Konuk Yazar

DELİLİĞE ÖVGÜ!

25 Ocak 2026 Pazar 13:02
DELİLİĞE ÖVGÜ!

New York’tan Montana kırsalına taşınan genç bir çift; Grace ve Jackson. Harap bir şekilde buldukları ev Jackson’ın intihar eden amcasından kalma. Grace yazar ama durgunluk döneminde, eşi müzikle ilgileniyor olsa da artık yeni bir işte (neyle iştigal ettiğini pek anlamıyoruz, orası ayrı!) çalışıyor. Ormana ve Jackson’ın anne-babasının evine yakın bu mekân onlar için bir tür kaçış yeri: Sürekli rock müziği dinliyorlar, bira içip sevişiyorlar. Nihayetinde bir çocukları oluyor. Sonrasında işler sarpa sarıyor. Grace oğlunu alıp yürüyüşlere çıkıyor, arada eşinin annesi Pam’i ziyaret ediyor, davetlerde tuhaf hareketler yapıyor, aniden soyunup iç çamaşırlarıyla çocuk havuzuna giriyor... Jackson sessiz bir tanık gibi olan biteni izliyor; kızmasına rağmen eşinin yanında duruyor.
‘Sıçan Avcısı’yla (Ratcather/1999) ilk uzun metrajına imza atan ve sinemasında Ken Loach’tan izler olduğuna dair notlar düşülen Lynne Ramsay, asıl çıkışını üçüncü filmi ‘Kevin Hakkında Konuşmalıyız’la (We Need to Talk About Kevin/2011) yapmıştı. Söz konusu yapım çocuğuyla bağ kuramayan ebeveynlerin yaşayabileceği sonuçlar üzerine sert bir öykü anlatıyordu. Bir sonraki adımı ‘Hiçbir Zaman Burada Değildin’ (You Were Never Really Here/2017), veteran bir asker olan tetikçi Joe’nun, küçük bir kızı seks tacirlerinin elinden kurtarma çabasını konu edinmişti. Şimdi sırada, girişte konusunu özetlediğim ‘Geber Aşkım’ var.

DELİLİĞE ÖVGÜ
Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in 2012 tarihli romanından, Ramsay’nin Enda Walsh ve Alice Birch’le kaleme aldıkları senaryoyla uyarlanan yapım, ‘özgür ruh’ şeklinde takılan Grace’in çocuk sahibi olmasıyla daha da kesin biçimde açığa çıkan uyumsuz portresiyle buluşturuyor bizi. Öykü uzun süre ana karakterinin gelgitlerini, kendi kurduğu dünya içinde yarattıklarını, adım adım artan çılgınlık seviyesini doğum sonrası depresyona bağlıyor gibi gözüküyor. Geri dönüş sahnelerinden anlıyoruz ki Grace’in uyumsuzluğu başka boyutta; mesele annelik değil. Son noktası deliliğe uzanabilecek bir yolculuk bu. Peki, sorunu ne? Bir süre yatırıldığı akıl hastanesinde terapistine anne-babasının o 10 yaşındayken uçak kazasında öldüğünü söylüyor ama filmin öncelik olarak böyle bir derdi yok. Lynne Ramsay’nin artık derin felsefi meseleler yerine ilgi çekici karakterleri şiddet dozajı yüksek unsurlarla süsleyerek ve gösterişli biçimde sunarak sinema yaptığı kanısındayım. Grace bu mantığın bir uzantısı; kafasına göre takılıyor, büyümeyi reddeden anarşist profili çiziyor.
İskoç yönetmenin yapıtı başlarda Amerikan korku filmlerini hatırlatıyor: Ölmüş birinin evine yerleşen şehirliler, hafiften ürkütücü kırsal, eşinden kalan tüfeğiyle uyuyan Pam, gizemli motosikletli gibi unsurlar (bir ara yazar karakteri üzerinden mesele Kubrick klasiği ‘The Shining’e bağlanacak galiba diye de düşündüm) bu hissi güçlendiriyordu. Sonrasında rota farklı bir yere çevrildi.
Grace’te Jennifer Lawrence son derece etkileyici, dramatik anları komediye çeviren bir karakteri ete kemiğe büründürme konusunda ikna edici bir performans ortaya koyuyor. Jackson’da Robert Pattinson bence çok iyiydi; karısını seven ama onunla nasıl başa çıkabileceği konusunda zorlanan eşi harika canlandırıyordu. Jackson’ın annesi Pam’de Sissy Spacek benzer şekilde etkileyici bir performans ortaya koyuyordu ki uzak geçmişin ‘arıza’ kızı ‘Carrie’ye böylesi bir filmde yer vermek incelik kabul edilmeli.


ŞARKILAR ÇOK İYİYDİ

Lynne Ramsay’nin yaklaşık sekiz yıllık aradan sonra çektiği bu son filmi, yönetmenin provokatif tarzına uygun yeni bir hamle. Her ne kadar genel çizgileriyle kendime yakın bulmasam da kayıtsız kalınamayacak bir yapım. Özellikle görüntü yönetmeni Seamus McGarvey’nin kadrajları ve görsel dili bence filmin en güzel yanlarındandı. Keza başta ‘Love Me Tender’ olmak üzere şarkı seçimleri de çok iyiydi. ‘İzleyin’ derim.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/24.01.2026)



Diğer Yazılar