NAİM DİLMENER'LE GEÇMİŞ ZAMANIN İZİNDE

DORIAN GRAY’İN PORTRESİ

16 Mart 2026 Pazartesi 14:03
NAİM DİLMENER'LE GEÇMİŞ ZAMANIN İZİNDE

Rock’un yükselişi sürüyor. Zavallı ‘pop’ bir kenarda kalakaldı. Olacağı buydu: Hep, hep, hep aynı şarkı. Aynı ritm, aynı melodiler. Aynı ses, aynı nefesler. Aynı çarpık dünya görüşü, aynı zavallı felsefe kırıntılarının cirit attığı şarkı sözleri. Bunalttılar hepimizi ve şimdi büyük bir kısmını elimizin tersiyle itiyoruz. Ardımıza bile bakmadan başka alanlara kaydık, bizi değiştiren ve dönüştüren şarkıların peşine takıldık. İyi de ettik. Hiç şikayetçi değiliz. Günün yükselen eğilimi bu olduğu için bu işten ‘günü birlik’ ekmek yemeğe niyetlenmişlerin önümüze sürdüğü ‘çöp’lere de katlanmak zorundayız belki ama, bu kadarı da olsun artık. Boydan boya bir çöplük içinde debelenmekten iyidir ne de olsa. ‘Bir verip üç almak’, tersi bir akıbete uğramaktan iyidir… 
Mor ve Ötesi’nin başlattığı ‘uzun yürüyüş’e yeni katılanlardan biri olan Yüksek Sadakat, kazanç hanemize yazdığımız isimlerin en önde geleni. Hürriyet Keyif’te yazdığı gerçekten sıkı eleştiri yazılarıyla herkese – hepimize bir şeyler öğretiyor olan Kutlu Özmakinacı’nın (ki, Blue – Jean dergisi de Özmakinacı’nın yönetiminde çıkmakta; yani müzisyenimizin tek işi, tek takıntısı gerçekten yalnızca ‘müzik’) Yüksek Sadakat’in ana ekseni Robert Smith’in Cure’unun sound’u. Ama bu, bir taklit, öykünme, etkilenme gibi bir şey değil. 
Cure’un sound’unun yalnızca köşe taşları Yüksek Sadakat’ın sound’una ilham vermiş. Bir tek (bu aralar her yanda çınlamakta olan ve neredeyse kendiliğinden büyük bir hit galine gelen) “Belki Üstümüzden Bir Kuş Geçer”in intro’sunda Cure etkisi (daha çok “Pictures Of You” ve Fascination Street”) biraz fazla kaçmış ama olsun, o kadar güzel bir şarkıya, ‘dünyanın sekizinci harikası’ Cure’dan bir şeyler katmak hiç de fena bir fikir değil; yakışmış, çok yakışmış. Daha ilk albümü ile sıkı bir sound oluşturmuş Yüksek Sadakat. Kimi zaman kemanlı, kimi zaman klarnetli bir sound bu ve değil ilk albümünü yapan bir grup, ‘yılların yıpratamadığı’ bir grup tarafından denendiğinde bile ‘bir seksen yerlerde’ sonuçlara yol açabilirdi bu denemeler. 
Özmakinacı ve ‘yüksek sadakat’li arkadaşları bu denemelerden alınlarının akıyla çıkmışlar. Bu grup, inşallah çok kalıcı olacak, daha çok şarkı, çok albüm yapacak ama bu ilk albümlerinin üzerine tek bir harf, tek bir nota koymasalar bile, adları Türkçe rock’ın altın sayfalarına yazıldı bile.

ALMORA VE ÖTESİ
Soner Canözer’in idaresindeki Almora ise, adını ‘altın sayfa’lara yazdırmakla – kazımakla kalmadı. Her yeni albümü ile insanı daha da, daha da hayretler içinde bırakıyor. Bu grubun sound’unu tanımlamak gerçekten çok zor. Önce anlamaya çalışacak, sonra da içine gireceksiniz. Bu işi bir ‘duygu’ gibi düşünür, geneller, içinden öyle çıkmaya çalışır ve “Başardım!” dersiniz ama bu sadece bir ‘başlangıç’tır. Ya da sadece bir ‘anahtar’. İşin daha çok başındasınızdır; uzun mesafe koşmak, sık sık durup soluklanmak, duyduğunuz ‘ses’lerin üzerinde düşünmek zorundasınız daha: “O duyduğum ses neydi? 
Bugüne kadar hiç duymamış olduğum bu sesler hangi aletten çıkıyor olabilir?” Çoğu cevapsız kalmaya mahkum bu sorulardan “Bu Almora işte!” deyip sıyrılmaktan başka çare yoktur. Canözer’in (muhtemelen dünya dışı varlıklardan destek alarak oluşturduğu) bu sound’a kendinizi emanet etmekten başka çıkar yolu yok bu işin. Tabii derdiniz müzik ise, seslerle, şarkılarla yatıp kalkanlardansanız böyle yapmak zorundasınız. Değilseniz boşverin, Almora size fazla ya da ağır gelebilir… Nem (“Güneşte Yalnız”) ve Dorian (“Yeniden Hayata”) da Yüksek Sadakat gibi daha hayata yeni gözlerini açmış gruplarımızdan. 
Ama her müzisyenden Kutlu Özmakinacı ve arkadaşlarının yaptığı gibi daha gözlerini açtığı anda ayaklanmasını, kalkıp yürümesini-koşmasını beklememek gerek. (Pentagram’ın izinden gidiyor gibi görünen ve cayır cayır gitarların ateşlediği bir sound’a sahip) Dorian ile daha sakin, daha huşu içinde bir rock yapmaya girişmiş Nem’in net bir ‘portre’sini görebilmek için biraz daha zaman geçmesi, bu gençlerin yeni albümlerinin beklenmesi gerek. Her şey elbette onlara bağlı. Başlamak, hem de genel gidişatın dışında bir ‘sound’ peşinde koşmaya karar vererek başlamak elbette alkışlanacak bir tavır. Yolun yarısı da eder bu zaten. Ama yolun diğer yarısı, peşinde koşulan ‘formül’e bizi inandırmakla geçmeli. Her iki grubun ilk albümleri (hadi lafı sakınmadan söyleyelim) pek inandırıcı değil. Her iki grubun solisti de (farklı nedenlerle de olsa) ‘sorun’lu. Dorian’ın bazı şarkılarında vokal bir parça ‘Duman’lı.  
‘Durduk yerde arabesk gırtlak’ yapılanları aşağıya çekiyor. Nem’in solisti ise, vokal biçimi ile kimi şarkıları bir çocuk şarkısı sanabileceğimiz bir noktaya çekmiş. Bu tür gruplar, bu tür vokalin altına ne koyarlarsa koysunlar hiç fark etmeyecek. Vokal iyi değilse, en azından kulağın kabul edebileceği sınırlar dahilinde değilse, altına döşenen ne olursa olsun hiçbir zaman, hiçbir şey fark etmeyecek… Ama sular yükselmeye devam ediyor-edecek. Pentagram’lı Ogün Sanlısoy’un, bir başka Pentagram’lı olan (ve artık ‘Rock’un Efendisi’ olarak kabul ettiğimiz) Tarkan Gözübüyük’le birlikte yaptığı “Üç” albümü de görücüye çıktı. Hem bu sefer ‘cover’ da yok bu albümde; bakalım, “Ama cover var, olmasaydı ne olurdu?” diye başarıyı küçümseme, sıfırlama yarışına giren ‘kötü kalpli çevreler’ bu sefer ne diyecek? İşleri zor; çünkü Sanlısoy ve Güzübüyük ‘tokat’ gibi bir albüm yapmış, ağzını açmaya niyetlenenlerin yüzüne anında yapışan-yapıştırılan bir tokat. Konuk vakalist olarak Şebnem Ferah (“Bir Ben”) ve Aylin Aslım’ın (“Kendin Oldun”) varlığı da  bonus’un bonus’u ayrıca. Rashit’in ‘tüketim çılgınlığı’ ekseninde yürüyen albümü de önümüze gelmek ve bizi silkelemek üzere. 
‘Mahşerin Dört Atlısı’ Harun, Burak, Kerem ve Kerem de şu an stüdyodalar. Biz artık ‘dünyanın yalan söylediğini’ elbette biliyor durumdayız. Bunu onlardan öğrendik, şimdi daha fazlasına ihtiyacımız var. Daha fazlasını bilmek, öğrendiklerimizin gücü ve desteği ile her türlü sıkıntı ve bunalımı (Rashit’in, yakında dört bir yanı saracağına yürekten inandığımız şarkısında söylediği gibi) “Teker Teker” halletmek-çözmek-bitirmek istiyoruz. Teker, teker! 


BULURSANIZ KAÇIRMAYIN
DMC’nin (Türkçe rock’un köklerinin nerelere kadar, nasıl uzandığını ‘ayna’ gibi gösteren) “Altın Mikrofon” paketi
(Başta derleme diskler olmak üzere) Erkin Koray ile ilgili ne bulunabilirse

Fikri Takbak’ın “Bir Dünya da Bana Ver Tanrım” 45’liği
(Başta “Taş Var Köpek Yok” olmak üzere) Bunalımlar ile ilgili ne bulunabilirse

(Başta “Salak” olmak üzere) ‘müzisyenlerin müzisyeni’ Tünay Akdeniz’in önderlik ettiği Grup Çığrışım’ın nesi var, nesi yoksa

(Başta “Künye” olmak üzere) şu topraklarda yetişmiş en ‘süper ötesi müzisyen’ Vecdi Yücalan’ın elinin dokunduğu her şey

Bugün, yarın ve daima Almora

Mor’un, “Şehir”i, “Bırak Zaman Aksın”ı, “Gül Kendine”si, “Yaz”ı, “Savaşa Hiç Gerek Yok”u, “Dünya Yalan Söylüyor”u ve Ötesi

Rashit’in (deneme ve demo kayıtlar dahil) bütün yaptıkları – yapacakları

Ogün Sanlısoy’un “O Gün”ü ve ötesi

NAİM DİLMENER



Diğer Yazılar