Konuk Yazar

ZARFLARLA SARARAN HAYATLAR...

28 Mart 2026 Cumartesi 09:20
ZARFLARLA SARARAN HAYATLAR...

Aziz oyun yazarı ve akademisyendir. Eşi Derya’ysa Devlet Tiyatroları bünyesinde çalışan yıldız bir oyuncudur. Ne var ki Aziz’in yazdığı son oyunun prömiyerinde yaşananlar hayatlarını rayından çıkaracaktır. Derya’nın geceye gelen resmi görevliyle fotoğraf karesinde olmaması, akabinde Aziz’in üniversite bünyesinde kimi akademisyenlerle birlikte ‘savaşa hayır’ demesi onlar için süreci hızlandırır. Bir anda oyun iptal edilip yerine ‘Leyla ile Mecnun’un sahnelenmesi istenir, öte yandan Aziz ve arkadaşlarının da üniversiteyle ilişkisi kesilir. Peşi sıra apartmanlarına gelen polislerin yöneticiye “Aman, buraya tehlikeli insanlar falan gelmesin” türü üstü kapalı uyarılarıyla hedef tahtasına konan bu sanatçı çift ve henüz hayatının baharındaki 13 yaşındaki kızları Ezgi için Ankara çıkmaz bir seçeneğe dönüşür. Üçlü İstanbul’a gider ve Aziz’in annesinin evine yerleşir. Derya kültürel ve siyasal açıdan farklı noktada olan abisinden aileye ait bir araziyi satmasını isteyerek durumu kurtarmanın yolunu arar, Aziz’se kayınbiraderinin yardımıyla taksicilik yapmaya başlar. Lakin bütün bu pansuman hamleleri sorunları çözmeye yetmeyecektir..
Bu yılki Berlin Film Fesivali’nde en büyük ödül olan Altın Ayı’yı alan ‘Sarı Zarflar’ (Gelbe Briefe) kısaca böyle bir konuya sahip. Filmin yaratıcısı 1984 Berlin doğumlu Türk yönetmen İlker Çatak. Çocukluk yılları Almanya-Türkiye hattında geçen ve liseyi İstanbul’da okuyan Çatak, sinema kariyerini Almanya’da oluşturmuş bir isim. En son iki yıl önce ‘Öğretmenler Odası’ (Das Lehrerzimmer) adlı çalışmasıyla dikkat çeken ve bu yapımla Almanya’yı Oscar’da temsil eden Çatak, ‘Sarı Zarflar’da sistemin kendinden yana görmediği bir ailenin, içine itildiği kimi cenderelerle dengesinin bozulmasını ve adım adım dağılma aşamasına gelmesini anlatıyor. Senaryosunu Çatak’ın yanı sıra Ayda Meltem Çatak ve Enis Köstepen’in kaleme aldığı film, zekice bir dokunuşla Ankara ve İstanbul bölümlerini ‘Ankara olarak Berlin’, ‘İstanbul olarak Hamburg’ ibareleri eşliğinde açıyor ve bu hamleyle öykü belli bir coğrafyaya ait olmaktan çıkıp net bir adres göstermeden her ülkede ve yörede yaşanan, yaşanabilecek, arka planına siyasi gelişmelerin damga vurduğu bir aile dramını perdeye yansıtıyor.
Senaryonun başarısı, aile bireylerinin giderek daralan bir çember içinde hareketsiz kalışlarını ve bu durumla baş etmek için uğraşırken entelektüel, ahlaki ve vicdani hesaplaşmalara girişmelerini mantıklı ve insani bir perspektifle yansıtması olmuş. İlk olarak Derya’nın tiyatrodaki yöneticisine rest çekmesinin ardından yanında duran arkadaşlarının dayatılan oyunda rol almaları ve hiçbir şey olmamışçasına yola devam etmeleri, Aziz’in zaman içinde ailevi problemlerini öne sürerek Ankara bağlantısını koparması, yolunu küçük bir tiyatro çatısı içinde çizerken yaşadıklarını anlatan bir oyun sahneye koymaya çalışması, Derya’nın bu oyunda ana karakteri üstlenmesi... Öte yandan asıl sorunun içeriden filizlenmesi, yani küçük kızları Ezgi’nin babaannesiyle sürekli didişerek ‘kuşak farkı’ üzerinden ortaya çıkan krizler vs. derken ikili bir hayli yıpranır. Yaşadıkları sadece bir entelektüel ya da siyasi duruş sorunu değildir; gündelik hayat, ekonomi, asgari düzeyde geçinme çabası, Ezgi’yi iyi bir özel eğitim kurumuna verme düşüncesi, küçük kızın ısrarla “Devlet okulunda okumak istiyorum” çıkışları ve küçük didişmelerin giderek büyüttüğü ‘sanatçı egosu’ meselesi...
İş Aziz’in Derya’ya “Seni ben yarattım” demesine (‘Bir Yıldız Doğuyor’ meselesi!) kadar gidiyor...
İlker Çatak dengeli dokunuşlarla bu tür bir süreçte yaşananları olabildiğince sakin ama çarpıcı ve gerçekçi bir biçimde perdeye taşımış. Eğer ekonomik açıdan önünüz kesilirse ve ‘ekmek parası’ denen şey kapınızı güçlü bir şekilde çalarsa siyasi duruşunuz ve ifade özgürlüğünüz tartışılabilir bir yere kayabilir. Bunu şu anlamda söylüyorum, ayakta kalmak adına ilkelerinizden vazgeçebilirsiniz. Ki Derya nihayetinde küçük bir salonda, az sayıda seyirci karşısında, onun deyişiyle tatmin amaçlı sanat yapmak yerine zamanında kendilerini hedef gösteren bir kanal için popüler bir dizide rol almayı kabul ediyor ve ekonomik kurtuluş reçetesini buluyor (bu arada babaannenin, gelininin dizisini seyrettiği kadraj muhteşemdi bence). Bu durum kuşkusuz orta sınıf ikiyüzlülüğü olarak görülebilir ya da o koşullar altında yola devam etmek için verilen tavizler olarak yorumlanabilir. Bu açıdan senaryonun insanın bu tür bıçak sırtı durumlarda ilkeleriyle ters düşmesini de tartışmaya açmasını ben olumlu buldum.

Her şeye rağmen umut
Öte yandan filmi taşıyan en önemli unsurlardan biri de performanslar olmuş. Gerek Derya’da Özgü Namal gerekse Aziz’de Tansu Biçer karakterlerinin yel değirmenlerine karşı verdikleri mücadeleyi, kişisel dönüşümlerini, siyasi birer varlık olarak da yaşadıkları sıkışmışlıkları ve ebeveyn kimliğiyle kızlarına ilişkin kaygılarını yansıtmada çok başarılılar. Keza Ezgi’de Leyla Smyrna Cabas bir kuşağın hislerini, düşünce ve davranış biçimlerini perdeye taşımada son derece inandırıcı. Babaannede de İpek Bilgin takım oyununu tamamlayan bir performansla yeterince iz bırakıyor.
Film ismini Almanya’da devletin işten çıkarma tebligatının olduğu zarflardan ve renginden alıyor. Öykü Türkiye merkezli olsa da sokaktaki mitingler, Berlin’in ünlü televizyon kulesi, mahkeme binaları, duvarlardaki yazılar itibariyle Almanya izi öyküye elbette fazlasıyla sızıyor. Bu da yukarıda da belirttiğim gibi hikâyenin evrensel dertlerle olan bağını güçlü kılıyor. ‘Sarı Zarflar’ sistemin baskısı, sanatsal kaygılar ve çekişmeler, aydın duruşu ve aile içi problemler derken geniş bir alanda seyircisini dramatik bir düşünsel ve vicdani yolculuğa çıkarıyor. Çatak’ın çalışmasının cesur ve sözünü sakınmayan bir yapıya sahip olduğunu söyleyebilirim. Babaannenin evindeki sıkıcı ortam, ailenin hayatının sınırlarını da daraltmada önemli bir unsura dönüşüyor, bu da öykünün atmosferi bakımından iyi düşünülmüş bir hamle gibi geldi bana.
Ve final... Herkes farklı yorumlayabilir ama bir dizi setinin karavanının içinde, yani yine dar bir mekânda, başını kaldırıp gökyüzüne bakmak ‘Her şeye rağmen umut’ demek gibi geldi bana. ‘Zarfların içindeki tebligatlar ne olursa olsun umut yok olmaz’ türünden iyimser bir bakış olarak niteledim ben bu finali...

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/28.03.2026)



Diğer Yazılar