GÖSTERİŞLİ AMA İÇİ BOŞ TEPELER!
Bizde başlarda ‘Rüzgârlı Bayır’ Türkçe çevirisiyle bilinen, sonra da ‘Uğultulu Tepeler’ olarak zihinlerde yer edinen ‘Wuthering Heights’, yazar üçlüsü Brontë Kardeşler’den Emily’nin tek romanıdır. 1847’de ilk basımı yapılan eser İngiltere, Batı Yorkshire’daki zengin Earnshaw’ların reisinin bir yetimi evlatlık olarak ailesine katması üzerine gelişen bir koridorda ilerler. Baba, Heathcliff adını verdiği çocuğu evladı olarak benimserken 14 yaşındaki oğlu Hindley yeni üyeye sürekli şiddet uygular, 6 yaşındaki kızı Catherine’se onu kanatları altına alır.
Yıllar geçer, Hindley üniversite dönüşü babasının ölümünün ardından Uğultulu Tepeler olarak bilinen mekânlarına geri döner, evlenir, çocuk sahibi olur ama Heathcliff’e olan zulmünü sürdürür. O dönem yakınlarına taşınan Linton’ların oğlu Edgar ve kızı Isabella, Catherine’in ilgi alanı içindedir. Günün birinde Linton’ların köpekleri Cathy’ye saldırır, Edgar genç kadının kendi malikânelerinde tedavi edilmesini ister ve üç haftalık bir süreçte onu konuk eder.
Dönüşte artık Heathcliff’le Cathy arasındaki o sıkı ilişki eski yoğunluğunda olmayacaktır. Genç kadın Edgar’ı sonraki hayatı için kendine konfor alanı yaratacak bir koca olarak belleyecek, sevdiği ama aralarında gelecek görmediği Heathcliff seçeneğini bir kenara itecektir. Heathcliff’se yaşadığı hayal kırıklığıyla birlikte Earnshaw’ları terk ederek kayıplara karışacaktır. Sonrasında Cathy, Edgar’la evlenecek, hamileliği döneminde Heathcliff zengin kimliğiyle ortaya çıkacak, Uğultulu Tepeler’i satın alacak, Edgar’ın kız kardeşi Isabelle’le evlenecek ve meseleyi bir intikam savaşına dönüştürecektir. Ardından bu sarmal çocuklara geçecek ve adeta yıllar boyu süren bir kan davası hüviyeti kazanacaktır.
Emily Brontë’nin eseri 1801’de Thrushcross Grange’a taşınan kiracı Lockwood üzerinden okuyucuya aktarılır ve geri dönüşlerle romanın gidişatına şahitlik ederiz. Daha çok 2020 yapımı ‘Promising Young Woman’la dikkat çeken Emerald Fennell, son adımında bu klasiğe yeniden el atarken adeta Emily Brontë’ye ‘O roman öyle yazılmaz, böyle yazılır’ demiş ve öncelikle metni kendince budamış.
Şöyle ki Fennell’ın kaleme aldığı senaryoda abi Hindley karakteri ortadan kaldırılmış, onun bütün kötü vasıfları babaya yüklenmiş ve en önemlisi öykünün ikinci kuşak uzantıları meseleye hiç dahil edilmemiş. Fennell eseri adeta yeniden yazarken sinematografik olarak da gösterişli, ışıltılı, göz kamaştırıcı bir görsellik ve moda dergilerinden fırlayan kadrajlar tarzı karelerle dinamik bir anlatıma soyunmuş. Lakin ortaya çıkan görüntünün kalıcı bir yapım olma ihtimali düşük görünüyor.
Edebiyat tarihindeki yerini çoktan bulmuş yapıtları sinema perdesinde isteyen, istediği gibi yorumlama hakkına sahip midir? Geldiğimiz yer ve tarih itibariyle elbette muhafazakârlığa yer yok! Lakin bu tür fırça darbelerinin içi dolu olmalı ve var olan yapının üzerine taze bir ruh, bakış eklenmeli, yeni taş konmalı. Fennell’sa görüntü yönetmeni Linus Sandgren’in enfes kadrajları, Anthony Willis’ın etkileyici müzikleri ve Charli XCX’in şarkıları eşliğinde klipvari bir anlatımı yeğlemiş ve görselliğe yüklenmiş. Bu tablo içinde adeta romanın içinden çekip öne çıkardığı temel replikler de yama gibi durmuş.
Yönetmen asıl olarak ana malzemesi konumundaki Margot Robbie’nin varlığına bel bağlamış. Günümüzün sinemasının en güzel oyuncularından Robbie’nin, bir arzu nesnesi olarak yeterince ağırlığı olduğunu düşünen Fennell ne yazık ki Avustralyalı yıldızı ‘Uğultulu Tepeler’in diğer uyarlamaları yanında akılda kalıcı bir profile dönüştürmeyi başaramamış, aksine tarihsel kostümler içinde bir ‘Barbie’ olarak sunmuş... Keza Heathcliff’teki Jacob Elordi’nin de role pek oturmadığı kanaatindeyim. Baba Earnshaw’da Martin Clunes da Yeşilçam’daki Erol Taş tipi ağaların Britanya’daki muadili bir portre çizmiş.
Yaldızlı görüntüler...
Velhasıl zenginlik, hırs, açgözlülük, kıskançlık temaları arasında bir kadının yüreğinin götürdüğü yere gitmek yerine mantığının belirlediği hedef arasında sıkışıp kalmasını anlatan romanın bu şık ama içi boş uyarlaması bana nedense Yorgos Lanthimos’un ‘Zavallılar’ını (Poor Things) çağrıştırdı. Hatırlanacağı gibi Yunan yönetmen söz konusu yapıtında feminist dokunuşlara sahip olduğu iddia edilen ve cinselliğe sıkça göz kırpan bir Frankenstein uyarlamasına soyunmuştu. Fennell’ın ‘Uğultulu Tepeler’i ana karakterlerini bol bol seviştiren, hatta uğultulu (rüzgârlı) bir havada mastürbasyon bile yaptıran, yaldızlı görüntülerle süslü ama parlak kadrajlarını fikirsel anlamda pek de dolduramayan bir çaba olmuş. Aslında bu yanıyla ‘Grinin Elli Tonu’ serisini de andırmış. UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/14.02.2026)

.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






