Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

17 MART 2023

16 Mart 2023 Perşembe 13:55
Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

Çok şiddetli depremler, büyük bir felaket yaşadık!

Ülke olarak tarifsiz bir acı içindeyiz! 

06 Şubat 2023 saat 04:17’de Kahramanmaraş’ın Pazarcık ilçesinde 7.7 ve saat 13.24’te Elbistan ilçesinde 7.6 büyüklüğünde iki deprem meydana geldi ve yüreklerimiz yandı. Bütün yurtta ve dış temsilciliklerde yedi gün süreyle millî yas ilan edildi. 
Depremden, Kahramanmaraş, Hatay, Adıyaman, Gaziantep, Şanlıurfa, Diyarbakır, Adana, Osmaniye, Kilis ve Malatya illerimiz etkilendi. Resmi rakamlara göre bu satırların yazıldığı an, elli bine aşkın vatandaşımız hayatını kaybetmişti ve yüz küsur bini aşkın yaralımız vardı. Neredeyse beş yüz bin vatandaşımız bölgeden tahliye edildi. 20 Şubat gecesi ise Hatay’da 6.4 ve 5.8 büyüklüğünde iki bağımsız deprem daha meydana geldi. Altı can daha hayatını kaybederken üç yüze yakın kişi de yaralandı. 
Hayatını kaybeden canlarımıza rahmet, yaralılara acil şifalar diliyoruz. 
Tek düşüncemiz yaraların bir an evvel sarılması! Gün, yardım, destek ve dayanışma günü! Nerede olursak olalım, depremzedeler için yapabilecek mutlaka bir şeyimiz olmalı! Yüreğimiz yanıyor!
Kelimeler kifayetsiz! Hal böyleyken hemen hiçbir şeyin, bizim işimiz özelinde filmlerin ve vizyonda ne olup olmadığının bir önemi kalmıyor! İnsan deprem bölgesinden uzakta, yatağında yatmaya, bir bardak çay içmeye, neredeyse nefes alıp vermeye utanıyor! 
Öte yandan film şirketleri çalışmalarına devam ediyorlar. Sinemalar açık. Her hafta yeni filmler vizyona girmeye devam ediyor. İki hafta süreyle ara verdiğimiz vizyon/film tanıtımlarına, işimiz mecburiyeti gereği yeniden başladık.


SİNEMA TARİHİNDEN 5 KLASİK

The Hustler / Bilardocu
(Yönetmen: Robert Rossen / 1961)

Bonnie and Clyde / Bonnie ve Clyde
(Yönetmen: Arthur Penn / 1967)

Patton / General Patton
(Yönetmen: Franklin J. Schaffner / 1970)

The French Connection / Kanunun Kuvveti
(Yönetmen: William Friedkin / 1971)

Three Days of the Condor / Akbabanın Üç Günü
(Yönetmen: Sydney Pollack / 1975)

 

Vizyonda bu hafta (17 Mart 2023)

İkisi yerli yapım olmak üzere toplam sekiz yeni filme ev sahipliği yapıyor 17 Mart vizyonu!

İspanyol yapımı ‘Modello 77 / Mahkûm 77’ ve Belçika-Fransa-Lüksemburg ortak yapımı ‘Rebel / Asi’, haftanın notlarımız arasında yer alan yenileri.


MAHKÛM 77
-Hak verilmez, alınır!-

Gerilim yüklü politik suç dramı 2014 tarihli ‘La Isla Minima / Bataklık’ ile tanıdığımız yaman İspanyol yönetmen Alberto Rodriguez imzalı öykü, yaşanmış, gerçek olaylara dayanan gerilimli bir dram.
Genç bir muhasebeci olan Manuel iftiraya uğrar ve işlemediği bir suçtan dolayı 1977 yılında hapishaneye atılır. Diktatör Franko’nun ölümünün hemen ardından başlar hikâye. Yargılanmayı beklerken işlemediği suçtan dolayı beklenmedik şekilde yirmi yıl ceza alan Manuel, mahkûm olarak geçirdiği sürede dayanılmaz işkencelere maruz kalır. 1976/78 yılları ‘La Transicion’ diye adlandırılan demokrasiye geçiş dönemidir. Modern İspanyol tarihinin rejim değişikliğini kapsayan bu acılı ve zor dönemde, hapishanelerde uygulanan orantısız güç ve işkencelerden dolayı birçok mahkûm sisteme boyun eğmiş olsa da, genç Manuel defalarca işkence görmesine rağmen direnir. Kendisi gibi sıradan mahkûmların hakları ve af talepleri için direniş mücadelesi veren grubun lideri ile tanışır. Manuel, hapishanede uğradığı işkenceleri basına sızdırmayı bir şekilde başarır ve eksantrik hücre arkadaşı Pino’nun da desteğiyle özellikle dışarıdaki sivil halktan karşılığını bulacak zorlu mücadeleyi ateşler.
Miguel Herrán ve usta aktör Javier Gutiérrez’in başrolleri paylaştıkları yirmi dört ödüllü güçlü film, İspanya’nın sancılı demokrasiye geçiş döneminde ceza infaz kurumlarında uygulanan zulümler özelinde bir insan hakları öyküsü işin aslı! Alex Catalán’ın birinci sınıf görüntü yönetimi parlıyor! Hapishanede geçen hikâyenin mekân kullanımı şahane. Sert sahnelerine rağmen, duygusal tatlar da içeriyor yapım. Mücadele, dayanışma, dostluk, aşk ve umut… Dokümantere göz kırpan sağlam zeminiyle son derece sürükleyici ve akılda kalıcı bir film orijinal adıyla ‘Modelo 77’! (4 / 5)  


ASİ
-Karanlığın İçinden-

Belçika-Fransa-Lüksemburg ortak yapımı, müzikal bölümlerle ‘hafifletilmeye’ çalışılmış, gerilim dozu yüksek, oldukça gerçekçi ve sert bir politik dram. 2012-2015 arasında çatışmalara katılmak üzere Avrupa’dan Suriye’ye gidenlerin gerçek öykülerinden esinlenen yapım, iki çocuğunun, özellikle küçük olanın geleceğini ve hayatını kurtarma endişesiyle parçalanan bir annenin, kolu kanadı kırılmış bir ailenin trajedisi. Aksiyonu ve duygusal yoğunluğu yüksek müzikal ve politik trajedide, hikâyenin ana karakteri müzikle uğraşan Kemal Wasaki savaş mağdurlarına yardım etmek amacıyla Belçika’dan Suriye’ye gidiyor ancak Rakka’daki DAEŞ örgütüne katılmaya zorlanıyor. Belçika’daki küçük kardeş Nesim ise onu abisiyle buluşturma vaatlerine kandığı radikal grubun tuzağına düşüyor Anneleri Leyla ise büyük oğlunun durumuna yanarken, küçük oğlunu bu acımasız vahşet oluşumundan kurtarmak için her şeyi göze almaya hazır!
‘Black’ (2015), ‘Patser’ (2018) ve ‘Bad Boys for Life’ (2020) ile tanınan Fas asıllı Belçikalı yönetmen ikilisi Adil El Arbi ve Bilall Fallah’ın yazıp yönettikleri, müzikli sekanslar içeren sarsıcı yapım dünya prömiyerini Cannes’de yapmıştı. Işid/Daeş’in korkunç yüzü! Din adına işlenen cinayetler ve birçok vahşi suç! Terör örgütünün masum insanları ağına düşürme taktikleri ve sahici acıların resmi. Fedakâr, emekçi bir annenin çocuklarını kurtarmak için çırpınışı ve dünyayı dolduran haksızlıklar, zulümler, acılar… 
Başrolü üstlenen Aboubakr Bensaihi’nin güçlü performansı akılda kalıcı! Lubna Azabal, Tara Abboud ve gencecik aktör Amir El Arbi, oyuncu kadrosunun diğer başarılı isimleri. Özenli yapım tasarımıyla dikkat çeken yapım, gerçekleri cesurca perdeye yansıtmaya gayret etmiş. Durumun sertliğini, yapımın içerdiği ‘ilginç’ müzikal dozla hafifletmeye çalışmış yaratıcılar. (3,5 / 5)

Haftanın diğer yenilerine bakacak olursak…

Shazam! Fury of the Gods / Shazam! Tanrıların Öfkesi, ‘Shazam!’ diye bağırarak, eski koruyucu Shazam büyücüsü tarafından bir süper kahramana dönüştürülen on dört yaşındaki Billy Batson’un öyküsünün devam filmi! İlk filmde olduğu gibi yönetmen koltuğunda yine, kısa metraj kurmacalarının ardından ‘Lights Out / Işıklar Sönünce’ ve ‘Annabelle: Creation / Annabelle: Kötülüğün Doğuşu’ adlı korku-gerilim örneklerini imzalayan David F. Sandberg oturuyor. Zachary Levi’nin başrolü üstlendiği mizah tonu yüksek süper kahraman öyküsü, son hız devam ediyor.
İngiltere’den çıkagelen gerilim ‘The Kindred / Şüphe’, Jamie Patterson imzası taşıyor. Babasının intiharı, genç anne Helen için büyük yıkım olur. Helen, babasının ölümüne neyin yol açtığını araştırmaya başlar. Yaptığı araştırmalar onun 30 yıl öncesine ait çözülmemiş, karanlık bir gizeme götürecektir. Samantha Bond’a iki tecrübeli aktör; Patrick Bergin ve James Cosmo eşlik ediyor.
‘Norm of the North: Family Vacation / Karlar Kralı Norm 3: Aile Tatili’. Anthony Bell’in yönettiği sevimli animasyon özellikle küçük yaştaki izleyiciye sesleniyor. Krallığı sırasında hem ailesine hem de görevlerine zaman ayırmakta zorlanan Norm, sonunda ailesiyle birlikte bir tatile çıkmaya karar verir. Tacı çalınınca, sürükleyici serüven başlar!
Fransa yapımı animasyon ‘Pattie et la colère de Poséidon / Kahraman Kuyruklar’, Genç, zeki ve cesur bir fare olan Pati ile kedi arkadaşı Sam’in macerası! Antik Yunan’daki en tuhaf ve tehlikeli yaratıklarla savaşmak için zorlu bir yola çıkar kahramanlarımız. Sevimli dostlar, usta kahraman Jason’un önderliğinde yaşadıkları kenti kurtarabilmek için önlerine çıkan zorluklara karşı büyük mücadele vereceklerdir. Yazan ve yöneten üçlü, David Alaux, Eric Tosti ve Jean-François Tosti.
Kadir Genç’in yazıp yönettiği ‘Haris’, bir korku öyküsü. Borçlarını ödeyebilmek için bir hazinenin peşine düşen bir adamın yaşadığı ürpertici olaylar. Başlıca rolleri Mesut Gedikoğlu, Hasret Yılmaz ve Sinem Can Aksu üstleniyorlar. 
Batuhan Çelik’in yönettiği ‘Cin Büyüsü’, haftanı bir diğer yerli korku örneği! Geçmek bilmeyen ağrılar yüzünden hayatı kâbusa dönen Zehra, çareyi yakın arkadaşı Ali’nin köyünde bulunan gizemli kaplıcada arayacaktır. Gizem Ayten, Ahmet Eymen Akyüz, Bahar Cemre Sarıkaya oyuncu kadrosunda yer alan isimler. 
İçinizde yaşayan sinemadan çıkmış insanın elini sakın ha bırakmayın!

İyi seyirler herkese


 

TARİHTE BU HAFTA
 Tarihte bu haftaya denk gelen 16 Mart haftasına bakıyoruz. On bir ve beş yıl öncesine, 2012 ve 2018 yıllarına gidiyor; tarihte bu haftayı anımsıyoruz.

Vizyonda bu hafta (16 Mart 2012)
Altı haftalık vizyonda, notlarımız arasında olmayan üç film var. İkisi yerli; biri ise Fransa’dan gelen üç komedi: ‘SüperTürk’, ‘Patlak Sokaklar: Gerzomat’ adlı yerli yapımlar ile Julie Delpy’nin yazdığı, yönettiği ve rol aldığı ‘Le Skylab / Gökten Bir Uydu Düştü’… Evet, sokak sinemadan çıkmayanlarla dolu olduğuna göre; ne yapmalıydık? Tabii ki, içimizde yaşayan ‘sinemadan çıkmış insana’ iyi bakmalıydık. Bakıyor muyuz? Bakalım. Herkese iyi seyirler!

 

SIĞINAK
ABD’nin kırsal boşluğunda bir kasabadayız. Alt-orta sınıftan yoksul bir aile… Erkek, işçi. Kadın, dikiş dikiyor dışarıya. Elbise kısaltıyor, perde boyu düzeltiyor... Küçük kızları duyamıyor. Onun ameliyatı için paraya ihtiyaçları var. Ama adam aniden kâbuslar, karabasanlar görmeye başlıyor. Bir felaketi haber veriyor gördükleri. Büyük bir hortum geliyor, her şeyi ve herkesi yok etmek üzere. Bunu doğa haber veriyor adama. Gökyüzünden yağan çamur, çıldırmış kuş sürüsü, anormal bulutlar gördükleri. Eldeki avuçtakini, evin önündeki tarlada bulunan sığınağı yenilemek için kullanıyor. Kredi alıyor. Sonra, gördükleri şekil değiştiriyor. Kâbuslarının sesini dinleyip, en yakın dostundan uzaklaşıyor, hatta çok sevdiği eşinden de. Annesi, onları adam çok ufakken bırakmak zorunda kalmış. Sinir hastası kadın. Bir bakımevinde kalıyor. Paranoid şizofreni teşhisi konmuş kadına. Ağabeyi ve onu, ‘geçen Nisan’da ölen’ babası büyütmüş. Annesinden miras kaldığını düşünüyor onu aniden kuşatan bu garipliklerin. Herkes öyle düşünüyor çevresindeki. Parası yetmeyeceği için kasabanın bedava olan ruh sağlığı danışma merkezine gidiyor. Oysa aile hekimi, ‘ciddi’ ama ‘pahalı’ bir tedavi öneriyor adama. Önce işinden oluyor, sonra yapayalnız kalıyor. Herkesin ona ‘deli’ gözüyle baktığı o yerde. Bir tek eşi ve kızı yanındalar. Son ana dek inanmıyorlar ona. O son ana… Devletin, sistemin, yalnız bıraktığı insan. Yok edici ekonomik ve sosyal şartların ağırlığı altında, gerçekten çıldırmış olan toplumun bireylerinden, korkunç kalabalıktan uzakta olma, saklanma isteği. Sığınaklarımıza koşalım… Eğer varsa tabii. Kendimiz için yapabildiysek. Görecek kadar şanslıysak kaçınılmaz sonu. Bitmiş, tıkanmış, sona gelip dayanmış dünyada; sistemde; yapacak tek şey, sığınağa girmek. William Faulkner, John Berger ve Thomas Bernhard metinlerini, Allen Ginsberg’in, küçük insana sunulmuş, dayatılmış sisteme ettiği küfürlerle birleştiren film, kapkara, distopik bir ağıt. Fakat söyleyeceğini, uzun uzadıya, sanki biraz da tavlamak için söylüyor. Biraz daha sade, daha kısa, daha net olsaymış daha hoş olurmuş gibi perdedekiler. Yalnızlıktan, çaresizlikten üşüyen ‘insanı’, gerçeği ve kapıda bekleyen felaketi bir tek o görüyor diye, basit ve kolay bir yafta ile dışlamak hiç insanca değil tabii. Ama o insanların suçu da değil bu. Topluma, siyasi irade tarafından dayatılan bir sistem var ortada. İnsana zulmeden katı bir yapı. Daha önce birçok kez karşımıza çıkan ‘mesele’, şık bir biçim ve başarılı atmosferle desteklenmiş; çok orijinal ve ‘başka bir şey’ söylemese de işin özünde yönetmen… Michael Shannon’da ‘tanıdık’ rollerine devam ediyor. Son tahlilde, çok ‘heyecanlandırmıyor’ ama dikkat ve ilgiyle izleniyor. 

 

SON VURGUN
Özellikle festival izleyicilerinin çok yakından tanıdığı, İstanbul Film Festivali’nin gediklilerinden İzlandalı sinemacı Baltasar Kormákur’un filmi, heyecanlı bir aksiyon. 2000 tarihli ilk filmi ‘101 Reykjavik’ten sonra dikkat çeken yönetmen, ‘A Little Trip to Heaven’ı İngilizce olarak çekmiş, ardından İzlanda dışında çektiği ilk film olan ‘Inhale / Nefes Nefese’yi imzalamıştı. ‘Son Vurgun / Contraband’ ise, yine Kormákur’un başrolü ve yapımcılığını üstlendiği “Reykjavik-Rotterdam” adlı İzlanda yapımının yeniden çevrimi. Kormákur’un, Hollywood tarzı aksiyona soyunduğu ve New Orleans sokaklarını fon alan hareketli suç öyküsü, Panama’ya dek uzanan soluk kesici sahnelere sahip. Suç dünyasını, çok sevdiği ailesi için terk eden eski bir azılı kaçakçı, kayınbiraderinin karışıp, yüzüne gözüne bulaştırdığı kirli bir iş için yeminini bozar ve tekrar tehlikeli bir dizi olayın ortasında bulur kendini. En yakın dostu ve ailesini geride bırakıp, son bir ‘vurgun’ için deniz aşırı bir yolculuğa çıkmak zorunda kalır. Başrolünü, artık iyiden iyiye türün oyuncusu olan Mark Wahlberg’in üstlendiği yapımda, Ben Foster, Kate Beckinsale ve Giovanni Ribisi diğer önemli rolleri üstlenmişler. Bazı zorlama anları ötelediğiniz zaman, hedefi tutturmuş, kara bir film çıkıyor karşınıza. Avuçlarınızın terlemesine, tırnaklarınızı yemenize sebep olabilecek heyecanlı anlar, ilk sahnesinden finale dek tempo sorunu yaşamayan macerayı keyifli bir seyirlik haline getiriyor. 

 

AŞKIM BENİM
Fransız roman ve kısa öykü yazarı Guy De Maupassant’ın (1850-1893) 1885 yılında yayımlanan ikinci romanı ‘Bel Ami’nin aynı adlı beyazperde uyarlaması, ülkemizde vizyona ‘Aşkım Benim’ adıyla çıkıyor. Adını, hikâyenin ana karakteri Georges Duroy’un lakabından alan öykü; 19. yüzyıl Paris’inde toplumsal-siyasi-ekonomik-etik anlamda sisteme dair ne varsa; günümüzde de bütün oluşların aynen geçeli olduğunun altını, kalın çizgilerle çiziyor. Ahlaki çöküş ve geçer akçe değerlerin, zaaf, hırs ve kötülüklerin; özünde insana ait ne varsa asla değişmediğini ve değişmeyeceğini kaleme almış Maupassant usta. Kendi döneminin politik ve sosyo-ekonomik eleştirisinin, gelecek yüzyıllar için de geçerli olacağının farkında olduğunu düşündürüyor ortadaki eser. Daha önce pek çok defa beyazperdeye uyarlanan roman; tiyatro kökenli iki tecrübeli isim tarafından hayata geçirilmiş. Altmış yaşına merdiven dayamış Declan Donnellan ve Nick Ormerod’un ilk sinema filmleri ‘Bel Ami’. Upuzun yıllar boyu, Royal Shakespeare Company’de pek çok oyun sahnelemiş iki uzman ismin yorumları, son derece akıcı, güçlü ve akılda kalıcı. Oyuncu kadrosu da ilginç. Christina Ricci, Uma Thurman, Kristin Scott Thomas, Colm Meaney gibi usta oyuncular, başrolü üstelenen genç aktör Robert Pattinson’a eşlik ediyorlar. Alacakaranlık serisinde Edward Cullen karakteriyle özdeşleşen ve çoğu genç kızlardan oluşan, hatırı sayılır bir hayran kitlesi kazanan genç İngiliz, etrafındaki büyük oyuncuların yanında ezilmeden yerine getirmiş görevini kanımca. Hatta performansının biraz abartılı bulunması; çevresinin ışıl ışıl parlamasından kaynaklanıyor olabilir. Bu noktada; en önemli sigortanın, filmin iki tiyatro kökenli yönetmeni olduğunu söyleyebiliriz. Ondan istedikleri ‘buymuş’ fikrimce. Bir de; bizim gibi Pattinson’a kuşkuyla bakan bir kuşak sinema yazarının gözlerinin; ‘Georges Duroy’ rölünde, Rupert Everett’in veya Julian Sands’ın gençlik hallerini aradığını not düşelim. Prömiyeri, geçtiğimiz ay Berlin Film Festivali’nde yapılmış olan dram, beyazperdeye yansıyan ciddi öykü ve meseleleri; yine ciddiye alınmış bir biçim ve yorumla izlemek isteyen sinemasever için ideal. 


 

Vizyonda bu hafta (16 Mart 2018)
Dördü yerli yapım; sekiz yeni film merhaba diyor vizyona. İçinizde yaşayan sinemadan çıkmış insanın elini sakın ha bırakmayın! İyi seyirler herkese.


KAYBEDENLER KULÜBÜ YOLDA
-Pompaya devam!-

Tolga Örnek imzalı ‘Kaybedenler Kulübü’ 2011 yapımıydı ve 90’lı yılların ortalarında Kadıköy sokaklarının ve radyo dünyasının efsane ikilisi Kaan Çaydamlı ile Mete Avunduk’un aynı adlı programlarından ve gerçek hikâyelerinden esin alıyordu! Kent FM’de yayımlanan programda ve meselenin odağında; derin sessizlikler, absürt yorumlar, ağırlıklı olarak Rock müzik, varoluş acısı ve baştan kaybetmişlerin halet-i ruhiyeleri vardı! İkiliye hayatı ve kadınları öğreten Kadıköy sokaklarıydı hemen her şeyin kaynağı!
Yedi yıl sonra çıkagelen devam filmi ‘Kaybedenler Kulübü Yolda’ adını taşıyor ve bu kez yönetmen koltuğunda, ilk filmin senaryosunu Tolga Örnek’le birlikte kaleme alan Mehmet Ada Öztekin oturuyor. ‘Martıların Efendisi’ adlı ilk uzun metrajının ardından ikinci yönetmenlik denemesinde senaryoyu da tek başına yazmış Öztekin. İlk filmin finalinde, kahramanlarımız Kaan ile Mete’nin birlikte karar vererek bitirdikleri radyo programlarından sonra yeni filmde iki sıkı dostun çıktıkları ‘yolda’ yaşadıkları ve bildik hayat algıları öykülenmiş. Nejat İşler ‘Kaan’a, Yiğit Özşener ise ‘Mete’ye hayat vermeye devam ediyorlar yeni macerada da! İlk filmin kilit karakteri, Rıza Kocaoğlu’nun canlandırdığı ‘Murat’, yine bizimle. Hande Doğandemir, Sarp Akkaya ve Merve Çağıran yeni maceraya eklenen yeni isimler.
Kaan ve Mete, Olimpos’ta Kadıköy’den arkadaşlarıyla yaptıkları tatil sonrası, motorlarıyla İstanbul’a doğru yola çıkarlar. Yerli ‘easy-rider’lar, Jack Kerouc’ın ‘yolda’sında değildirler tabii ama Jack Kerouc’vari bir yolculukta oldukları tartışılmaz! Yolda, beklenmedik misafirlerle karşılaşıp, yeni duygusal açılımlar, maceralar yaşayan ikili, dönüp dolaşıp kürkçü dükkânına geldiklerinde, kendi ‘standart’ gerçekleriyle yeniden yüzleşeceklerdir.
Yeni film, ilki kadar iyi. Hatta ilkinden daha başarılı kanımca. Varoluş acısıyla yüklü iki kafadarın ‘pompaya devam ederek’ kafalarına göre ‘takılmaları’, her türlü kibirden, bilmişlikten, küstahlıktan, körü körüne muhafazakarlıktan, bütün sistematik günlük oluşlardan uzak zira! Sistemin dayattığı ‘normal’ gidişattan başka bir yerde sürüp giden hayat algısı! ‘Kim lan bu Erol Egemen!’ durumu sürmektedir yeni filmde de ve 6.45 yayınlarına dosyalarını bırakan Tuna Kiremitçi, Murat Menteş ve Murat Uyurkulak gibi popüler, çok satan yazarların yeni dosyalarını, tembellik hakkını kullanan en kahraman editör Murat, ayrımcılık yapmadan sümen altı ediverir!
Aşk-meşk işleri arasında kendi hayati problemlerine çözüm üretmeme hakkını kullanan Burroughs, Kerouac, Ginsberg, Brautigan tayfası, ruh altlarına yerleşmiş Kadıköy hüznüyle yaşamak zorundadırlar. İlk filmdeki gibi şık bir soundtrack var yine perdede. Karşımızdaki, prensip olarak ‘düşünmeyenlerin’ filmi yine! (3 / 5)


TOMB RAIDER
-Özlemin eski tadı yok!-

Popüler video oyunu ‘Tomb Raider’ ve ünlü karakteri İngiliz maceraperest Lara Croft, beyazperdeye 2001 yılında uyarlanmıştı ilkin. Simon West imzalı filmde ‘Lara Croft’a hayat veren aktris, dönemin aranan yıldızlarından Angelina Jolie idi. Adeta Jolie ile bütünleşmişti karakter. 2003 yılında ‘Lara Croft Tomb Raider: The Cradle of Life / Lara Croft Tomb Raider: Yaşamın Kaynağı’ adlı ikinci filmi geldi fantastik ögelerle süslü avantür serinin.
2018 yapımı yeniden çevirimde Angelina Jolie, rolünü, Alicia Vikander’e devretmiş. ‘Ex Machina’, ‘The Danish Girl / Danimarkalı Kız’ gibi kalburüstü filmlerde izlediğimiz İsveçli aktris, gayet modern, taze ve fit bir Lara Croft olarak karşımıza çıksa da, gönül ve zihin, alıştığını; demode bir avantür örneği olsa da, orijinal filmin yıldızı Angelina Jolie’i arıyor perdede, elde değil! Eksantrik, maceracı, çok varlıklı, aristokrat bir babanın asi kızı Lara Croft, uzun yıllar önce kaybolan babasının özlemini çekmektedir. Doğu Londra’da yaşayan, bisikletle kuryelik yapan ve kirasını bile zorlukla ödeyen, amaçsız ‘takılan’ genç kız, babasının ansızın çekip gittiğini, en fenası; geri dönmediğini kabullenmediği gibi, bıraktığı mirası da reddetmektedir. Günün birinde babasının gizemini aydınlatmaya yarayacak şifre, Lara Croft’u Japonya yakınlarında bulunan gizli ve mistik bir adanın yollarına düşürür. 
‘Tomb Raider’ olma yolunda, keskin zekâsı, gözü karalığı ve asi ruhu en büyük yardımcısı olan Lara Croft, yeni filmde, klasik avantüre egemen olmaya çalışan bir gerçekçilik rüzgarı estiriyor. Filmin Norveçli yönetmeni Roar Uthaug, fantastiğin üzerinde seyreden gerçekçi bir atmosfer yaratmak için hayli çabalamış. Teknik kalitesi ve yapım tasarımı da üst düzey filmin. 2006 tarihli korku-gerilim örneği ‘Fritt Vilt / Şeytanın Oteli’ adlı ilk uzun metraj kurmacası ile ismini duyuran Norveçli sinemacının gözü ve bilinci iyi. Fakat mesele, popüler bir video oyunundan uyarlanan aksiyonu yoğun avantürün gerçeklikle nerde ve nasıl buluşacağı. Hadi bu halloldu diyelim; acaba yakışacak mı? Sırada bir serüven gidişatı, bünyeye daha mi iyi gelir yoksa, mesele Lara Croft olunca? Bu tarz sorular arasında bir de o eski, bildiğimiz Lara Croft’u, yani Angelina Jolie’yi göremeyince perdede; elde olmayan bir yabancılaşma yaşıyor bünye. Dominic West, Daniel Wu, Walton Goggins, Kristin Scott Thomas ve dev aktör Derek Jacobi, Vikander’in yeni çevirimdeki rol arkadaşları. (2,5 / 5)
 

STALİN’İN ÖLÜMÜ
-‘Koltuk kimin’ kavgası-

İngiltere-Fransa-Belçika ortak yapımı kara komedi, Stalin’in son günleri, ölümü ve ölümünün ardından ortaya çıkan kaotik boşluğu doldurma çabasını öykülüyor. İkinci Dünya Savaşı sırasında yirmi milyon vatandaşının kaybına rağmen, Nazilere karşı direnerek, Faşist Almanya’yı durdurmakta önemli rol oynayan, tarihin gidişatına imza atan, fakat ülkesini otuz yıl boyunca boğucu bir baskıyla idare eden Sovyet lider Josef Stalin’in 1953 yılındaki ölümünün ardından koltuğu kimin devralacağı olacağı üzerine akla gelmedik her türlü hamle, ayak oyunları ve otorite boşluğunu bir an evvel doldurma hevesindeki dönemin siyasi figürleri.
İtalyan baba ve İskoçyalı annenin oğlu olan 1963 tarihli kıvrak zekalı, yaratıcı senarist-yönetmen Armando Iannucci’nin yönettiği siyasi dozu yüksek mizah, Fabien Nury’nin orijinal fikri ve Nury ile Thierry Robin’in aynı adlı karikatür kitabından uyarlanmış perdeye. Güç ve iktidardan herkesin büyükçe bir parça istediği siyasi kavganın gerçek tarafları ve tarihi figürleri beyazperdeye yansıyorlar bir bir. Stalin’in vekili Georgy Malenkov, genel sekreterliği koruma çabasındayken, zalim istihbarat şefi Lavrenti Beria, komitenin başkanlığını yürüten Nikita Kruşçev, dışişleri bakanı Vyaçeslav Molotov, askeri deha Mareşal Zhukov ve diğerleri müthiş bir mücadelenin içine girerler. Stalin’in melankolik kızı Svetlana, alkol müptelası delişmen ve dengesiz oğlu Vasily ve neredeyse bütün mülki ve askeri erkanın gözleri önünde. 
Sekreterlik koltuğunu doldurmak için verilen mücadele, kara mizaha yedirilmiş, oldukça sert bir eleştiri olmuş. Hatta final sahneleri, sert bir dram olarak da algılanabilir. Tarihi gerçekler ışığında anlatılmış, bazı eklemeler ve hayali hamlelerle dolu film, Rusya’da yasaklanmış. Stalin’in diktatörlüğünü ve bu erkin tesisi yolunda her yolu mubah gören gelişmelerin öykülendiği senaryo, Stalin’e ve dönemin Sovyetler siyasetine tek ve yanlı bakıyor orası gerçek, fakat Stalin’in bildik sert, adaletsiz rejimini eleştirmek de bir hak öte yandan. Tartışılabilir film, bazı sahneleri ve akıl yüklü diyaloglarıyla çok güldürüyor fakat büyük resim üzerine çok fazla aksi eleştiri de getirilebilir. 
Çok iyi bir oyuncu kadrosu yer alıyor filmde. Steve Buscemi, İngiliz tiyatrosunun usta isimlerinden Simon Russell Beale, Jeffrey Tambor, Jason Isaacs, efsane komedi grubu Monty Python’un kurucularından Michael Palin, Paddy Considine, Adrian McLoughlin, Tom Brooke, Andrea Riseborough, Rupert Friend ve çekim alanı güçlü aktris Olga Kurylenko, müthiş kadroyu oluşturan isimlerden öne çıkanlar. Mizah dozu yüksek, politik satir, tarihe, mevzuya ve politikaya meraklı izleyicileri için ilgiye değer. Üzerine konuşulacak, değinilecek, eleştirilecek yanları da az değil hani. (2,5 / 5) 


ÖLDÜRME ARZUSU
-İnandırıcılıkta sorun var!-

Sinemalarımızda ‘Yara’ adıyla vizyona girmiş 1974 tarihli Michael Winner filmi ‘Death Wish’, yeniden çevirimiyle perdede. Yeni filmin yönetmen koltuğunda gerilim-korku türünün iddialı isimlerinden Eli Roth oturuyor. Brian Garfield’ın aynı adlı romanından 1974’de Wendell Mayes tarafından yapılan aynı uyarlamaya, yeni senaryoda Joe Carnahan dokunmuş. Carnahan-Roth ikilisine rağmen yeni çevirim, orijinalinin ne denli iyi bir ‘tür / alt tür’ örneği olduğu gerçeğini anımsatıyor sadece!
Ailesine yapılan vahşi saldırı sonucu, kanunları boş verip kişisel adaleti sağlamak adına intikamını almaya koyulan Paul Kersey’in hikayesi izlediğimiz. Chicago’lu başarılı bir cerrah olan Paul Kersey, kendi doğum günü akşamı hastanede görev başındayken, evde bir başlarına olan karısı ve kızına yapılan saldırı sonucu büyük bir trajediyle yüzleşir. Eşi öldürülmüş, kızı da ağır yaralı olarak getirildiği hastanede komada yaşam savaşı vermektedir. Hayatını değiştiren saldırının ardından, kanundan yanan beklediklerini bulamayan acılı doktor, silahlanır ve ne pahasına olursa olsun, intikamını almak için harekete geçer.
Ölüm ve cezalandırma makinesine dönüşen ve kapüşonlu eşofman üstüyle, kameralara eşkâlini vermeden, sokaklarda bütün hızı ve acımasızlığıyla süren suç dalgasına karşı savaş açan Paul Kersey, kamuoyu tarafından Azrail adıyla nitelendirilmeye başlamıştır. Suç oranının günden güne arttığı şehrin tekinsiz sokaklarında yeni bir ceza verici dolaşmaktadır artık!
Orijinal filmde Charles Bronson’un canlandırdığı mimar Paul Kersey karakteri, yeniden çevirimde Doktor Paul Kersey olmuş ve karaktere Bruce Willis hayat vermiş. Orijinal filmdeki Paul Kersey’in ‘cezalandırıcı’ olma yolunda güdülenmesi ve bu yolda attığı adımlar daha derin ve detaylı anlatılmıştı. Yeni filmde hemen bütün karakterler ve gelişmeler, bir ‘oldu bitti’ye kurban gitmiş. İlk filmin çok sert ve izlemesi güç saldırı sahnesi, bu kez oldukça hafifletilmiş ve filmin bütününe, gerçeklikle ilgisini koparmış, baştan savma bir grafik şiddet hakim olmuş. Bruce Willis, sadece Charles Bronson’u özlememize neden oluyor! Vincent D’Onofrio ve Elisabeth Shue ise kadroyu oluşturan diğer ünlü isimler. Kanunları görmezden gelip, kendi kanununu uygulama meselesi üzerine çok tartışma yaratan ilk filmin dokusu, yapım kalitesi, derinliği ve sürükleyiciliği maalesef yeni yapımda yok. Yine de yetmişlerin aksiyon-suç filmlerini yad etmek ve Michael Winner sinemasını yeniden keşfetmek için izlenebilir. (2 / 5) 


ENTEBBE’DE 7 GÜN
-Barış hayal mi?-

Temmuz 1976’da Tel Aviv’den Paris’e, Atina üzerinden uçan Air France yolcu uçağının hava korsanları tarafından kaçırılması ve İsrail hükümeti tarafından yürütülen kurtarma operasyonunun gerçek hikayesi.
İkisi Filistinli, ikisi Baader Meinhoff örgütü sempatizanı iki Alman tarafından kaçırılan uçak, Uganda’nın Entebbe Havalimanına indirilir. Uçaktaki iki yüz kırk sekiz yolcu, siyasi bir eylemin dehşeti içinde korku dolu günler geçirirler. Hava korsanları, ellerindeki rehinelere karşılık, çeşitli ülkelerde tutuklu bulunan elli üç Filistinli mahkumun serbest bırakılmasını talep etmektedirler. Uçaktaki vatandaşları ayrı bir yere ayrılan ve direkt tehdit altında olan İsrail hükümeti, diplomatik çözümden yana değildir. Terörist olarak niteledikleri hava korsanlarına karşın, rehine olan vatandaşlarını kurtarmak adına, tarihe, bilinen en başarılı baskınlardan biri olarak geçecek planı uygulamaya koyulurlar.
İngiltere-ABD ortak yapımının yönetmen koltuğunda oturan isim, ‘Tropa de Elite / Özel Tim’ filmi ile 2008’de Berlin’de ‘Altın Ayı’ kazanan Brezilyalı José Padilha. Gregory Burke’nin yazdığı senaryo, tarihi gerçekleri göz önünde bulundurularak kaleme alınmış. Başrollerde Daniel Brühl, Rosemund Pike, Eddie Marsan, Lior Ashkenazi ve Denis Ménochet’in yer aldığı tarihi dram, Uganda diktatörü Idi Amin’den, sonraları bir suikasta kurban gidecek dönemin İsrail başbakanı Yitzhak Rabin’e ve gelecekte İsrail Cumhurbaşkanı olacak Shimon Peres’e dek birçok politik ve tarihi figür barındırıyor içinde.
İnsan hayatı karşısında müzakereye kapalı olan ‘değerler’, Idi Amin’in çıkarcı işbirliği, Alman hava korsanları üzerinden romantikleştirilen küresel devrim düşüncesi ve barışın sağlanması en zor kavram oluşu gerçeği üzerinden tarihi bir kurtarma operasyonunun insancıl fakat mesafeli, renksiz ve hafif ‘yanlı’ tablosu perdede duran. Öyküde yer verilen ve odakta olan modern teatral dans koreografisi, damakta keçiboynuzu tadı bırakan yapımın kuşkusuz en seyre değer özelliği. (2,5 / 5)
MURAT ERŞAHİN



Diğer Yazılar