miras meselesi. Erzurum'un saygın ve varlıklı isimlerinden biri, ölmek üzere. Akrabaları da onu ölmeden mezara koymuş, şimdiden mirasın peşine düşmüşler. Akrabaların farklı grupları temsil etmesi, yönetmenin bireysel bir hikâyeden ziyade, daha genel bir bakış sunmak istediğini hissettiriyor.
Güzel bir fikir, belli bir noktaya kadar işliyor ama heyecanını çabuk yitirdi benim için. Mesela filmin başlarında, işinden bıkmış akademisyen karakteri çok eğlenceli gelmişti. Belki de karşılığını direkt olarak, çok sık gördüğümden. Ama aynı canlılıkla devam etmedi.
Yine de oyuncu kadrosunun başarılı olduğunu söylemek lazım. Özellikle Nilay Erdönmez ki, o da rolün küçüklüğüne büyüklüğüne bakmadan, katıldığı filmi yükselten oyunculardan biri. Ayrıca, küçük çaplı bir Bizimkiler nostaljisi de yaşadık.
Canavar:
Geldik Adana'daki en tartışmalı iki filmden birine. Ben, çok kişiyle anlaşamayacağımı bilerek, listemde birinci sıraya koymuştum. Ana jüri de, meslek birliği jürileri de hiç ödül vermedi ama seyirci ödülünü aldı. Ama temel tartışması, film iyi mi, kötü mü değildi. Temel tartışma, izlediğimiz şey tiyatro muydu, sinema mıydı? Bu tartışma, haklı bir tartışma. Zaten bunun olacağı bilerek de çekilmiştir mutlaka. Tunç Şahin, yine kendi yazdığı ve yönettiği bir tiyatro oyunundan uyarlıyor filmi. Ve tiyatrodaki aynı oyuncular oynuyor. Aslında, buraya kadar tartışılacak bir durum yok. Böyle örnekler var zaten. Fakat film, bir tiyatro dekorunun içinde çekiliyor. Ama şununla karıştırmayalım, seyircili bir sahnelemede değil, hatta sanırım, tiyatro sahnesinde de değil. Bir sette çekiliyor. Fakat kamera hareket ediyor, zoom yapıyor, kesiyor, hatta bazı yerlerde görüntüleri üst üste bindiriyor vs. Asla bir oyun kaydı diyemeyiz bence. Evet, tiyatroya yapı olarak çok benziyor ama benim kafamda tartışmanın cevabı çok net. İzlediğimiz şey, bir sinema filmiydi. Şöyle bakalım. Film yine bir sette çekilse ama dekor tamamen gerçek bir oda şeklinde yapılmış olsa, filmin geri kalan her şeyi tamamen aynı olsa, aynı kamera hareketleri, aynı kurgu, aynı oyunculuklar vs. izlediğimiz şeye film diyecek miydik? Evet. O zaman bu izlediğimiz de film.
İşin kötü tarafı, film tamamen bu tartışma üzerinden konuşulunca, diğer özellikleri gölgede kaldı. İki kız kardeş ve kuzenlerinin uzun zaman sonra bir araya gelmesini ve aile sırlarının yavaş yavaş ortaya çıkmasını anlatan hikâye gerçekten çok güçlü. Bu tip hikayeleri biliyoruz aslında. Ama Tunç Şahin, sıradan bir yemek gibi gözüken ortamı, adım adım travmaların ortaya döküldüğü bir alana dönüştürmeyi iyi başarmış.
Oyuncular, aynı rolleri defalarca oynadıkları için, yüzlerce defa prova yapmış sayılabilirler. Bunun avantajı çok büyük tabii ki. Tülin Özen ve Gülçin Kültür Şahin, inanılmaz iyi oynamışlar. Hakan Emre Ünal için de kötü diyemem ama onların yanında biraz silik kalıyor.
Hem senaryonun, hem oyunculukların başarısı, filmin etkisini arttırıyor. Tiyatroyu izlediğim için, sırların nereye gideceğini biliyordum. Buna rağmen, özellikle son blokta, karakterlerle beraber nefes alıp vermeye başladım, boğazım düğümlendi, biraz ağlamış da olabilirim.
Bence karşınıza çıktığında izleyin. Neticede, iyi bir şey izlemiş olacaksınız. Nasıl nitelendiğinin çok da önemi yok.
Ölü Köpekler Isırmaz:
Adana seyircisinin delice ilgi gösterdiği bir Adana filmi. Bilet bulmak imkânsıza yakındı ama bir şekilde içeri attık kendimizi. Sonuçta merdivenlere üçer beşer oturdu insanlar. Bu çabanın sonunda da genelde memnun kalındı sanırım.
Ben de genel olarak sevdiğimi söyleyebilirim. Yine bir suç filmi izliyoruz. Çöp mafyası diyebileceğimiz bir grup var. Daha doğrusu, buradaki ranta çökmeye çalışan mafyalar var. Bunlar tepede kapışırken, biz aşağıdakileri izliyoruz. Hayalleri olan ama ezilmeye mahkûm olan gençler. Yabancı filmlerde de örneklerini gördüğümüz, doğru kurulduğunda, her zaman işleyebilecek bir hikâye. Burada da karakterlerin dostlukları ve çatışmaları, birbirlerine destekleri ve ihanetleri iyi çizilmiş.
Buralarda iki oyuncusunun da katkısı ile, film yükseliyor. Kemal Burak Alper, yüzüyle de hemen dikkat çeken, başarılı bir oyuncu. Yine bir Adana filmi olan Güvercin'de de çok sevmiştim kendisini. Diğer başrol olan, Burak Can Doğan'ın oyunculuk yelpazesi çok geniş mi, henüz tam bilmiyoruz ama onun da toksik erkek tiplemesini iyi oynadığı kesin.
Hikâye büyüyüp, sadece en alttakileri değil, tüm sistemi anlatayım çabasına girdiğinde, filmin zaafları ortaya çıkıyor. Adana mafya filmleri/dizileri diyebileceğimiz bir tür varsa, onun klişelerini fazlaca kullanıyor.
Yönetmen Nuri Cihan Özdoğan'ın adını hatırlayamamıştım ama sonradan baktığımda, gayet sevdiğim kısa filmleri olduğunu fark ettim. Bu filmi de kimi sorunlarına rağmen belli bir seviyenin üzerinde buldum. Bundan sonra, takip edeceğim bir yönetmen olur.
Moda Evlilik:
Geldik festivalin en tartışmalı filmine. Burada, belki yapılmaması gereken bir şeyi yapacağım ve yönetmenin söyleşideki tavrını da filmin bir parçası olarak alacağım. Çünkü, o da belli ki, bunu bir paketin parçası olarak sunuyor.
Yönetmen Miraç Atabey'in önceki filmi, Zamanımızın Bir Kahramanı'nı izlediyseniz, tarz olarak aynısını yapıyor. Kamerayı sabit bir yere koyuyor ve sahne boyunca hiç oynatmadan, karşımıza çeşitli mizansenler getiriyor. O sabit planın içinde, çeşitli devinimler oluyor. Bu, seyircinin alışık olduğu bir anlatım tarzı değil ve bu yüzden zorlanıyor. Ben filme girmeden önce arkadaşlara, salonun yarısı çıkacak demiştim. Nitekim öyle oldu, hem de tüm film boyunca seyirciler çıkmaya devam etti. Yönetmen söyleşide sitem etti, ekip de salondayken bunu yapmak saygısızlık dedi ama ben ilk filminde de aynı şeyi yaşamış bir yönetmenin (Antalya'da da aynısı olmuştu çünkü), aynı tarzı devam ettirip, bunu tahmin etmeyeceğine inanmıyorum. Hatta, tam olarak bunu istemiş, bunu zorlamış, festivali ve seyircileri trollemiş diye düşünüyorum.
Çünkü aynı trollemeyi söyleşi sırasında da devam ettirdi. Film öncesinde filmi tanıtan yönetmen, üzerine basa basa, hiçbir fon, destek vs. almadıkları söyledi. Filmde bu kişiyi yönetmen olan bir karakter olarak izledik ve adı da filmin yönetmeninin adı olan Miraç’tı. Seyirci olarak biz ne düşündük? Yönetmen kendi kendisinin bir versiyonunu filmde, yine kendisi oynamış. Amaaa, film bittikten sonra söyleşide ne anladık? Filmin başında çıkıp konuşan kişi, yönetmen değilmiş aslında. Gerçek Miraç Atabey bambaşka bir kişiymiş.
Film boyunca duyduğumuz ve bize sahneleri anlatan bir dış ses vardı ama o bir güvenilmez anlatıcıydı. Aslında yönetmen aynı şeyi söyleşiye de taşıdı ve sahneyi, bir performans alanı olarak kullandı. Bu yüzden filmi tek başına, bağımsız olarak değerlendiremiyorum.
Peki, yönetmen bu trollemeyi neden yapıyor? Belli ki, özellikle ilk filminden sonra, festivallerin öncesindeki ve sonrasındaki süreçlere, arka plandaki dengelere, pitching işlerine, senaryo atölyelerine epey kızmış. Bir evlilik hikâyesi gibi başlayan film de ilerledikçe, bu konulara doğru kayıyor zaten ve esas derdinin bu olduğunu gösteriyor.
İşin film tarafına gelirsek, ben ilk filmde daha çok zorlanmıştım. O hem daha uzundu hem de oyuncuları hiç görmediğimiz bazı sahneler bile vardı. Gerçi burada da seste benzer bir numara yapmış, bu sefer de oyuncular konuştukları halde, onları hiç duymadığımız bir sekans var. Sahnelerin kendi içlerindeki dinamikleri sevdim aslında. Tek tek sahnelerle de bir sorunum yok (belki biri hariç) ama toplamda bir bütünlük oluşturmadı.
Filmi genel olarak sevdiğimi söyleyemeyeceğim ama çok eğlendiğim yanları da oldu. Yönetmenin böyle bir filmi yapmış olmasını değerli buluyorum, ön jürinin yarışmaya seçmiş olmasını da haklı buldum. Trolleme çabasını da ekstra sevdim, hatta ben de kendi adıma bunu devam ettirip, film platformlarında tam puanı basıyorum. Ya 1, ya 10 verecektim ama 1'i zaten çoğu kişi verecek. Yorumu okumayıp, sadece puana bakanlar, 10'u görsün.
Sonraki yazıda görüşmek üzere.
HASAN NADİR DERİN


.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=600&height=400)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






