Konuk Yazar

'YA SÖRF YAPARSIN YA DA SULAR ALTINDA YOK OLURSUN'

24 Ağustos 2025 Pazar 09:21
 'YA SÖRF YAPARSIN YA DA SULAR ALTINDA YOK OLURSUN'

Yıllarca kaldığı ABD’den ülkesi Avustralya’ya dönen bir adam, oğlunu yanına alarak gençliğinde sörf yaptığı Luna Plajı’na gider. Niyeti hem oğluyla sörf yapmak hem de
tekrar almayı düşündüğü, çocukluğunun geçtiği evi ona göstermektir. İkili, koltuklarının altında sörf tahtaları, eğlenceli bir gün geçirmenin arifesindedir. Lakin sahile indiklerinde bir çete yöreden olmayanların denize giremeyeceğini ve sörf yapamayacağını, gerekirse zor kullanacaklarını söyler. Adam oğlunun önünde aşağılanmıştır. Bu durumu gurur meselesine dönüştürerek sahile inmek için mücadeleye girişir. Bu, son derece meşakkatli bir çabadır. Bir yandan emlakçıyla evi başkasına satmaması yönünde pazarlıklarını sürdürür, öte yandan da çete mensuplarıyla sürekli didişir...

Olağanüstü bir direnç
İrlandalı yönetmen Lorcan Finnegan’ın dördüncü uzun metrajlı çalışması ‘Sörfçü’ (The Surfer) Avustralya topraklarında geçen bir öykü anlatıyor. Thomas Martin imzalı senaryodan çekilen yapımda, başarısız bir evliliğin ardından oğluna karşı babalık gösterisine girişen ama tam da bu yolda karşısına bir tür tarikat gibi hareket eden tuhaf bir topluluk çıkan adamın yaşadıklarını izliyoruz. Film boyunca ismi zikredilmeyen bu ‘tutunamayan’, karşı duruşa soyunurken daha bir tutunamayan, daha bir kaybeden konumuna çekiliyor. Eski göz ağrısı evine kavuşmak için 100 bin dolara daha ihtiyacı var ama öte yandan oğlunun yanında küçük düşürülmek duygusu onu daha dertli hale getiriyor ve saplantıya dönüştürdüğü bu durumun üstesinden gelmek için olağanüstü bir direnç gösteriyor.

Lakin sahil altta bir yerde ve o, ancak park ettiği arabası ve çevresinde hareket alanı bulabiliyor. Ama burada da Scally adlı liderin yönettiği çetenin genç üyeleri onu rahat bırakmıyor, sözlü ya da fiziki sataşmalarla parça parça yıpratıyorlar. Bu süreçte sörfçü bir tek civarda gezinen, pejmürde görünümlü yaşlı bir adamcağızla muhabbet edebiliyor. Söz konusu kişi ona, çok iyi bir sörfçü olan oğlunu ve köpeğini Scally’nin öldürdüğünü söylüyor. Öte yandan sörfçünün plajın hemen üstündeki açık otoparkta kalma süreci uzadıkça kayıpları da artıyor; önce sörf tahtasını çaldırıyor, sonra cep telefonunu ve saatini kaybediyor, nihayetinde arabası da ortadan yok oluyor. Sörf tahtasının Scally ve ekibi tarafından çalındığını ve sahilde merkez olarak kullandıkları kulübenin üstüne yerleştirdiklerini görünce polise şikâyet ediyor ama çok geçmeden polisin de çete üyesi olduğunu anlıyor.
‘Sörfçü’de ana karakter eşyalarının yanı sıra akıl sağlığını yitirme noktasına geliyor. Baş etmekte zorlandığı durum, öte yandan yiyecek ve içecek noksanlığı ve en önemlisi Avustralya’nın kavurucu güneşi... Çete üyelerinin sürekli alaycı yaklaşımları, tacizleri derken delirmenin eşiğine yaklaşan bir profile ulaşıyoruz.
Genel bir çizgide Avustralya’da geçen ve coğrafyanın kendine özgü koşullarının, ikliminin gölgesini düşürdüğü ‘Walkabout’ (Yön: Nicolas Roeg/1971), ‘Wake in Fright’ (Yön: Ted Kotcheff/1971) ya da ‘The Proposition’ (Yön: John Hillcoat/2005) gibi filmler her daim benzer duyguları yaşatmıştır izleyenlere. Bu yapımlarda karakterler sıcağın ve vahşi doğanın unsurlarının etkisiyle farklı bir mücadeleyi, direnişi de sürdürmek zorundadır. Bu esnada psikolojik sorunlar da kıyıya vurabilir.
Nitekim ‘Sörfçü’nün kahramanı da belli bir noktadan sonra akıl yitiminin sınırlarına ulaşıyor. Yönetmen Lorcan Finnegan ana karakterin bu zihinsel bulanıklığını aktarırken Leh görüntü yönetmeni Radek Ladczuk’un güneşin yakıcı etkisini hissettiren kadrajları ve François Tétaz’nın çarpıcı müziği de en önemli destekçileri olmuş. Tabii ki giderek tuhaf bir çizgiye taşınan karaktere hayat veren Nicolas Cage’in performansı da genel tabloya büyük bir katkı sunuyor. Usta aktör son dönemde karşımıza çıktığı bir başka yapım olan ‘Domuz’dakine (Pig) benzer bir profili canlandırırken (kariyerinin başında da unutulmaz David Lynch filmi ‘Wild at Heart’taki ‘çılgın âşık’ rolü vardı) çıldırma noktasına geldiği sahnelerde sanki senaryonun dışına çıkıyor ve kendi tarzında doğaçlama döktürüyor!
Lakin bu öne çıkan dikkat çekici olumlu unsurlarına rağmen ‘Sörfçü’nün şöyle bir problemi var; bizi birçok sahnesiyle ana karakteri gibi gerçeklikten uzaklaştırıp paranoya çizgisine götürüyor ama nihayetinde bu duruma ilişkin doyurucu bir savunma yapamıyor. Film bazı bölümlerde ‘Acaba rüya mı’ ya da ‘Tüm yaşananlar karakterin zihninde mi gerçekleşiyor’ duygusunu hissettiriyor ama söz konusu gerçeküstücü anların açıklaması güçlü değil. Dışarıdaki eleştirmenlerin yazılarına göz attım, bazıları bu durumu dert edinmemiş ancak benimle aynı çizgide olanlar da var tabii.

‘Eril zorbalarla mücadele’
Öte yandan filmde sahili mesken tutan çetenin lideri Scally’yi 2 Temmuz’da aramızdan ayrılan Julian McMahon’ın canlandırdığını belirteyim. Eski Avustralya başbakanlarından William McMahon’ın oğlu olan aktörün kariyerindeki en önemli iz,
iki plastik cerrahın yaşadıklarını anlatan ‘Nip/Tuck’ dizisi olmuştu. Oğlunu ve köpeğini kaybeden yaşlı meczupta da Nicholas Cassim’i izliyoruz.
Yönetmen Finnegan ve senaristi Thomas Martin öykünün esin kaynakları arasında, Burt Lancester’lı, 1968 yapımı, John Cheever uyarlaması ünlü ‘The Swimmer’ın (bizde ‘Âşıklar’ adıyla gösterilmişti) olduğunu belirtmişler. Bu arada The Guardian eleştirmeni Xan Brooks ‘Sörfçü’yü özetle yabancı addedilen (ABD’de kaldığı için aksanı değişmişti, bu filmde belirtiliyor) orta yaşlı bir adamın, sahili memleket toprağı olarak kabul eden yerli, eril zorbalara karşı verdiği mücadelenin ifadesi olarak tanımlamış. Bu ‘metaforik’ bakışı bir hayli beğendiğimi söylemeliyim.
Çocukluğunun geçtiği plajdan kovulmasıyla oradan ayrılmayı hedefleyen ama meselesini halletmeden de gitmek istemeyen kahramanıyla ‘Sörfçü’, seyircisinin kafasını karıştırma konusunda başarılı ama sanki o karışan kafamızı sakin bir kıyıya ulaştırsaydı daha iyi olurmuş gibime geldi! Öykünün başında derdini ana karakterinin oğluna söylediği “Dalgaların karşısında ya sörf yaparsın ya da sular altında yok olursun” tespitiyle dillendiren, görsel açıdan tuhaf bir çekiciliğe sahip, bizi merak duygusuna sürükleyen bir yapım var karşımızda... UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/ 23.08.2025)



Diğer Yazılar