Sinema Haberleri

MURAT ERŞAHİN´LE DOĞU VE BATI SİNEMALARI ÜZERİNE SÖYLEŞİ

23 Mayıs 2016 Pazartesi 21:07

Türkiye Sistem Dizimleri Enstitüsü Dergisi´nden (TSDE ki dergisi) Mine Türkili, yazarımız Murat Erşahin´le Doğu ve Batı sinemaları üzerine söyleşti.

Sinema toplumları, hüznü, aşkı, gitmeyi, kalmayı, savaşı, şiddeti, nefreti anlatır. Ama Doğu ve Batı, sinemada farklı bir dil konuşur. Sinema eleştirmeni Murat Erşahin’le Doğu sineması üzerine başlayan sohbetimizi, Kore sinemasının kızgınlığı, Slav hüznu¨, I·ran sinemasının kadınları, Rus sinemasının Tarkovski’si, Japon sinemasının Ozu’su derken, Dogˆu ile Batı sineması arasında sıkıs¸ıp kalmıs¸ Tu¨rk sineması ile noktaladık.

MURAT ERŞAHİN:
Dogˆu ve Batı gerc¸ekten iki zıt toplum, iki ayrı ruh hali, iki ayrı varolus¸ bic¸imi. Sinemaya bakmak ic¸in buradan yola c¸ıkmak lazım. Ne yazık ki sinema da metalas¸tırılıyor, sadece seyrettigˆi film sayısını artırma pes¸inde olan genc¸ arkadas¸lar var. Oysa benim yaklas¸ımım daha dogˆulu. Kafamda tasarladıgˆım iki- u¨c¸ filmi go¨ru¨r ve begˆenirsem, bu benim ic¸in yeterli. Su¨rekli rasyonel davranmak bizi samimiyetsiz yapar. I·nsan zamanla yu¨regˆinin sesini dinlemeli.

Dogˆu sineması dedigˆimiz zaman kars¸ımızda aslında koskoca bir Slav sineması da var. Rus olus¸u var. Bunun ic¸ine Ukrayna, Beyaz Rusya, Baltık u¨lkeleri giriyor. Bu¨yu¨k olasılıkla dogˆu Avrupa sineması da dogˆu sinemasıdır, c¸u¨nku¨ bir Slav hu¨znu¨ vardır. Hu¨zu¨n meselesine, Dogˆu’da ve Batı’da farklı yaklas¸ılır. So¨zgelimi Orhan Pamuk’un Masumiyet Mu¨zesi kitabından uyarlanan Hatıraların Masumiyeti adlı filmin, hu¨zu¨n tarafının bana pek uymadıgˆını so¨yleyebilirim. C¸ok batılı bir hu¨zu¨n. Benim hu¨znu¨m c¸ok yogˆun bir melankoliyle besleniyor. “Hu¨zu¨n ki en c¸ok yakıs¸andır bize...

”Laurel-Hardy filminde s¸is¸ko sıskayı do¨ver siz hu¨zu¨nlenirsiniz, c¸ok insani bir hu¨zu¨ndu¨r bu. O¨te yandan hu¨zu¨n, tuhaf bir melankoliyi de beraberinde ge- tirir. I·stanbul sokaklarında gece kaybolmak, kedi-ko¨peklerin hu¨ku¨mdarlıgˆını go¨rmek, sabaha dogˆru c¸o¨p toplayan insanların hayatının varlıgˆını bilmek ve bu s¸ehre hapsolup, her tu¨rlu¨ olumsuzlugˆuna kars¸ın kurtulamamak, aslında bu s¸ehrin hu¨znu¨du¨r.

Dogˆu ile Batı arasına sıkıs¸mıs¸ bir ku¨ltu¨rde sinemanın kavram farklılıkları vardır. Aynı hu¨zu¨n gibi; gidememek, kalmak, as¸k, kavga, politika... Egˆer iki sinemaya da bakarsak genel olarak kavramların Dogˆu ve Batı’da farklı oldugˆunu ve bu kavramların perdeye farklı yansıdıgˆını go¨ru¨ru¨z. Bunun iyilik ya da ko¨tu¨lu¨kle ilgisi yok. Sadece kavramların yogˆunlugˆu bizi farklı etkiler. “Yeni Dalga” akımının o¨ncu¨lerinden Fransız yo¨netmen JeanLuc Godard ile I·ranlı yo¨netmen Abbas Kiarostami; ikisi de hayatı -devinimi- o¨lu¨mu¨ c¸ok farklı anlatır. Dogˆu ile Batı’nın da o¨lu¨me, o¨lu¨mden sonraki olası hayata ve sonsuz bos¸lugˆa bakıs¸ı farklıdır.

Kavramlar iki sinemada da seyirciyi zorluyor ve daha da zenginles¸tiriyor. Slav sinemasında Batı’nın go¨begˆinde olus¸an bir dogˆu var. Polonyalı Krzysztof Kieslowski 90’lı yıllarda c¸ektigˆi Mavi, Kırmızı ve Beyaz u¨c¸lemesinde o¨lu¨m hakkında c¸ok tuhaf bir s¸ey anlatır. O¨zellikle Mavi’de. O¨lu¨mu¨n, aslında geride kala- nı o¨zgu¨rles¸tirecek bir su¨rec¸ oldugˆundan bahseder. Gerc¸ekte bu durum c¸ok tuhaf bir dogˆu bakıs¸ı ic¸erir. Ha^lbuki Batı’da bu ritu¨eli beraber yas¸ar geride kalan. O¨lenle o¨lu¨nmez, hayat bu¨tu¨n gu¨cu¨yle devam eder. Belc¸ika’nın, Hollanda’nın, I·svec¸’in ortasında c¸ok sevdigˆiniz birini kaybedersiniz, mezarlıktasınızdır ve on dakika sonra karnınızın acıktıgˆını hissedersiniz. On bes¸ dakika sonra sevis¸irsiniz. O¨lu¨m de hayatın parc¸asıdır. Dogˆu’da daha farklıdır, o¨lenle o¨lu¨nu¨r.

Yo¨netmenligˆini O¨zcan Alper’in yaptıgˆı Sonbahar filminde, bir anne ve tutuklana ogˆlunun hika^yesi anlatılır. Anne, ogˆlu hapiste ac¸lık grevinde diye on sene boyunca c¸ay ic¸mez. Film, Dogˆu ile Batı arasındaki kalın c¸izgiyi go¨steren iyi bir o¨rnektir. Her iki sinemada da aynı hu¨zu¨n, aynı dert yas¸anır ama bir tanesinde o¨lenle o¨lu¨nu¨r. Dogˆu ve Batı, ikisi de, tarihsel ac¸ıdan c¸ok o¨nemli gelis¸meler kaydetmis¸. Her ikisinde de, hem “Arthouse” hem de ticari sinema yapılıyor. Batı’da ticari sinemanın bas¸ını Hollywood, Dogˆu’da da Bollywood c¸eker. “Arthouse”ı hayatımıza sokan Avrupa’dır; “Yeni Gerc¸ekc¸ilik”i I·tal- ya, “Yeni Dalga”yı ise Fransa. Gu¨nu¨mu¨zde “Amerikan Bagˆımsız Sineması” da c¸ok gu¨c¸lu¨du¨r.

Uzakdogˆu’ya bakacak olursak, Japonya’da 1940’lardan itibaren dev bir yo¨netmen go¨ru¨ru¨z. Yasujiro Ozu, “Hepimiz Ozu’nun paltosundan c¸ıktık” der gu¨nu¨mu¨z Uzakdogˆu yo¨netmenleri. C¸ok c¸arpıcı bas¸ka isimler de var Tsai Ming-Liang, Hsio-Hsien Hou...

Ozu, Japon sinemasının bas¸ mimarlarından biridir, ama degˆerinin c¸ok fazla bilinmedigˆini du¨s¸u¨nu¨ru¨m. De Sica’nın Umberto D filmi bizi fazlasıyla yaralar. “Yeni Gerc¸ekc¸ilik” akımının o¨ncu¨lerinden Antonioni nasıl De Sica’nın bıraktıgˆı yerden devam etmis¸se, Ozu da Japon sinemasına, anlatım bic¸imi ac¸ısından, yeni bir soluk getirmis¸tir. Kamerayı go¨z hizasında tutar ve c¸ekim yaparken hayatımızın ic¸ine girer. Ozu, Gec¸ Gelen Bahar filminde, evlenmek u¨zere olan bir kızın babasını terk etmek zorunda kalıs¸ını dramatik bic¸imde anlatır. Baba ile kızın ayrılacagˆı gu¨n, yap- raklar do¨ku¨lu¨r, gu¨z gelir; gu¨z aynı zamanda evin ic¸indedir de... Ozu’nun bir digˆer filmi olan, Tokyo Hika^yesi’inde, hayatın ayrı yerlerine savrulan anne, baba ve c¸ocukların hika^yesine s¸ahit oluruz. Yıllar sonra benzeri konuyu, I·talyan yo¨netmen Giuseppe Tornatore Herkesin Keyfi Yerinde ile is¸ledi. Ozu, Kurosawa, Oshima... Japon sineması u¨c¸ yo¨netmenin sırtında yu¨kselir. Kurosawa’nın sineması daha epik, Ozu daha geleneksel ve Oshimo halk geleneklerinde bi- raz daha serttir, tıpkı Shohei Imamura’nın yo¨nettigˆi, Narayama Tu¨rku¨su¨’nde oldugˆu gibi. Filmde, o¨lmek u¨zere olan yas¸lılar, kediler gibi dagˆlara yok olmaya giderler...

Gu¨ney Kore filmlerinin de politik yanı c¸ok fazladır. Bence Kore sineması, sokak sinemasını en iyi yansıtan sinemadır. Baskıcı iktidarlar yu¨zu¨nden c¸ok o¨fkeli ve s¸iddete egˆilimlidirler. En sert polislerden biri Kore polisidir. En sert go¨vde go¨sterileri Kore’de olur. Kore’de sokagˆın s¸iddeti, sanata sinemayla tas¸ınıyor. Bu, bas¸ka bir dalda da olabilirdi.

O¨rnegˆin Kim Ki-Duk filmleri. Sisteme itirazı olan yo¨netmen bu tepkisini sokakta yas¸anan gerc¸eklikle size c¸ok tuhaf, sert ve u¨rku¨tu¨cu¨ o¨yku¨lerle go¨steriyor. Sokagˆın kiri fu¨tursuzca is¸leniyor, durup dururken sokagˆa tu¨ku¨ren, gegˆiren insanlar... Toplumun genelinde, insanların gu¨nlu¨k hayatlarında paradokslara yol ac¸an fas¸ist bir gelenek var. Kim Ki-Duk’un ruhani bir yanı da var. Bu yanını kendi masallarıyla birles¸tiriyor.
I·lkbahar, Yaz, Sonbahar, Kıs¸ filmi tevekku¨l, Tanrı, beklemek, s¸ifacılık kavramlarının hepsini is¸ledigˆi bir film. O¨zellikle “s¸ifacılık” Kim Ki-Duk sinemasında c¸ok o¨nemli bir yer tutar. S¸ifacı karakterler var ve halk s¸ehirlerden kalkıp s¸ifacılara gelir. Son do¨nemde aynı konuya batı da egˆiliyor. Claudia Llosa’nın Paramparc¸a filminde Jennifer Connelly adlı karakter, o¨lmu¨s¸ c¸ocugˆunun hatırası u¨zerinden s¸ifacılık yaparak bas¸ka ruhlara dokunmak isteyen bir kadını canlandırıyor. Bu film, Batı’nın son do¨nemde bu konuda c¸ektigˆi en net o¨rneklerden biri olma o¨zelligˆini tas¸ıyor.
Taylandlı yo¨netmen Apichatpong Weerasethakul, filmlerinde bizi c¸ok tuhaf ve gizemli bir du¨nyaya go¨tu¨ru¨yor. O du¨nyanın ic¸ine masallar, s¸ifacılar, cinler gibi metafizik varlıklar koyuyor ve ortasına da bir insan... Farklı evrenlerin olabilecegˆini insanın go¨zu¨nden anlatıyor. Bu tarz filmlerin, bilinenden bas¸ka enerjilerin ve evrenlerin varlıgˆının gerc¸ek oldugˆunu sinemaya aktaran yapıları var.

Elbette dogˆu sinemasında, c¸ok o¨nemli politik filmler de var. Sebebi baskı. Aslında bu¨tu¨n baskılar ve insan- ların baskılara verdigˆi reaksiyon hep aynı. Tek fark, baskıların tarzı ve geldigˆi yo¨n. Buna go¨re de c¸ok degˆis¸ik sinemacılar yetis¸iyor.

Baskı deyince akla I·ran sineması geliyor. Mollalar, I·ranlı yo¨netmen Jafar Panahi’nin film c¸ekmesine izin vermiyorlar, evinde hapis. Buna ragˆmen Panahi inatla “evinde” film c¸ekiyor. Do¨rt go¨z odalı bir evde tek bas¸ına kalmanın ne demek oldugˆunu Perde filminde anlatıyor. Tahran Taksi’de ise taksisine binen yolcularla u¨lkesinin politik baskısı hakkında sohbet ediyor, s¸ofo¨r koltugˆunda oturan da Panahi’den bas¸kası degˆil. Film, Berlin’de Altın Ayı O¨du¨lu¨’nu¨ aldı.

Kadınların da I·ran sinemasında ayrı bir o¨nemi var. On yedi yas¸ında ilk yo¨netmenlik deneyimini yas¸ayan Samira Makhmalbaf, kırsalda ku¨c¸u¨k kız c¸ocuklarının, erkek c¸ocuklarının alınıp satılmasıyla ve kadının durumuyla ilgili c¸ok ic¸eriden filmler c¸ekiyor. Bir nevi u¨lkenin politik durumuna haykırıs¸. I·ran sineması, Acem ku¨ltu¨ru¨nden gelen dirayetle, olanaksızlıklar ic¸inde yapılan c¸ok cesur bir sinema. I·ranlı bir arkadas¸ım “Biz ne olursa olsun toparlıyoruz c¸u¨nku¨ c¸ok aydın adamlarımız var” derdi.

Persepolis, fazla politik olmasına kars¸ın saldırmayan, slogan atmayan, insani ve masalsı bir atmosferde anlatılan, yu¨rekli bir kadının, Marjane Satrapi’nin filmi. Aynı yo¨netmenin bir digˆer filmi de, Azrail’i Beklerken. Hayattan hic¸bir beklentisi kalmamıs¸ ve o¨lmek isteyen bir adamın hika^yesi. Bir gece Azrail adamın ziyaretine geliyor, Azrail’le sohbet ederken I·ran’ı ve “as¸k”ı o¨yle inanılmaz bir zarafetle anlatıyor ki bu zariflik ilimle beraber insanları besliyor. I·limle zarafet bir araya geldigˆinde de ortaya “sanat” c¸ıkıyor.
Bizim de c¸ok gu¨zel Anadolu geleneklerimiz, ninni, masal ve agˆıtlarımız var. Dogˆu sinemasından farkı- mız, belki de bu zenginlikleri aynı zarafetle bir araya getiremiyor olmamızdır. Batı’da daha kaba bir tu¨ketim toplumu go¨ru¨yorsunuz. Batı’nın go¨begˆindeki acımasızlıgˆı I·ran “Yeni Dalga Akımı” yo¨netmenlerinden Abbas Kiorastami, Ru¨zga^r Bizi Go¨tu¨recek filminde c¸ok daha farklı, s¸iirsel bir bic¸imde anlatıyor. Film, adını I·ranlı kadın s¸air Fu¨rugˆ Ferruhzad’ın aynı adlı s¸iirinden alıyor.
Dogˆu yolculugˆumuzda Rus sinemasının da c¸ok ayrı bir yeri var ama ben Rus sinemasına, Rus olmayan bir yo¨netmenle girmek istiyorum. Macar yo¨netmen Bela Tarr. Bela Tarr, Karanlık Harmoniler adlı filminde “Sona gelindigˆinde her s¸ey aynıdır” der ve biz filmin sonuna gelindigˆinde “her s¸eyin aynı oldugˆunu” go¨ru¨ru¨z. Rus sinemasında bu so¨ylemi, benim en sevdigˆim yo¨netmenlerden biri olan Tarkovski perdeye aktarır. Aslında Tarkovski’nin ruh hali Dogˆu ile Batı arasını da anlatır. Filmlerinde s¸ifacılık, o¨lu¨m, Tanrı, Tanrı’nın evi, baba, ogˆul, din, anne, gec¸mis¸e o¨zlem, yolculuk... Hepsine c¸ok yogˆun yer verir. Bu yolculukta su¨regelen gizem ve bunun yanı sıra, hatıra ve unutma s¸ekillerimiz...

Tarkovski’den sonra sinemada o¨ne c¸ıkan o¨nemli isimlerden Alexandr Sokurov’un yo¨nettigˆi Ana ve Ogˆul, dogˆu sinemasının en o¨nemli filmlerinden biridir. Genc¸ bir adamın, o¨lmek u¨zere olan annesiyle gec¸irdigˆi son gu¨nu¨n hika^yesi... Anneyle ogˆul bir bu¨tu¨ndu¨r zira ayıramazsınız. Sokurov digˆer filmi Gu¨nes¸’ te, Japon I·mparatoru Hirohito’nun, savas¸ı kaybedince kılıcını teslim etmesini anlatır. Andrey Zvyagintsev’in Do¨nu¨s¸ filminde de, iki c¸ocuk ve bir baba ilis¸kisi is¸lenir. Yıllar sonra eve do¨nen baba, c¸ocuklarıyla zaman gec¸irmek ister ve bir adaya giderler. Filmde, ic¸inde ne oldugˆu bilinmeyen bir kutu vardır. Hic¸ unutmuyorum pro¨miyerinde, “O kutunun ic¸inde ne vardı,” diye soruldugˆunda yo¨netmen, “Kimin umurunda” diye cevapladı, “C¸u¨nku¨ hika^ye o degˆil, hika^ye fotogˆrafların hika^yesi.”

Zvyagintsev daha sonra, bir kadın ve erkek arasındaki mutlak kopus¸u anlatan Su¨rgu¨n’u¨ c¸ekti. Batı sineması bu kopus¸u Antonioni’nin La Notte filminde is¸ler: Kadın, adamın kendisine yazdıgˆı ilk mektubu okur. Adam kıskanc¸lıkla, “Bunu kim yazdı” diye sorar. “Sen,” der kadın hu¨zu¨nle. Aynı filmin Rus versiyonu olan Su¨rgu¨n, sadece kadın ve erkek arasındaki kopus¸u degˆil, modern s¸ehir ve kırsal hayat arasındaki uc¸urumu da anlatır. Kadın adama, “Hamileyim ama senden degˆil,” der. Zvyagintsev, su¨rgu¨nlu¨k ve par- c¸alanmıs¸lıgˆı anlatırken film, ilahi bir agˆıt es¸ligˆinde tarlada, ko¨ylu¨ kadının c¸ocugˆu dogˆurup bu¨yu¨tecegˆi sinyaliyle biter. Tuhaf bir masalsı evrende Batı’nın yaptıgˆını c¸ok daha anlamlı yapmaya c¸alıs¸an bir adam olarak go¨ru¨ru¨z Zvyagintsev’i.


Dogˆu ve Batı arasında kalmıs¸, bana go¨re gu¨mbu¨r gu¨mbu¨r bir sinema: Tu¨rkiye sineması. Tayfun Pirselimogˆlu kimlik pes¸inden kos¸ar, Zeki Demirkubuz yas¸am acılarının, sokaktaki acıların birebir anlatımın- dan sorumlu hisseder kendini. Nuri Bilge Ceylan insan iletis¸imsizligˆinin, yalnızlıgˆının s¸ehirde de tas¸rada da aynı oldugˆunu so¨yler. Semih Kaptanogˆlu daha uhrevi bir du¨nya kurar. Gerc¸ekten de dogˆu-batı sı- kıs¸masını da hissettiren kis¸ilikli filmlerdir. Nuri Bilge Ceylan’ın Bir zamanlar Anadolu’da, unutulmus¸lugˆu, sesini duyuramamayı anlatır. Ancak batı o¨yle bir tu¨- ketim toplumu ki, bizde de gu¨nde u¨c¸ do¨rt film seyre- dip, eles¸tiri yazanlar var. Ne acı, ne nes¸e tam yas¸anamıyor. Oysa acının da, nes¸enin de gerc¸ekten hakkını vermek gerek.

Tu¨rkiye’de son jenerikler okunmaz. Arkadas¸ım Tunca Arslan’ın c¸ok sevdigˆim bir lafı var, “Salonu en son siz terk edin. Film ilk jenerikle bas¸lar, son jenerikle biter. Film bitmez aslında, sinemadan c¸ıkan insanda devam eder, filmin ruhu kalmıs¸tır onda.”



Diğer Haberler