ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

04 Temmuz 2021 Pazar 16:56

GUCCI AİLESİ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Birkaç hafta önce ‘Son Düello’sunu izlediğimiz emektar Ridley Scott bu kez de gerçek bir hikâyeden esinlenerek çektiği ‘Gucci Ailesi’yle (House of Gucci) huzurlarımızda. 84 yaşında hâlâ üst düzeyde yapıtlar ortaya koymaya devam eden İngiliz usta bu son filminde hem yakın tarihten trajik bir öykü naklediyor hem de insanlık hallerine dair hatırlatmalarda bulunuyor... Lady Gaga’nın Patrizia Reggiani’yi bütün hasetleriyle başarılı bir şekilde canlandırdığı filmde Adam Driver da Maurizio Gucci’ye hayat veriyor. Son dönemin yükselen yıldızı, fiziksel olarak yer yer Yves Saint Laurent’ı ama daha çok Orhan Pamuk’u andırıyor. Al Pacino, Aldo Gucci’de muhteşem, Jared Leto’yu da Paolo Gucci’de tanımak mümkün değil. Özetle kulak kabartılacak bir hanedan öyküsünü akıcı ve ilgiye değer bir yönetmenlik kumaşıyla anlatıyor ‘Gucci Ailesi’, kaçırmayın derim.'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Bu filmi trajik bir aile hikayesi, insanın açgözlülükle imtihanı, bir erkeğin gücü hissettikçe ona teslim olması ve kendini kaybetmesi olarak okumak mümkün. Ama yönetmen koltuğunda Ridley Scott varsa durum farklıdır. Bir taşla birkaç kuş vurma hikayesi de burada devreye giriyor. Usta yönetmen bütün bunların yanında aslında bize arka planda, 90'lardaki küreselleşme çığlıklarının atıldığı bir dönemde büyük bir sermayenin ve markanın küresel anlamda nasıl el değiştirdiğini anlatıyor. İşte bu el değiştirmenin içinde her türlü ihanet, değerler yozlaşması, kıskançlık ve tabii cinayet de var. Özenle yaratılan bir marka ve o marka uluslararası alanda tekrar parlatılırken ailenin elinden alınıyor küresel sermaye tarafından. İlginç bir şekilde Ridley Scott kürselleşmenin farklı bir boyutunu görmemizi sağlıyor. Gucci'nin zarafetini, lüks algısını adeta filmin estetik unsuru haline getiren Scott, aynı zamanda bu estetik unsurları tüm o trajedinin üzerini örten bir örtü gibi de kullanıyor. Her karakterine eşit bir mesafede duran, seyirciye karşı dürüst olan Scott, bir aile trajedisinden Hollywood'un sevdiği türde ve klasik sinema anlatımıyla kotarılmış sıkı bir film ortaya kokuyor...'

 

MÜJDE IŞIL (MİLLİYET): '... Hikâyedeki saçmalıklar zinciri gerçekten de şaşırtıcı. Moda imparatorluğunu yönetmekten aciz bir veliaht, kendi çıkarı için babasını ihbar eden evlat, evliliği bitince kocasının hayatına göz diken ve bir büyücüden destek alan bir eş… “House of Gucci/Gucci Ailesi” tüm bunları alıp absürt komediye çevirmeyi hedefliyor. Sorun da burada ortaya çıkıyor. Tüm oyuncular karikatürize edilmiş karakterlerini olanca abartıyla oynuyor; film de yer yer televizyondaki gülünç yetenek şovları gibi bir hâl alıyor. Yapay olduğu özellikle vurgulanan İtalyan aksanları da cabası… Erkek karakterlerin zayıflığı, vizyonsuzluğu; buna karşın aileye dışarıdan gelmiş ve farklı sınıftan bir kadının insanları birbirine düşürmesi, aynı zamanda aile içindeki ve işteki zaafları da herkesten daha iyi görebilmesi, hikâyenin en ilginç noktasıyken film, ne absürtlüğüyle şaşırtabiliyor ne de bundan bir mizah çıkarabiliyor...'

 

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film tümüyle tatmin etmiyor. 2 saat 35 dakikalık uzunluğu çok fazla. Özellikle ortalara doğru asıl hikâyesinden biraz uzaklaşıp ‘öteki oğul’ Paolo’ya ve onun dümenlerine yoğunlaşınca hikâyenin seyirci için ilginçliği azalıyor. Finalin etkileyici olduğu ise kesin... Bence oyunculuklar da tartışmalı. Patrizia rolü için daha önce düşünülen isimlere bakın: Angelina JolieAnne HathawayMarion CotillardPenélope CruzMargot Robbie ve Natalie Portman. Hangisini seçerdiniz? Bence şarkıcılıktan gelen, birkaç filminden birinde, A Star is Born- Bir Yıldız Doğuyor’un yeni çeşitlemesinde Oscar adayı olan, ama ödülü sadece şarkı dalında alan Lady Gaga, kendine özgü görünümüyle yine de iyi bir seçim. Çünkü fiziğinde çok hafif de olsa bir ‘bayağılık dozu’ var ve bu, karaktere yakışıyor. Ama başka oyunculuklar bence problemli. Elbette böylesine bir kadro içeren bir filmi o açıdan eleştirmek tuhaf kaçabilir. Ve de kuşkusuz Al Pacino, Jeremy İrons gibi efsanelere sözüm yok. Bir falcıyı oynayan ve film boyu bana sürekli Müjde Ar’ı hatırlatan Salma Hayek de yeterince iyi...'

 

 

İNTİKAM VAKTİ

(UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Guy Ritchie, son çalışması ‘İntikam Vakti’nde (Wrath of Man) kendisini şöhrete kavuşturan ‘Lock, Stock and Two Smoke Barrels’ ve ‘Snatch’te birlikte çalıştığı, son olarak da 2005 yapımı ‘Revolver’ın kadrosunda da yer alan Jason Statham’la bir kez daha yollarını birleştiriyor. Bir intikam teması etrafında gelişen filme, soygun sahneleri eşliğinde sunulan pür aksiyon hâkim. 2004 tarihli Fransız filmi ‘Le Convoyeur’un yeniden çevrimi olan ‘İntikam Vakti’ hafiften Michael Mann klasiği ‘Heat’ten de esintiler sunmaya çalışıyor ve anlatım olarak sıkça geri dönüşlere başvuruyor.. Son olarak Ritchie-Statham ikilisinin bir sonraki filmleri ‘Operation Fortune: Ruse de guerre’in Antalya’da çekildiğini ve seneye vizyona gireceğini belirteyim…'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Anlıyoruz ki dünyanın jandarmalığına soyunan ABD'nin jandarma erleri sivil hayatta dönünce rahat duramıyor. Ki o askerlerden biri de Clint Baba'nın oğlu Scott Eastwood'un canlandırdığı Jan. Şiddet düşkünü bir manyak! Yani ABD'nin yarattığı şiddet gelip kendini de vuruyor. Neticede iyi bir yeniden çevrim olarak, güzel bir seyirlik vaat ediyor İntikam Vakti.'

 

 

SEN BEN LENİN

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Tek bir mekânda geçen ama teatrallik hissinden kurtulmayı başaran çalışmada sorgunun gerçekleştirildiği salonun denize bakan penceresinde beliren ve ‘takıntılı’ polis memuruna görünen kâğıttan gemi, gelinlik, idam ipi, Lenin büstleri gibi nesneler de ‘toplumsal hafıza’nın yansımaları türünden metaforlar olarak karşımıza çıkıyor. Oyunculuk cephesinde asıl yükü Barış Falay ve Saygın Soysal’ın üstlendiği ‘Sen Ben Lenin’de yerel halktan portreler sunan isimler de sorgu sahnelerindeki ‘az ama öz’ performanslarıyla dikkat çekiyorlar.'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Taştan'ın yazar Barış Bıçakçı ile yazdığı senaryo aslında bir lidere yüklenen anlamla ilgileniyor. Her kesim için farklı bu anlam. Fakat olumlu ya da olumsuz bu anlam zaman içerisinde bağlamından kopartıldığında nasıl tuhaflaşabiliyor bunu göstermenin peşinde film. Tiyatrovari anlatımı biraz öne çıksa da Türkiye'de pek de üzerine düşünülmeyen (ki düşünsel olarak çok önemli bir yaradır bizim için) bağlam meselesini bir heykel üzerinden anlatması bakımından kıymetli bir çalışma.'

 

MÜJDE IŞIL (MİLLİYET): '... Tek mekânda geçen filmlerin başlıca dezavantajı, teatral anlatıma kayıp sinemasal etkisini kaybetmesidir. Bir sorgu odasında geçen “Sen Ben Lenin”, böyle bir sorun yaşamıyor. Sürekli değişen planlarla ve senaryonun kıvraklığıyla anlatısını sinemasal çerçevede tutmayı başarıyor. Sorgu boyunca polislerin karşısına gelen her bir karakter, toplumsal ve siyasi hafızamızdan süzülüp de o koltuğa oturuyor. Faili meçhuller, birbirine kuşkuyla bakan cenahlar, mucize bekleyenler, kendini kurtarmanın peşinde olanlar… Bu işin gerçekçi tarafı… Masal tarafına gelince… Taştan ve Bıçakçı ikilisi, filmde kasabanın ismini zikretmedikleri gibi belli bir zamanı da işaret etmiyor. Akıllı cep telefonu kullanılıyor ama 80 ve 90’lara daha yakın bir atmosfer var filmde. Ufuk Komiser’in camdan her baktığında gördüğü imgeler, görsel açıdan masalsı anlatıyı kuvvetlendiriyor...'

 

 

ENKANTO

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Doğrusu yaratıcılarının ‘magical realism- büyülü gerçekçilik’ diye adlandırdığı bu çaba gerçekten yerine tam oturmuş. Kişileri yaratırken (çizerken) gerçekle karikatür çok usta bir düzeyde harman edilmiş: hepsi üçgen yüzleri, koca burunları, iri gözleriyle dikkat çekiyorlar. Sanki Latin ve Anglo-sakson karışımı bambaşka bir ırk; onca çizerin oturup özenle yarattıkları... Filmin müzikleri de çok iyi. Lin-Manuel Miranda’nın özgün şarkılarıyla... Belki gerek konuşmalarda, gerek şarkılarda asıl sesleri duyamıyor olmamız bir eksiklik. Yine de öylesine güzel bir dublaj yapılmış ve şarkılar da öylesine ustalıkla bizim seslere emanet edilmiş ki… Sadece bir yerde bir şarkının özgün sesiyle (yanılmıyorsam) İspanyolca olarak söylendiğini duyar gibi oldum!...  Ama genelde bizimkiler de işi çok iyi halletmişler.'

 

BURAK GÖRAL (Çocukla Sinema): '...  Her bir karakter hem fiziksel hem de içerik olarak dopdolu tasarlanmış. Maribel, Disney’in ilk gözlüklü ana karakteri. Onun gücü kalbinin güzelliğinde, masum merakı ve özgür ruhunda. Teknik olarak da Disney’in geliştirdiği yeni bir teknoloji ilk kez bu filmde uygulanmış. Bu sayede karakterlerin tenleri her zamankinden daha gerçekçi. Maribel’in dans figürleri, saçları ve kıyafetinin hareketleri sırasındaki doğal görüntü hayranlık uyandırıcı. Seyircisini hemen kavrayan güzel şarkılarına eşlik eden birçok dans türünün karışımı ve başarılı koreografilerle süslü müzikal sahneler ise büyüleyici güzellikte. Küçük ve hassas çocuklar için, Madrigal’ların evinin yer ve duvarlarının çatırdadığı sahneler belki biraz ürkütebilir. Abuela’nın kocasının ölümü gösterilmiyor ama belli ediliyor. Maribel amcasını ararken yüksek bir uçurumdan düşme tehlikesi yaşıyor. Ailenin evli çiftlerinin minik sevgi öpücükleri de görünüyor bazen. Küçük bir köylü çocuk kahve içerken görülüyor...'

 

 

SPENCER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film kendine özgü Şilili yönetmen Pablo Larrain’in damgasını taşıyor, büyük ölçüde... 2008’lerden itibaren üst üste çevirdiği Tony Manero, No, The Club, Jackie (Jacqueline Kennedy’nin biyografisi), Ema gibi filmlerde en çok kadın portrelerini incelik ve özgünlükle çizmeyi başaran Larrain, bu filmle de hayli ilgi topladı, alkış aldı. Ayrıca Claire  Mathon’un görüntüleri, Jonny Greenwood’un müziği de çok başarılı. Film elbette Kristin Stewart’ın üzerinde duruyor. Ve oyuncu çok inandırıcı bir oyun veriyor. Film boyunca onlarca giysiyi de en yakışan biçimde taşımayı başararak... Ayrıca Alistar Gregory’de Timothy Spall, hizmetkâr Maggie’de Sally Hawkins ve hemen hepsi İngiliz oyun geleneğinden gelen tüm yardımcı oyuncular da kusursuz.'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Jonny Greenwood’un son derece gürültülü ve gerilimle dolu müziğinin yanı sıra ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’ ve ‘Küçük Annem’ filmlerinin de görüntü yönetmeni olan Claire Maton’ın pastoral çerçevelerinin de altını çizmek gerek. Britanya monarşisi içinde yolunu arayan kadınlar, baskın ya da ezilen karakterleriyle her daim edebiyatın ve sinemanın konusu oldu. Pablo Larrian’in yapıtı, bu koridorun son üyesi. Film yer yer “Prenses Diana 1997’deki kazadan önce de bazı zamanlarda ölmüştü” demeye getiriyor. ‘Spencer’ atmosferi bakımından etkileyici elbette ama izledikten sonra yine de şu soru zihninizin bir yerinden kendisini hatırlatıyor: Gezegendeki onca kadın sorununun, cinayetlerle sonuçlanan öykülerin yanında bu modern zamanlar masal kahramanının derdi biraz fazla lüks mü acaba? Üstelik Diana’nın, Spencer ailesi üyesi olarak zaten yeterince ‘soylu’ bir kökeni vardı ve dahil olduğu okyanus, çok da bilmediği sular değildi. Neyse, sinematografik açıdan yılın en iyilerinden, kaçırmayın derim...'

 

 

KRAL RICHARD: YÜKSELEN ŞAMPİYONLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Film bir yanıyla ABD’deki ezeli ve ebedi ırkçılığa ve geçmeyen siyahi düşmanlığına değiniyor. Hele bir dönemde California’da başlayan olaylar... Ve babanın deyişiyle kendilerini “bir başka aptal zenci” diye görmekten vazgeçmeyen beyazlar... Ama aradan üç yıl geçecek ve sonunda kızlar hem bu ortamı, hem de babalarının yenilemez bir inatçılığa ve görkemli bir ukalalığa dönüşen davranışlarını aşıp, gerçek birer şöhret olacaklardır. Ve evet, aslında tüm bu bunlar gerçektir!... O aile 90’lı yılların başında tüm bu serüveni yaşamışlar, ABD spor tarihine geçmişlerdir. Rekorlar da kırarak; kimi yarışmalarda kazanan ilk siyahiler, ilk kız kardeşler vs. olarak; sayısız ödüle erişerek... Filmin son jeneriklerinde gerçek aile de gözükür ve bize el sallarlar... Will Smith’in son dönemdeki en iyi rolünü bulduğu film, aynı zamanda onun en ‘ciddi’ rollerinden biri, belki de birincisi. Siyah veya beyaz tüm yan oyuncular da iyi. Özellikle anlattığım temalara ilgi duyanlar için...'

 

 

HAYALET AVCILARI: ÖTEKİ DÜNYA

ATİLLA DORSAY ( t24.com.tr): '...  Zamanında gerçek fan’lar edinmiş olan (ki ben onlardan değildim) seri 2016’da yeniden çekilmiş, ama başarı kazanamamıştı. Bu kez işi ilk iki filmi yöneten İvan Reitman’ın oğlu yönetmen Jason Reitman yüklenmiş. İyi de olmuş, çünkü o yepyeni ve çok başarılı oyuncular bulduğu gibi eskilere de etkileyici bir saygı duruşunda bulunmuş. Filmin akıcı bir temposu, kendine özgü bir mizahı ve güçlü bir fantastik yanı var. Annede Carrrie Coon, çocukları Trevor ve Phoebe’de Finn Wolfhard ve McKenna Grace, Podcast’ta Logan Kim gerçekten iyiler. Ayni şey öğretmen Grooberson’da  Paul Rudd için de söylenebilir. Ki kendisinin yakın zamanda ‘en yakışıklı erkek’ seçilmesi hayli magazin tartışması yaratmıştı!... Ama eskilere saygı da var. Onlardan Annie Potts zaten filmde karşımıza geliyor: Janine  Melnitz rolünde... Ama serinin gerçek starları olan Dan Aykroyd, Bill Murray ve Ernie Hudson sonlara doğru konuk oyuncu olarak çıkıyorlar. Sonrasında Jimmy Fallon’un TV programına bile çıktılar!..'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’yı eğlenceli karakterleri, hikâyesi ve 1980’lerin korku komedi türündeki gençlik filmlerini hatırlatan yanlarıyla sevdim. 2016 yapımı filmin özellikle oyuncuların performansından kaynaklanan eğlenceli yanları vardı ama daha çok beğendiğim ‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’nın seriye yeni ve taze bir ruh getirdiğini düşünüyorum. Daha önemlisi, özellikle finale doğru ilk iki filmle olan duygusal bağını güçlü tutarak nostaljik anlam da kazanıyor. Oyunculara gelirsek; tüm o kargaşanın ortasında flört etmeye çalışan Callie ve Gary’de Carrie Coon ve Paul Rudd gayet iyiler. Ama filmin gizli yıldızları genç oyuncular… Bu arada finalde oyuncu kadrosunun sürpriz isimlerle zenginleştiğini belirtelim. İlk filmin yönetmeni Ivan Reitman’ın oğlu Jason Reitman’ın da babasını aratmayan bir iş ortaya koyduğu kesin… Finali de hesaba kattığımızda ‘Hayalet Avcıları: Öteki Dünya’nın her şeyiyle aile boyu bir film olduğu söylenebilir.

 

 

DÜN GECE SOHO'DA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Filmde elbette açık bir öge, konuya da yerleşmiş olan 60’lar tutkusu... Böylece o yılların ünlü İngiliz şarkıcılarından Cilla Black, Petula Clark, Sandie Shaw da şarkılarıyla filme giriyor. Özellikle Black’ın Anyone Who had A Heart, Clark’ın Downtown şarkıları gibi... 1975 doğumlu yönetmen bu konuda şöyle demiş: “Hep kaçırdığın o 10 yıl seni çeker. Bana da öyle oldu, hep 60’ları aradım”. Bu arada filme asıl damgasını vuran You’re My World şarkısının bunca yıl sonra Cilla Black’ı canlandıran Beth Singh aracılığıyla filme çok güzel bir konser sahnesi olarak girdiğini de ekleyeyim. Ama sonuç olarak bu bir gerilim filmi. Ve o yanıyla öne çıkıyor. Hele sonunda tam bir seri katil hikâyesine dönüştüğüne göre, bu doğal. Ama filmi bu açıdan eleştirenler var. Bu yanının biraz abartıldığı, dehşet ögelerinin fazlasıyla altının çizildiği söyleniyor. Yine de örneğin alanın ustası yazar Stephen King filme bayılmış. Ve şöyle demiş: “Filmi özel olarak gördüm, çok beğendim. Ve hayatımda ilk kez bir filmi ikinci kez izlemek istedim. Gösterime girince yeniden gideceğim. Bu çok özel bir film. Özetle ’Sürprizli bir zaman-içinde yolculuk”.  Ayrıca yabancı eleştirmenlerin filmi  The Shining, Repulsion, Don’t Look Now, Drag met o the Hell gibi korku klasiklerine benzettiğini de bilmek ilginç...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Övülmeyi hak eden birçok yanına (mesela hikâyenin “Geçmiş o kadar da matah değildi” fikri de kayda değer) rağmen “Dün Gece Soho’da” sanki yönetmeninin her çiçekten bal alma hevesine yenik düşmüş gibi. Başarılı bir şekilde kurulan görsel dünyaya öykünün gidişatı eşlik edemeyince ve Wright’ın sahaya sürdüğü ‘hayaletli geçmiş’ fazla yorucu olmaya başlayınca filmin gardı düşüyor. Hele hele o şaşırtma ya da seyirciyi ters köşeye yatırma ısrarına heba edilen final, bu güzelim nostaljik yolculuğu, çok daha fazla sevmemize engel oluyor. Ama yine dediğim gibi atmosferi, dönem ruhunu yansıtan detayları ve geçmişin enfes şarkılarıyla izlenmeyi hak eden bir yapım.'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Ayrıca, her şey bir yana, filmde erkekler tüm kötülüğün kaynağı olarak gösterilseler bile kadın karakterlerin güçlü değil, zayıf olarak çizildiğini düşünüyorum. Ama beğenmediğim tüm yanlarına rağmen Wright’ın görüntü yönetmeni Chung-hoon Chung ve prodüksiyon tasarımcısı Marcus Rowland ile çıkardığı mükemmel iş için dahi ‘Dün Gece Soho’da’nın seyredilmesini önerebilirim. Özellikle ilk 30-40 dakika ‘Güzel bir film seyrediyorum’ duygusunu yaşıyorsunuz. Edgar Wright’ın tutku dolu, özenli yönetmenliğine söyleyecek hiçbir şeyim yok. Özellikle Ellie’nin, annesi ve Sandie ile kurduğu ilişkileri, aynalardaki yansımalar üzerinden anlattığı sahnelerde akılda kalıcı imgeler yakaladığını düşünüyorum. Ayna, Ellie için sadece geçmişin değil; tekinsizliğin ve sorunların başladığı yer aslında… Aynaların, Ellie ile Sandie arasındaki sınırları temsil ettiği söylenebilir. Sonlara doğru, Ellie’nin gördüğü erkek hayaletlerin de görsel olarak iyi tasarlandığı kesin...'

 

 

TAM SANA GÖREYİM

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Bir robota âşık olabilir misiniz? Ya da size âşık olmasına katlanabilir misiniz? Oyuncu-yönetmen Maria Schrader’in son yapıtı ‘Tam Sana Göreyim’ (‘Ich bin dein Mensch’), bu tür fikir egzersizlerinin peşinde gezinen bir çalışma. Emma Braslavsky’nin kısa öyküsünden sinemaya Schrader’in yanı sıra Jan Schomburg’un da katkı verdiği senaryoyla uyarlanan filmde, Berlin’deki Bergama Müzesi’nde çalışan antropolog Alma’nın ilginç serüvenini izliyoruz... Spike Jonze’un ‘Her’ünü bir parça hatırlatan yapım, ilginç fikirlerle açılıyor ama sonrası rotasını pek bulamıyor. Alma rolündeki Maren Eggert’in performansıyla bu yıl Berlin’de En İyi Oyuncu ödülünü aldığını hatırlatalım…'

 

 

ETERNALS

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Filmi tümüyle yerin dibine batıranlardan olmadım. Çünkü iki saat 17 dakikalık uzunluğunu biryana bırakırsanız (ki biz eleştirmenler üstelik bunu ara vermeden izledik!) ve adına mantık denen şeyi tümüyle unutursanız, filmden belli bir keyif alabilirsiniz. Ayrıca bu ‘haftanın filmi’ni bizim gibi İstinye Park’taki IMAX sisteminde gözlüklerle izlerseniz, bu keyif artabilir. Filmin iki Oscar'lı ve bundan önce (benim henüz göremediğim) Nomadland filmiyle büyük sükse yapan Çinli kadın yazar-yönetmen Chloe Zhao’nun elinden çıkmış olması da çok ilginç. Çünkü önceki filmlerinden o kadar farklı ki bu... Görüldüğü gibi yetenek öyle bir şey ki, neye el uzatsanız belli bir düzeye çıkabiliyorsunuz. Demek ki, bu iki buçuk saati aşkın filmi oturup izleyecek sabrınız, bu tür filmlere karşı ilginiz ve bir has sinefil duygunuz varsa, lütfen buyurun…'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Zhao’nun çağdaş aksiyon estetiği üzerine düşünen bir yönetmen olmadığı çok belli… Buna karşılık, karakterleri iyi işlediğini ve oyuncu yönetiminde başarılı olduğunu düşünüyorum. ‘Nomadland’ ile yazar ve yönetmen olarak son yılların en iyi filmlerinden birine imza atan Zhao’nun çağdaş aksiyon türüne kişisel bir yorum getirebildiğini söylemek çok zor. Öte yandan, başlangıçtaki hedefin bu olduğunu da pek düşünmüyorum. ‘Ant-Man’ ya da ‘Guardians of Galaxy’ gibi yönetmene geniş alan açan soygun filmi ya da uzay operası gibi bir proje değil ‘Eternals’. Marvel’ın, Zhao’dan beklentisi eski usul epik bir filmin içine inandırıcı karakterler yerleştirmesiydi bence. Aksi halde Deviant’lar, Babil’de dolaşan mitolojik tanrılar ve Göksel Varlıklar feci derecede demode ve sıkıcı olabilirdi… Özetle, Zhao’nun üstüne düşeni yaptığı söylenebilir...'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Geçen yılın Oscar'lı filmi Nomadland ile En İyi Yönetmen Oscar'ı da alan Chloe Zhao'nun yönettiği Eternals bildik Marvel filmleri gibi hızlı ritimli aksiyon yapımlarından biri değil. Zhao daha sakin, belki de sofistike bir Marvel filmi yapmanın peşine düşmüş. Ama ortaya çıkan sonucun bekleneni verdiğini söylemek zor. Hani yönetmen Zack Snyder'in Watchmen'de ortaya koyduğu sofistike süper kahraman filmi anlatma becerisini Zhao'da göremiyoruz. Ayrıca yönetmenin elindeki oyuncu kadrosundan da yeterince faydalandığını söylemek de güç...' 

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... “Nomadland” ile büyük çıkış yakalayan ve Oscar kazanan Chloé Zhao’nun dokunuşlarını hissettirdiği, gerçek mekanlarda yapılan çekimlerin görsel gücü artırdığı, dijital bir oyuncak gibi görünmekten en uzak Marvel filmi “Eternals”. Ancak, bu kadar çok karakter ve olayın işin içine girmesi senaryo savrukluklarının, karakter motivasyonlarındaki eksikliklerin önüne geçemiyor. Bazı karakterler tam olarak inşa edilemezken, Diveant’ların yeniden dünyaya dönüşü ve evrim süreçleri de es geçiliyor. Belli ki yeni bölümlerini izleyeceğimiz bir serinin girişi bu film. Hal böyle olunca, tıpkı benzerleri gibi hikayede hep tamamlanmamış bir parça oluyor.'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Zhao’nun filmine ilişkin altı çizilmesi gereken diğer notlara gelince: Sersi’de Gemma Chan, Ikaris’te Richard Madden performansları tatmin edici düzeyde olan iki genç isimdi. Salma Hayek, Ajak’ta fazla anaç bir profil çiziyordu, Thena’daki Angelina Jolie ise kadroda tecrübeli bir isim olarak yer alan ama teknik direktörünün gadrine uğrayarak oyuna pek sokulmayan eski şöhret bir futbolcu pozisyonundaydı sanki... Nihayetinde Chloé Zhao’nun ‘The Rider’ ya da ‘Nomadland’ gibi önceki yapıtlarındaki orijinal dokunuşları ‘Eternals’da bulmanız mümkün değil elbet. Belki öykünün kahramanlarının başka bir gezegenden gelmeleri itibariyle ‘göçmen’ olmaları, meseleye politik bir bakış katıyordur! Son olarak 2 saat 37 dakikalık süre çok çok uzundu...'

 

 

BOYNUZLAR

ATİLLA DORSAY  (t24.com.tr): ‘… Scott Cooper (1970 doğumlu) 2000’lerden itibaren bu türde bir avuç ilginç film imzaladı. Crazy Hear , Out of the Furnace, Black Mass; belki en çok da Hostiles- Vahşiler filmleri hayli ilgi çekti. Bu filmde de açık bir anlatım ustalığı, belli bir estetik ve türüne hakim olma tavrı var. Ayrıca başta Kerry Russell, Jesse Plemons gibi adların yanı sıra iki küçük kardeşte Jeremy T. Thomas ve Sawyer Jones da gayet iyi oynuyorlar. Yine de film tam olarak yürümüyor. Frank Weaver’in dönüştüğü canavarlar gerçi -verilen bilgiye göre- yapımcı olarak gözüken Guillermo del Toro‘nun elinden çıkma. Demek ki belli bir düzeyleri var. Ama yine de biraz aşırı kullanılmışlar ve insanı filmin çok daha ilginç yanlarından alıp götürüyorlar. Belki en kötüsü, en azından benim için, çocukların böyle bir filmde kullanılması. Bu tür filmlerde çocukların, hem de başrol düzeyinde kullanılmasını hiç sevmemişimdir. Burada olay sanki onların başarısı ölçüsünde beni rahatsız etti. Bilmem, fazla tutucu mu davranıyorum... Ama işte böyle!...’

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Yönetmen Scott Cooper, kasabanın tüm tekinsizliğini, ürkütücü bir unsur olarak kullanıp bu ürkünçlüğü iliklerinizde hissedeceğiniz bir atmosfer kurarak Lucas'ın yaşadıklarını anlatıyor. Kasabada işlenen tuhaf cinayetlerle uğraşan öğretmen Julia'nın şerif kardeşi, bir zaman sonra Lucas'ın açık etmemeye çalıştığı sırrıyla bu cinayetler arasında bir bağ olduğunu düşünüyor… Nihayetinde Cooper tüm bunları muhteşem bir atmosfer içinde ve gerilim dozu yüksek bir öyküyle anlatıyor. Görüntü yönetmeni Florian Hoffmeister'ın harika kadrajları, Lucas'ı canlandıran küçük oyuncu Jeremy T. Thomas'ın hatırlanası performansı da filmin gücünü artırıyor. Son tahlilde türün meraklılarına kaçırmayın derim.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… ‘Boynuzlar’ atmosfer kurmada ve seyircisini başta öyküsü olmak üzere tüm elementleriyle etkilemede mahir bir yapım. Yaratık motifiyse ister istemez yapımcıları arasında yer alan Guillermo del Toro’nun (Amerikalı bir eleştirmen ‘Filmin vaftiz babası’ tanımlamasında bulunmuş!) yapıtlarını, özellikle de ‘Pan’ın Labirenti’ni (Faun) akla getiriyor. Ama öykü daha çok yönetmenin ‘The Devil’s Backbone’unu çağrıştırıyor…Kimi suçları, ruhen yaralanmış karakterler eşliğinde, ‘yaratık’ formlu bir gerilimde yansıtmak gibi bir harmanın üstesinden başarıyla gelen ‘Boynuzlar’ı kaçırmayın. Görüntü yönetmeni Florian Hoffmeister’ın ‘usta’ işi kadrajları da cabası...’

 

 

YENİ DÜZEN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Film baş döndürücü bir görsellikle ve çok iyi çözümlenmiş kalabalık şiddet sahneleriyle dikkat çekiyor. Bu öyle-böyle bir şiddet değil. Kimi sahneler bu alanda zirveye çıkıyor. Özellikle biri: yan yana oturtulmuş birçok kişinin ayni anda kurşuna dizildiği ve hemen sonrasında benzin dökülerek yakıldığı sahne... Doğrusu akıllarda kalacak bir sinema bölümü... İnsanların kadın-erkek ayırmadan birlikte çırılçıplak işkenceye uğradığı sahne de öyle... Film kuşkusuz büyük usta Luis Bunuel’in L’Ange Exterminateur- Mahvedici Melek, ama en çok Burjuvazinin Gizli Çekiciliği filmlerini hatırlatıyor. Daha yakın bir zamanda da Koreli Bong Joon Ho’nun Parazit başyapıtı anılabilir. Bu başyapıtlar kadar sağlam ve dört başı mamur değil; ama yine de görülmeyi hak eden bir yapım... Yönetmenin bundan sonra yaptığı Sundown- Günbatımı filmini de yakında görmeyi umarak...’

 

 

AŞK ENGEL TANIMAZ

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Daha çok yardımcı asistan olarak (ki çalıştığı projeler arasında Bond filmi ‘Spectre’ ve Dan Brown uyarlaması ‘Cehennem’ de var) sinemada boy gösteren Alice Filippi’nin ilk uzun metrajı ‘Aşk Engel Tanımaz’ (‘Sul piu bello’), klasik ‘love story’ formülünü (yani âşıklardan biri hastalıktan mustarip) kimi görsel atraksiyonlarla süslerken karakteri üzerinden de farklılıklar peşinde koşan bir yapım olmuş. Torino’da gondol sefası, Marta’nın hafif ‘Amelie’ tadındaki kişiliği ve kendine özgü renkli dünyası, iyi yazılmış diyaloglar derken film başlarda seyircisini kendisine çekmeyi başarıyor. Ama sonra hem sırtını klişelere dayıyor hem de ‘güzellik’ takıntısını ve fiziksel beğeni saplantısını eleştirirken sanki kendisini de aynı yaklaşımlara kaptırıyor gibi. Özetle şöyle söyleyelim: Romantik komedilerden hoşlananlar için...’

 

 

MINARI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Film, farklı bir coğrafyada kurdukları denklemin içinde zorlanan çiftin kendi kültürlerini sürdürme ısrarlarının yanı sıra doğdukları toprakların havasını soluyan çocuklarının yaşadığı kafa karışıklığını da yansıtma derdinde. Öte yandan ‘memleket’ten gelen babaanne, sivri mizah anlayışı ve hınzır kişiliğiyle önce kendisine karşı mesafeli duran torunuyla arasındaki buzları eritiyor ve sonrasında da yeni bir dostluğun perdesi aralanıyor. Derken hesapta olmayan dertler su yüzüne çıkıyor…  Son Oscar’larda tam altı dalda aday olan ve babaanne Soonja rolündeki Yuh-Jung Youn’un filmde gösterdiği performansla En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu dalında heykele uzandığı ‘Minari’yi, duygulara seslenen, mizaha da kapısını alabildiğine açmış bir aile dramı olarak nitelemek mümkün.'

 

 

DUNE: ÇÖL GEZEGENİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film görsel açıdan son derece başarılı olmayı bilmiş. Bitmez tükenmez çöl peyzajlarının yanında antik görünümlü kentler ve ultra-modern aygıtların çelişkisi insanı şaşırtıyor. Hele o devasa çekirgeleri andıran uçaklar... Doğrusu görüntü yönetmeni Greig Fraser’i kutlamak gerekiyor. Kimi sahnelerde –örneğin tüm o çöl dekorunda, ürkünç ‘dev çöl solucanları’nı pek göstermeden dehşet duygusu yaratmada ya da Gom Jabar testinde- harika bir iş çıkarmış. Evet, bu film uzunluğu, görsel ve temasal zenginliği ve başka şeyleriyle tam bir ‘blockbuster’, yani bir üstün-yapım. Ama bir eleştirmenin dediği gibi bu “kişisel bir üstün-yapım; bir uzay operası”. Bir başka eleştirmense şöyle yazmış: “David Lynch’in Dune filmini hep seveceğim -kendisi çok benimsemiş olmasa da... Ama gerçek Dune işte bu film”.  Gerçi o filmi görememişim, kitaplarımda yazısı yok. Ama yine de bu görüşe katılmamak mümkün gözükmüyor...'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Villeneuve’ün bir başka başarısı, bilimkurgu - fantezi dengesini yakalaması… İlk uyarlamada Lynch, uzay operasının yeniden popüler olduğu, aksiyonun yükselişe geçtiği bir çağda kendine özgü hayal gücüyle şekillendirdiği masalsı bir fanteziye imza atmaktan hiç çekinmemişti. Eserin politik alt metinlerini çok önemsemediği belliydi. Villeneuve ise tam aksine, sömürgeci - sömürülen çatışmasını öne çıkarıyor ve masalsılıktan tümüyle uzak duruyor. Çünkü fantezi ya da bilimkurgu, ne olursa olsun bugünün seyircisinin üsluptan ziyade sahiciliğe değer verdiğini biliyor. ‘Dune: Çöl Gezegeni’ de her anında sahici olabilen bir film. Villeneuve, ne aksiyonu zorluyor ne de sahneleri köpürtmek için stilize numaralara başvuruyor. Stanley Kubrick gibi filmin her görsel detayını özenle kuruyor. Görüntü yönetmeni Greig Fraser’ın süslü, keskin kontrastlara dayalı, çok renkli, berrak ve canlı bir görsel dünyadan uzak durduğu belli...'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Yönetmen, Dune'un hikayesini ağırkanlı bir anlatımla, seyirciye aktarmanın peşinde. Bu tercih, hızlı anlatımın geçer akçe olduğu bir dönemde seyirciye, özellikle de Dune dünyasına aşina olmayan seyirciye tuhaf gelebilir. Ama anladığım bu tercih yönetmenin romana sadık kalmasıyla ilgili. İşte bu tercih Villeneuve'ün, Dune uyarlaması sınavındaki hem başarısı hem de başarısızlığı olarak görülecek. Film, Dune'u okumamışlar için hikayenin içine girmeyi, karakterlerle ilişki kurmayı, nasıl bir evrenin içinde geçen bir hikayeye ortak olunduğunu anlamayı biraz zorlaştırıyor. Ama bu tercih aynı zamanda romanı okuyanları memnun edebilecek gibi de duruyor. Doğal olarak film, Dune'u okuyanlar ve okumayanlar arasında farklı değerlendirilecek. Dune serisinin tıpkı Yaşar Kemal'in İnce Memed gibi uyarlamasının yapılmasının çok çok zor olduğu düşünenlerdenim. Ki bu filmi çekmek için yıllarını harcayan Jodorowsky de yakın bir zamanda "Dune, tıpkı Proust gibi bir kitap...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Dune’ bir üçlemenin ilk ayağı. Devam filmleri henüz çekilmedi, muhtemelen ilk adımın göreceği ilgiye göre hareket edilecek. Öte yandan şunu söylemeliyim: Lynch’in zamanında pek beğenilmeyen uyarlaması belki bugünden bakıldığında demode ama Herbert’ın yazdıklarını derli toplu bir şekilde ifade etmiş. Villeneuve ise görsel yapıya yüklenmiş. Lynch’in uyarlamasında karakterleri eşit olarak tanıyorsunuz, bu filmse, kusursuzluğu takıntı haline getirmiş gibi görünen bir yönetmenin görsel haykırışı. Bu açıdan çok sayıda tanınmış oyuncudan oluşan kadro da kendini ifade edememiş gibi geldi bana. Mesela Paul’deki Timothée Chalamet’den çok etkilendiğimi söyleyemeyeceğim. Bir tek Leydi Jessica’daki Rebecca Ferguson biraz daha fazla öne çıkıyordu. Dev kum solucanları, abartılı tasarımlara sahip uzay gemileri, ‘Yusufçuk’ formunda helikopterler derken görselliğin dışında pek de etkileyici olmayan bu yapım bence ortalamayı aşamıyor. Son olarak evet, beğeniler sübjektiftir, “Dune başyapıttır” diyenlere saygımız sonsuz ama kendi adıma şunu da söylemek istiyorum: İlk defa uzaya çıkmıyoruz!

 

 

CADILAR BAYRAMI ÖLDÜRÜR

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... 2018’de, John Carpenter’ın ünlü klasiği ‘Halloween’e 40 yıl sonra el atan ve aradaki devam filmlerini devre dışı bırakarak orijinal öykünün izlerini süren David Gordon Green, ‘Cadılar Bayramı Öldürür’de (‘Halloween Kills’) bir tür ‘suyunun suyu’ bir yapıta imza atmış. Bu son adım, Michael Myers’ın yıllar sonra geldiği kasabada geçmişte kendisinden kurtulan kurbanlarının karşısına yeniden çıkması, tabii listesine yeni maktuller eklemesini anlatıyor. Film ‘linç kültürü’ne ve gözü kararmış toplulukların yol açabileceği zararlara dikkat çektiği noktalarda fena değil ama final çok zorlama ve bu kanlı öykü gereksizce yorucu…'

 

VENOM: ZEHİRLİ ÖFKE 2

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Bu filmin temel özelliği, öncekine kıyasla ve tüm o tarz filmlerin içinde eriştiği teknolojik düzey. Bu açıdan yönetmenliği devralan Andy Serkis’i, üç Oscarlı görüntü yönetmeni, Martin Scorsese’nin gözdesi Richard Richardson’u ve elbette tüm bir teknik ekibi kutlamak gerekiyor. Ayni biçimde başta Kasady’de emektar Woody Harrelson  ve Eddie Brock’ta Tom Hardy olmak üzere oyuncu kadrosunu.... Ama ne demiş anglo-saksonlar: “Too much is too much!”. Yani fazlası fazladır... Böylece film gerçekten de tüm bu ögeleri aşırı biçimde kullanıyor, tempo bu kez ‘insanı sersemletme’ düzeyini rahatça aşıyor; keyifli olmaktan yorucu olmaya kayıyor. Gerçi birçok yerde işler komediye dönüşmüyor değil!... Ki bu da seyirciye biraz nefes alma fırsatı getiriyor. Yine de artık galiba bizim kuşakların aradan çekilmesi ve bu tür filmleri asıl seyircisine bırakması gerekiyor. Elbette çocuklara değil –kesinlikle değil… Ama çok gençlere... Artık X mi, Y mi, Z mi, ne kuşağıysa...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘Marvel ailesi’nin salonlarımızı ziyaret eden yeni ürünü ‘Venom: Zehirli Öfke 2’, bence ilk adımdan bir tık daha iyi... Yaratık ve onunla bütünleşen Eddie’nin ilişkisi bir tür ‘alter ego’ savaşı ya da sürekli didişen, kavga eden ama birbirlerine muhtaç bir sevgili profili olarak da ele alınabilir. Filmde çok etkili olmayan ama ara ara karşımıza çıkan mizah yükünü bu çekişme üstleniyor. Cletus-Francis ya da diğer adlarıyla ‘Carnage’-‘Shriek’, filmin bir yerinde yeni ‘Bonnie-Clyde’ olarak anılıyorlar ama Cletus’u canlanlandıran Woody Harrelson dolayısıyla ben onları ‘Katil Doğanlar’ın uzantıları olarak adlandırmayı daha uygun gördüm...'

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '...  Film bir hikaye değil de tema üzerine inşa edilmiş gibi duruyor. Marvel filminden beklenmeyecek derecede kısa (96 dakika) olmasını da buna yorabiliriz belki. Yani hikaye güçlü olmadığı için filmin kurguda daha kısa tutulması ihtiyacının hâsıl olması olasılık dâhilinde. Kendi adıma Marvel filmlerinin en zayıf halkalarından birisi olacağını düşünüyorum.

Bunların dışında finalde verdiği spoiler ile aslında bu yapımın bir ara film olduğu hissine kapılmamak da elde değil. Yeniden inşa edilen Marvel evrenine eklenecekmiş gibi duruyor Venom da. “Nefes” ile girdiği yönetmenlik yolunda olumlu eleştiriler alan ama “Mogli: Orman Çocuğu” ve bu filmle vasatı aşamayan Andy Serkis’i için üzülmekten başka bir şey gelmiyor elden. İlk filmin senaryo ekibinde de yer alan Kelly Marcel ve başrol oyuncusu Tom Hardy’nin kaleme aldığı senaryo pek olanak sağlamıyor çünkü...'

 

 

SON DÜELLO

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... 84 yaşındaki usta yönetmen Ridley Scott, 1977 yapımı ‘The Duellists’den bu yana imza attığı her filmde olduğu gibi görsel olarak yine etkileyici bir iş çıkarıyor. Görüntü yönetmenleriyle kurduğu görsel atmosferlerle 1980’lerin en ilham verici sinemacılarından olan Scott, görüntü yönetmeni Dariusz Wolski ile ‘Son Düello’da dış mekânlarda metalik gri ağırlıklı, kasvetli bir kış atmosferi kuruyor. İç mekânlarda ise şömine ve mum gibi ışık kaynaklarına bağlı gerçekçi bir karanlığı tercih ediyor. Her Scott filminde olduğu gibi özellikle geniş açılı genel planlarda alan derinliğini çok özenli kullanıyor ve arka fondaki ayrıntı zenginliğini ihmal etmiyor. Üç ayrı epizottaki nüansları incelikle yorumlayan Jodie Comer başta olmak üzere oyuncuların filme katkısı büyük. Adam Driver ve Ben Affleck üstlerine düşeni başarıyla yapıyorlar ama Matt Damon’ı biraz ayrı bir yere koymaktan yanayım...' 

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Film önce sıkı arkadaş olan ama sonradan araları açılan iki soyluyla (Jean de Carrouges ve Jacques Le Gris), bu rekabetin ortasında bir tecavüz vakasıyla dengeleri değişen bir kadının (Marguerite de Thibouville) öyküsünü, Kurosawa’nın ünlü klasiği ‘Rashamon’vari bir akışla (her bir karakter yaşananları kendi cephesinden aktarıyor) perdeye taşıyor. Matt Damon ve Adam Driver iki ana karakterde iyiler ama özellikle Marguerite’de Jodie Comer muhteşem. Keza Ben Affleck de Kont Pierre d’Alençon’da son dönemin en iyi performansını ortaya koyuyor. Kariyerinde ‘Thelma ve Louise’ gibi bir gurur anıtı olan bir yönetmenin son adımı, yılın en iyi filmlerinden; bu tarihsel #MeToo öyküsünü kaçırmayın.'

 

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... Jodie Comer’ın Marguerite’ye ruh üflediği, Matt Damon’un fiziksel dönüşümünü karakterinin karanlığıyla birleştirdiği, Adam Driver’ın Le Gris’te döktürdüğü ve inanmazsınız ama kont Pierre rolünde Ben Affleck’in bile övgüye değer olduğu yılın en iyi yapımlarından birisi "Son Düello". Affleck ve Damon’un kalemlerine bir diyeceğimiz yok ama belli ki filmin son bölümünde gözümüzü açan kadınca dokunuş Nicole Holofcener’e ait. Ve tabii, 84 yaşında yaşayan en büyük yönetmenlerden birisisi olduğunu bir kez daha kanıtlayan Ridley Scott’a şapka çıkarmadan geçmeyelim. Onun kadar isyankâr değil bu film belki ama bir kez daha "Thelma ve Louise" ruhu üflüyor sinemaya büyük usta.'

 

 

HAKİKAT: ŞEYH BEDRETTİN

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Hakikat: Şeyh Bedreddin’, fikren anlatmak istediklerini seyircisine geçiriyor, senaryo geçmişten günümüze uzanan göndermelerde bulunarak (özellikle ‘dış güçler’) ve değişmeyen şeylere vurgu yaparak çağdaş bir okumaya da vesile oluyor. Görüntüler ve kadrajlar da tatminkâr. Tek problem, iki tarafın karşı karşıya geldiği savaşın sinematografik ifadesi. Hikâye bizi güçlü bir finale iterken seyirci olarak gözlerimiz, içine daha fazla gireceğimiz türden savaş sahneleri arıyor. Aman, buradan ‘savaş sevdalısı’ (!) olduğum çıkarılmasın, kastettiğim günümüz tarihi aksiyonlarında olan standartlar. Şeyh Bedreddin’e Suavi’nin hayat verdiği bu film izlenmeye değer bir çaba. Naçizane Nâzım’ın ‘Destan’ından, Tuncel Ağabey’in (Kurtiz) sesinden, Nevzat Çelik’in dizelerinden, Ahmet Kaya’nın şarkısından sonra bu filme de gönlünüzde yer açın derim…'

 

 

KURYE

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Kurye’ aslında kan bağı açısından daha çok Spielberg’ün ‘Casuslar Köprüsü’ne (‘Bridge of Spies’) yakın duruyor. İki cephede gelişen olaylar, Sovyet tarafı, hapishane bölümleri derken gerilim bürokratik hamlelerde kıyıya vuruyor. Benedict Cumberbatch’ı Wynne rolünde, son dönemlerdeki en etkileyici performansıyla karşımıza getiren filmde Penkovsky’yi canlandıran Gürcü oyuncu Merab Ninidze de çok başarılı. Dominic Cooke’un yapıtı, sinematografik yanından çok böylesi bir kişiliği hatırlatmasıyla önemli bence. Filmi izledikten sonra kaynaklara göz attım; Greville Wynne gerçekten ilginç bir karaktermiş ve ‘kuryelik’ kariyeri sonrası da ayrı bir filmi hak ediyormuş.'

 

 

SEVGİLİ YOLDAŞLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Film bir döneme son derece ciddi, ama ayni zamanda dramatik ve yer yer de komik bir büyük ışık tutuyor. Konchalovsky’nin gerçek tarihle kaleminden çıkmış kişilikleri birleştirmesi olağanüstü. Ayrıca çok patetik başka kişiler de var: Lyudmilla’nın yaşlılığı içinde alaycılığını koruyan küskün babası; yakın arkadaşı bir KGB ajanı, dehşet içindeki bir yaşlı mezarcı. Ve olayların odak noktasındaki genç Sveta... Ki annenin onu umutsuzca arayışı, filmin en dramatik noktasını oluşturuyor. Ve görkemli kalabalık sahneler... Yönetmen özellikle siyah-beyazı ve de kareye yakın bir biçimi seçmiş. Bu da döneme belgesele yakın bir tat veriyor. Birbiri ardına düşen insan bedenleriyle birlikte yüreğimiz dağlanırken, beceriksiz yöneticilerin dışarıdan taş ve kurşun yağmuruna tutulan toplantılarına gülme hissiyle yaklaşıyor, her şeye karşın süregiden sokak eğlencelerine ve danslarına ise neredeyse hayret ediyoruz!.. Önemli bir ustadan yıllar sonra gelen ilk film olan Venedik 2021 ödüllü ve Oscar adayı olmuş bu film, sonuç olarak görülmeyi hak ediyor. Anlattıklarının önemi ve ona pek uygun estetiğiyle...

 

 

AV

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Filmin öncelikle görüntü çalışmasını beğendim. Yetenekli Barış Özbiçer harikalar yaratmış. O vahşi doğanın kayalık tepeleri, uçurumları, kesif ormanlarıyla... Ve örneğin yol hizasından yukarı doğru yükselen bir kameranın önünde açılan uzaklardaki deniz manzarası gibi çekimlerle... Aynı ölçüde capcanlı bir fon müziği. Değerli müzisyen Deniz Cuylan’ın eseri. Ve etkileyici bir oyunculuk... Yıllar sonra yeniden bulduğumuz Ahmet Fırat Şungar dışında, hiç tanımadığımız oyuncular da gayet iyi. Ayşe’yi oynayan Billur Melis Koç’a apayrı bir övgüyle birlikte... Ve o her dakika duyulan küfürler... Öylesine ağzı bozuk bir film ki... Türk kırsal kesim ve alt tabaka maçoluğunun tüm sözcükleri bıkıp usanmadan resmi geçit yapıyor. İngilizce alt yazıları da vardı; bu sayede İngilizce argomu iyice geliştirdim!... Bence kaçırmayın.’

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… “Av”, bir yanıyla senaryosundaki sıkıntılardan mustarip ve özellikle orta bölümde kendi kuyruğunun etrafında dolanan bir anlatıya sahip. Ama diğer yanıyla da Türkiye’de pek sık görmediğimiz nitelikli tür sineması yapma iddiası taşıyor. Bunu yaparken de toplumsal bir sorunu hikayenin ana omurgasına yerleştirmeye çalışıyor. Kanımca bunu başarıyor da. Başaramadığı, tür ile kurduğu ilişki, onun ritmini yakalamaktaki yetersizlik. Aslında işin zanaat kısmı. Ahmet Rıfat Şungar (Sedat) ve Yağız Can Konyalı’nın (Çetin) filmin atmosferiyle uyumsuz, kimi zaman karikatür gibi duran abartılı oyunlarının yanında Ayşe’yi canlandıran Billur Melis Koç sade bir görüntü çiziyor, rolünün altından kalkmayı başarıyor. “Av”, kendi adıma Türkiye’de eli yüzü düzgün tür sineması yapma girişimlerine eklenen yeni bir halka. Bütün eksik gediğine rağmen bu girişimlerin seyirci tarafından onore edilmesi ve yönetmenlerin cesaretlendirilmesi gerektiğini inanıyorum…’

 

 

NEFESİNİ TUT 2

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… İstediği etkiyi sağlayan kanlı bir gerilim olan 2016 tarihli ‘Nefesini Tut’ta ana karakter fiziksel eksikliğine rağmen sezgileriyle meseleleri hallediyordu. Uruguay kökenli Fede Alvarez’in imzasını taşıyan yapımda özellikle ‘Avatar’dan hatırladığımız emektar aktör Stephen Lang, kendi çapında döktürüyordu. Bu hafta vizyona giren ‘Nefesini Tut 2’ (Don’t Breathe 2) benzer bir atmosfer yaratıyor. Yangından kurtardığı küçük bir phoenix’i (anka kuşu) himayesine alan kahramanımızın evi bir kez daha kuşatılıyor. Kamera arkasına ilk filmin senaristlerinden Rodo Sayagues geçerken yine son derece ‘kanlı’ bir öykü anlatılmış. İkinci yarıda devreye bir organ nakli operasyonu girerken, atmosfer farklı bir gerilime de kapı aralıyor. Stephen Lang’in şiddet şovunu sürdürdüğü filmde ben en çok ‘kötü adamlar’dan Jim-Bob’u canlandıran Adam Young’ı beğendim.’

 

 

ÖLMEK İÇİN ZAMAN YOK

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… En sevdiğim Bond filmlerinden birine yapılan göndermelerden etkilenmediğimi söyleyemem ama ‘Ölmek İçin Zaman Yok’un hikâyesi duygusal anlamda beni pek yakalayamadı. Eleştirmenler arasında azınlıkta kaldığımın farkındayım. Ama ‘Ölmek İçin Zaman Yok’u, ‘Casino Royale’ ve ‘Skyfall’ kalibresinde bir film olarak görmek açıkçası bana çok zor geliyor. Onlar riskli yeni arayışlara giren filmlerdi. ‘Ölmek İçin Zaman Yok’ ise final hariç Bond formüllerinin güvenli limanından pek çıkmıyor. Ayrıca, ‘Finalden etkilendim’ dersem yalan olur. Tam o esnada, ‘aktör Daniel Craig ve James Bond karakteri’ arasında yıllardır süren çalkantılı sevgi – nefret ilişkisi geldi aklıma. O finalde kuşkusuz tüm bu geçmişin önemli payı var. Son olarak, pandemiden önce çekilip bitirilen ‘Ölmek İçin Zaman Yok’un entrikasının DNA temelli biyolojik silahlar etrafında döndüğünü belirtmek gerek. Covid-19 salgını ve peşinden gelen aşı tartışmalarını, hiç bitmeyen komplo teorilerini düşündüğümüzde, günümüz dünyasındaki biyolojik silah korkusunu damardan yakalayan bir hikâye olduğu kesin… ‘

 

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Özellikle ilk yarısı ve son yarım saatinde son derece canlı ve akıcı bir film. Bireysel ve örgütsel kötülüklerden sonra, tüm insanlığa yönelik ve en son, hatta onun ötesinde bir teknolojiyle gerçekleştirilmeye çalışılan dev bir suikaste karşı neredeyse tek başına, en azından en önde savaşmaya çalışan bir James Bond. Yapımcı dediğim gibi yine Alberto Zuccoli. Bu kez efsane Hans Zimmer’in müziği. Şarkısı –ki çok güzel- bu kez Billie Ellish’den gelen son derece romantik bir parça. Ve açıkçası, belki bunca Bond serüveninin en iyi, en doyurucu filmi. Bakalım, Daniel Craig “bu son olsun” dediğine göre macera sürecek mi; sürerse hangi oyuncuyla sürecek?...

 

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Kendi adıma bu filmin Craig’li yapımlar içinde “Casino Royale”den sonraki en iyisi olduğu söyleyebilirim. “Jane Eyre” ile tanıdığımız “True Detective” sınıf atlayan Cary Joji Fukunaga’nın yönettiği yapımın bu açıdan oldukça iyi olduğunun hakkını verelim. Aksiyon sahnelerindeki plan sekanslardaki zanaat, kovalamaca sahnelerindeki organizasyon takdire şayan. Fukunaga, yalnızca bu sahnelerde değil. Yakın plan sahnelerde de duyguları geçirmeyi başarıyor. Ki bu filmin emeklilik hayalleri kuran Bond’un en duygusal olduğu yapım olduğunu belirterek geçelim bu kısmı. Ama böylesine pür bir aksiyon filminde duygusal atmosfer yaratabilmek de maharet…’

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Soğuk Savaş ortamında kahramanlaşan ve yine bir Soğuk Savaş'ın kalıntıları içinde Daniel Craig'li James Bond'a veda ettiğimiz Ölmek İçin Zaman Yok, 163 dakikalık dolu dizgin bir sinema macerası vaat ediyor. Sürprizleri bir yana filmin kötü adamı Lyutsifer Safin (Rami Malek) ile Bond arasındaki konuşma da naçizane dikkate değer. 'Söz konusu öldürmekse bunun hangi amaçla yapıldığı ne kadar önemli' minvalindeki konuşma aslında tüm Bond maceralarının motivasyonunu derinden sarsacak nitelikte.
Son tahlilde Sean Connery'den sonraki en başarılı James Bond olan Daniel Craig artık yok. Hatta bundan sonra beyazperdede erkek bir Bond görür müyüz, şüpheli. Son jenerikten anladığımız 007'nin maceraları devam edecek. Ama Ölmek İçin Zaman Yok görkemli bir vedayla o bildiğimiz James Bond külliyatına şimdilik noktayı koyuyor.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Film uzun, tam 2 saat 43 dakika. Ama bu uzunluğu pek hissettirmeyen bir yapısı ve akışı var. Öte yandan senaryoda ‘Bond miti’yle bir hesaplaşma isteği seziliyor. Daniel Craig’i son kez James Bond olarak izlediğimiz bu yapım bence genel olarak ‘Skyfall’ ve ‘Spectre’nin yanında daha orta sıklet bir çizgide duruyor. Rami Malek’in canlandırdığı Lyutsifer Safin fazla karikatürize. Ailesi yok edildiği için intikam alma gayesiyle yola çıkarken bütün bir insanlığı hedefe koyması biraz zorlama olmuş. Ayrıca üs olarak kullandığı adayı yakınlardaki Japonlar’ın ya da Ruslar’ın neden kontrol etmedikleri de ‘gerçekçi’ olma çabasındaki bir ajan filminin mantık boşluklarından biri. Öte yandan Safin’e bağlı çalışan Valdo Obruchev adlı biliminsanının önderliğinde geliştirilen ‘Nanorobot projesi’ ve DNA’lara (genetik kodlar) yönelik kimi virütik hamleler, içinden geçtiğimiz pandemi döneminde aşı karşıtlarının öne sürdüğü komplo teorilerine göz kırpar nitelikte! Bir de ‘Bond filmleri’ esprili olur, ‘Ölmek İçin Zaman Yok’ bir-iki esprisi dışında genel olarak ağırbaşlı bir havaya sahip.’

 

 

LOUVRE MÜZESİ’NDE BİR GECE: LEONARDO DA VINCI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Ve ne çok şey öğreniyoruz!... Örneğin tuale yumurta sürmek yerine ilk kez kullanılan yağlı boya tekniği... İki boyutlu resmi üç boyutlu kılmanın incelikleri... Asıl tablodan önce yapılan sayısız kara kalemle çizgi denemeleri... Işık ve gölgenin usta işi kullanımının resme kattığı ruh... Ve ortaya çıkan kimi tatsız gerçekler... Örneğin Son Yemek tablosunun aslı hala Milano’dakı kilisede. Louvre’daki onun öğrencilerinin yaptığı bir kopya... Ama ne kopya da denebilir!.. Ya sonunda uzun uzun anlatılan ünlü La Joconde ya da Mona Lisa tablosunun sayısız gizemi... Çünkü zaman içinde o kadar çok oynanmış, üzerinde o kadar çok onarım yapılmış ki, kimileri asıl tablodan ne kaldığını sorar olmuş!... Zaten oynansa da oynanmasa da, bu yağlı boya tablolar geçen zamandan kötü yönde etkileniyormuş. Ama elbette bu şarkılara geçen, filmlere ve romanlara konu olan kadın portresindeki o unutulmaz bakışın yüzyıllardır bitmemiş büyüsüne kapılmamak mümkün değil. Hep söylenir ya: salonun neresinde olursanız olun, onun gözleri hep size bakar diye!...’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Bu belgeselin bence asıl güzelliği, bütün bu parçaların seyircinin zihninde oluşturduğu sorular ve imajlar... Sanatçının ait olduğu çağa, bizim izleyici olarak içinden geçtiğimiz çağda bıraktığı tortularına, izine, onun insanlığın genel serüvenindeki yerine ait meseleler filmin hatırlattıkları arasında yer alıyor. Bir resmin yüzyıllara direnmesi, zaman zaman yok olma tehlikesiyle karşı karşıya kalması ve korunma çabaları da ‘Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’nin izleyiciye hatırlattığı önemli notlar... Ayrıca ‘Mona Lisa’ya son derece zarif bir bağlantı yapıyor, bu da bence filmin takdir edilmesi gereken yanlarından biriydi. Sonuçta bu önemli sergiyi dünya üstünde kaç kişi gezmiş olabilir ki? Pierre-Hubert Martin imzalı bu belgesel, çok sayıda insanı Da Vinci gerçeğiyle ve eserleriyle buluşturacak. Üstelik hem şimdiki hem de gelecek kuşakları... Sanatla ilgilenen herkese naçizane şu tavsiyede bulunabilirim: Mutlaka ve mutlaka izleyin.’

 

 

GÖLGELER İÇİNDE

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… ‘Gölgeler İçinde’ kuşkusuz ‘Zerre’ gibi politik bir film. Ama kolaycı tespitlerden, sloganlardan tümüyle uzak bir yapısı var. Özellikle iktidarın görünmezliğine karşın hayatın her alanında varlığını hissettirmesi açısından bana Kafka’nın eserlerini hatırlattı. Sözgelimi, işçilerin kendi aralarındaki ilişkiler de iktidarın yapısını yansıtıyor. Buna karşılık, iktidarın gücünü mutlaklaştırmayan, tam tersine kırılganlığını, zayıflığını gösteren yaklaşımıyla Kafka’dan ayrışan bir yanı da var. Geçen yıl dünya prömiyerini yaptığı Moskova Film Festivali’nde Jüri Özel Ödülü’nü aldıktan sonra Antalya Film Festivali’nde en iyi görüntü (Hayk Kirakosyan), en iyi prodüksiyon tasarımı (Armen Ghazaryan), en iyi müzik (Greg Dombrowski) ödüllerinin yanı sıra SİYAD ve Film-Yön ödüllerini kazandı ‘Gölgeler İçinde’… Boğaziçi Film Festivali’nde ise Tepegöz’e en iyi yönetmen ödülünü getirdi. Tüm bu ödüller bir yana, yıl sonu değerlendirmelerine de yılın en iyi yerli filmlerinden biri olarak ağırlığını koyacağına eminim. O yüzden sinemaseverlerin ‘Gölgeler İçinde’yi hak ettiği geniş perdede, yani sinema salonlarında seyretmesini öneririm.’

 

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Finaldeki özgürleştirici ve biraz da ajitatif hamle iyi dursa da jenerik bitip perde siyaha düştükten sonra insan sormadan edemiyor: Peki, “Gölgeler İçinde” ne var? Erdem Tepegöz, bugüne referanslarla bezeli bu sömürü hikayesinde kapitalizmi açıkça işaret etmekten çekinmiyor ama kapitalistleri gölgelerin ardında tutmakta ısrar ediyor. Bu sömürü ağının, bu kıyımın sorumlularını muğlak bırakıyor. Bir makine ağı mı yönetiyor bu fabrika düzenini yoksa başka insanlar mı var, gölgelerin ardından kimseye malum olamıyor. Bu düzenin ancak sömürülenlerin sorular sorarak ve harekete geçerek değişeceğini gösteriyor göstermesine de, hesabın kime kesileceğini diyemiyor. Gizli/açık filmdeki her türlü görsel/işitsel/sözel olanak ile açıkça gösterilen kapitalist sömürü ne kadar somut ise, bunun sorumlusu kapitalistler de o kadar somut ve görünür oysaki. Üstelik gölgelerin ardında saklanma ihtiyacını da hissetmiyorlar.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Zaman değişse de işçi sınıfının makûs talihi değişmiyor. Öyküsü itibariyle zamansız bir gelecekten günümüze dair göndermeler içeren bu yapım (‘distopya’nın görevi budur zaten!), bireyin kendisine çizilen alanları sorgulama temasına dayanıyor. Gürcistan’daki eski bir tesiste çekilen film, atmosfer kurma ve görüntü yönetmenliği (Hayk Kirakosyan) açısından çok başarılı ama bu tür çabaları dünya sinemasında çok çok eski zamanlardan beri bolca gördüğümüzü söylemeliyim. ‘Gölgeler İçinde’nin farkıysa meseleler bazında değil ama bu dertlerin distopik bir öyküyle aktarılması konusunda sinemamız adına farklı sulara açılması... Filmi Numan Acar sürüklüyor, sistemin temsilcisi rolünde de Vedat Erincin’i izliyoruz.'

 

 

BİR NEFES DAHA

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Kuşkusuz, özellikle gençlikte sınıflar arası ilişkilerin çok daha kolay inşa edildiği, farklı sınıf ve kültürlerden gençlerin kaynaşmakta sorun yaşamadığı bir gerçek. Film de bu gerçekten alıyor gücünü. Ama ‘zengin’ ve ‘yoksul’ gençlerin aynı sorunları, benzer bir biçimde yaşayıp yaşamadıkları sorusu bir yana; aradaki sınıf farkı yeterince çizilemiyor filmin içinde. Bu farkın iki grup arasında bir gerilim yaratması gerekmiyor ama belirli davranış kalıplarına indirgeniyor daha çok. Fehmi’nin kıskançlığı, Devin’in başka erkeklerle rahat ilişki kurması vb. Ezcümle, geleceksiz bir dünyanın içinde, çıkışsız bir memlekette ‘tıknefes’ bırakılan gençlere dair bir film “Bir Nefes Daha”. Filmin kendisi de arada sırada karakterleriyle uyumlu hale getiriyor, kendini o da tıknefes olmaktan kurtulamıyor!..’

 

 

PATRON BEBEK 2: AİLE ŞİRKETİ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Kendi çocuklarımız için mükemmel ebeveyn olma çabasına o kadar kaptırmışız ki, genel olarak bir sonraki nesil için sorumluluklarımızı unutmuşuz. Bebekler işte buna isyan ediyor. Çareyi de devrimde arıyorlar.
Lakin bu kayda değer fikir, filmde yeterince hikayelendirilip işleniyor mu derseniz, hayır. Patron Bebek 2: Aile Şirketi'nin yumuşak karnı da bu işte. İlk filmdeki ana anlatım aksına bel bağlamayı tercih edip, bu devrim fikrini olgunlaştırıp bir mesele haline getirip önümüze koyamıyor. Hatta film ilerledikçe geri vites yapıp yetişkinler yanında saf tutmaya başlıyor. Her ne kadar aile içindeki kadın erkek rollerin değişmesinde politik doğrucu bir tavır sergilese de kritik noktalarda geleneksel bakış açısına sığınıyor. Bebekler de haklı isyanlarında yalnız kalıyorlar... Hal böyle olunca filmin perspektifini belirleyen bakışın yetişkin doğruları ya da önkabulleri olduğu gerçeğiyle baş başak kalıyorsunuz. Z'yi bilmem ama Alfa kuşağının bu durumu çok kabul edebileceğini sanmıyorum...'

 

 

ÖLÜMCÜL LABİRENT: ŞAMPİYONLAR TURNUVASI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Kamera arkasında, ilkinde olduğu gibi Adam Robitel’in bulunduğu filmde seçilmiş ‘yarışmacılar’ şeytani Minos şirketinin düzenlediği bu ölümcül ‘etkinlik’te engelleri zekâlarıyla ve dayanışma ruhuyla aşmaya çalışıyor. Bir tür ‘Açlık Oyunları’ esintileri de taşıyan bütün bu çizgideki yapımların rutin reflekslerine sahip ‘zorlama’ serinin ikinci halkası, bana kalırsa ilkinden daha sürükleyici (Batılı eleştirmenlerse tersini düşünen yazılar kaleme almışlar). Özetle; gerilimin sinemasından hoşlananlar için şunu söyleyebiliriz; Zoey ve Ben’in yanı sıra Brianna, Rachel, Nathan ve Theo’nun katıldığı bu ‘Şampiyonlar Ligi’ grup aşaması (!) serüveni için buyurun salona...'

 

 

BABA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film, hemen söyleyelim, sinemada yaratılmış en etkileyici yaşlı insan portrelerinden biri, belki de birincisi. Bellek ve onun kaybı dediğimiz olayın etkilerini de en ilginç biçimde gösteriyor. Böylece artarda sürekli psikolojik sürprizler yaşıyoruz. Ama bunlardan fazla söz etmek filmi izlememiş seyirciye saygısızlık olabilir!.. Detaylara inersek, ara yerde kendisini dansçı zannederek step dansı yapan, klasik müzikten söz eden, kendince espriler yapan aslında sempatik bir yaşlı adam tanıyoruz. Ve yaşlanmanın tüm kederi üzerine tam bir gösteri izliyoruz. Belki filmin biraz aşırı hüznünü sevmeyenler olacaktır. Ama ben çok etkileyici buldum. Imdb’deki notu da çok yüksek zaten...(10 üzerinden 8.3). Florian Zeller’in 2012 de Fransızca olarak Le Pere adıyla yazdı oyun doğrusu dokunaklı bir filme dönüşmüş. Ve elbette usta oyuncu Anthony Hopkins, bizlere tam 84 yaşında görkemli bir kompozisyon sunuyor. Büyük yeteneğini bir kez daha kanıtlayarak...Ve böylece 1992 yılında unutulmaz Silence of the Lambs- Kuzuların Sessizliği adlı ünlü filmle aldığı Oscar’dan 30 yıl sonra bir ikincisini alıyor. Böylece ana oyuncu dallarında kazanan en yaşlı kişi olarak Oscar tarihine de geçiyor. Kızı Anne’da yine Oscar’lı Olivia Colman, diğer rollerde özellikle Imogen Poots ve Rufus Sewell da çok iyiler...'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Florian Zeller’in senaryo yazarı olarak tasarladığı hikâye kurgusu çok iyi işliyor. Yönetmenliğine baktığınızda bir ilk film olduğuna inanmak kolay değil. ‘Baba’ plan bağlantıları, mekân kullanımı, kadrajları ve her şeyiyle sağlam bir film. Görüntü yönetmeni Ben Smithard’ın iç mekânlarda çıkardığı iş de gayet iyi. Ne var ki, ‘Baba’ estetik olarak verdiği keyiften ziyade, demansın ne kadar ağır ve zor yaşandığını içimde hissetmemi sağlayan bir film olarak kalacak hafızamda. Film boyunca, en sevdiğiniz insanların hafıza kaybına yol açan hastalıkların pençesine düşmemesi için dua ediyorsunuz ister istemez... Öte yandan, demansın hasta yakınları için ne kadar ağır ve zor bir süreç olduğunu bir kez daha kavrıyor, onlara sabır diliyorsunuz. Tam da burada, Olivia Colman’ın duyarlı performansını anmak gerek. Ama hepimiz biliyoruz ki ‘Baba’ asıl olarak Anthony Hopkins’in mükemmel oyunculuğuyla anılacak… Hopkins, sadece öfkeyi, acıyı, şaşkınlığı değil, karakterin düştüğü her çıkmazda tutunacak bir dal arama duygusunu da çok iyi anlatıyor...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Zeller’ın yapıtı ilk elde ‘yaşlılık’ üzerine bir çalışma gibi görünse de aslında derdi ‘demans’ı anlatmak. Sinema elbette bu patikadan daha önce geçti ama bu hikâyenin özgünlüğü, yaşananları, gidip gelen zihni, bulanan dimağı, hafızanın (ya da aklın) kişiye dayattığı ‘oyun’ları karakterin cephesinden sunması. Biz seyirciyi bu girift denklemin bir parçası haline getirme yolunda gösterdiği sinematik güç de, filmin bir başka erdemi... Mesela Haneke’nin ‘Aşk’ı (Amour), demans bataklığında kaybolan eşinin ardından geride kalan bir adamın hem yaşlılıkla hem de yitip giden parçasının yokluğuyla başa çık(a)ma(ma) çabasını anlatıyordu. ‘Baba’ ise çizginin öte tarafından bakıyor meseleye ve bataklığın içinden manzaralar sunuyor seyircisine... Sonuç olarak Anthony Hopkins’in eskilerin deyimiyle ‘görmelere seza’ bir gösteriye soyunduğu, coşkuyla, özel bir enerjiyle oynadığı ve En İyi Uyarlama Senaryo dalında da Oscar alan bu çizgiüstü yapıtı kaçırmayın derim...'

 

 

ÇOK SATANLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Film konusu icabı bol edebiyat tadı içeriyor, birçok ünlü yazar anılıyor; arada Scott Fitzgerald’ın The Great Gatsby’sinden satırlar okunuyor. Bu arada yazarın yıllar önce ölmüş eşi Elizabeth’in vaktiyle ona ne kadar destek olduğu, hatta kitaplarına katıldığı anlatılıyor. Hele yazarın “onsuz ben bir hiçim” lafıyla kadının rolü de en duygusal biçimde beliriyor.  Bu edebi lezzette film biraz uzun olsa da keyifle izleniyor. Biçim açısından da sık sık başvurulan üstten çekimler çok ilginç. Ve de elbette iki baş oyuncusu. Ki tüm film onların üzerinde duruyor. Michael Caine bunca zaman sonra nasıl güçlü bir oyuncu olduğunu hatırlatıyor. Bir kez daha... Lucy’yi oynayan Aubrey Plaza’yı benim gibi dizi meraklıları Digiturk’teki çok şirin güldürü Parks and Recreation’dan hatırlar. O kendine özgü, masum ve hınzır karışımı yüzüyle harika bir oyun veriyor Aubrey... Yardımcı oyuncular da benzer bir düzeyi yakalıyorlar.'

 

 

DURGUN SU

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Filmin birkaç dezavantajı var. Çok uzun olması (140 dakika), renklerinin çiğliği, yer yer temponun tümüyle durması... Ama birçok da üstün ve ilgiye değer yanı da yok değil. Öncelikle bize Marsilya denen kenti görkemli biçimde tanıtması. Bir süre önce Netflix’de izlediğimiz Marseilles- Marsilya dizisi gibi, hatta onu aşarak... Bu kendine özgü Akdeniz kentinde egemen olan yoksulluk ve sefalet; şaha kalkmış ve dört yandan bastıran ırkçılık;... Hele o ünlü OM futbol takımının da oynadığı bir  maç bölümü. Öylesine ustaca çekilmiş ve çok büyük bir kalabalık öylesine iyi kullanılmış ki... te yandan tümüyle iki dile, Fransızca ve İngilizce’ye dayanan filmde, bu iki dilin ve iki kültürün kimi zaman çakışsalar da kimi zaman da oluşan harika uyumu. Filmde ortaya çıkan baba-kız ilişkisiyse çok etkileyici. Babasını hiç sevmeyen ve belki bu yüzden uzaklara kaçmış bir genç kız, giderek ona nasıl  yaklaşabilir... “Ben beni bıraktım, sen de beni bırakma” lafını edecek kadar...Ya da aradaki kültür  uçurumuna rağmen, bir işçi bir modern tiyatro idolüyle nasıl ilişki kurabilir... Ve, en ilginci, yine o kaba-saba işçi sevgili kızının yerine ondan çok daha küçük ve dilini konuşamadığı bir  çocuğu koyabilir!...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Öte yandan birçok Amerikalı eleştirmen Allison karakterinin 2007’de İtalya-Perugia’da ev arkadaşını öldürme suçundan dört yıl hapis yatan Amanda Knox’u hatırlattığını yazmış (Knox da filmin kendi öyküsünü çarpıttığını ve itibarını zedelediğini belirtmiş). Sonuçta ‘Durgun Su’, ‘Spotlight’ düzeyinde bir yapım değil elbette ama Amerikalı babaların Liam Neeson türü (!) aksiyonlara girişemeden de farklı yollarla mücadele edebileceklerini gösteriyor. Öte yandan öykü Olympique Marsilya’nın sahası Veledrome’a uğradıktan (Burada takımı ve özellikle Dimitri Payet’i izliyoruz; tabii ki o zamanlar takımda Cengiz Ünder yok!) sonra yatağında köklü değişikliklere gidiyor ve Bill’le Akim arasındaki vahşi hesaplaşmaya dahil oluyoruz. Filmin bence en iyi yanlarından biri Allison’ın suçsuzluğuna inanan bir baba figürüne karşı, seyirciyi net fikirlerle buluşturmaması ve şüpheli bir gerilimin parçası haline getirmesi.'

 

 

İNSANLAR İKİYE AYRILIR

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Tunç Şahin'in filminin parıldayan kısmı senaryo. İyi bir senaryo var karşımızda. Akışkan, tıkır tıkır işleyen ve tabii sürprizli. Yönetmenlik maharetini de özellikle oyuncu yönetiminde hissettiriyor. Her oyuncu, çarkın bir dişlisi gibi hem tekil olarak hem de birlikte iyi performans sergiliyor. Burcu Biricik, Aras Aydın, Pınar Deniz, Erdem Akakçe gayet iyiler. Lakin Nezaket Erden ile Başak Dasman'ın da performanslarına özel dikkat çekme taraftarıyım.
Geçen yıl festivallerde açılış yapan ve çeşitli ödüller alan Tunç Şahin'in İnsanlar İkiye Ayrılır'ı, şimdilik yılın en iyi yerli filmlerinden biri.'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Tunç Şahin, yazıp yönettiği ikinci uzun metrajlı filmi ‘İnsanlar İkiye Ayrılır’da temel olarak bir kapitalizm eleştirisine soyunuyor. Ezenler-ezilenler, borçlular-alacaklılar, avlar-avcılar derken filmin, düzenin dayatmalarına ancak ‘yasal’ görünen düzensiz yollarla karşı çıkılabilir türünden bir teması var. Bu da Şahin’in çalışmasını ‘modern suç filmleri’ kategorisine sokuyor. Oyunculuk performanslarının öyküyü inandırıcı kıldığı yapımda en çok Pınar Deniz ve Başak Daşman’ı beğendim.'

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Tunç Şahin, merak öğesini ayakta tutan, seyircinin dikkatini elinden kaçırmayan, sürprizlerle ilerleyen ve gerilim öğesini ihmal etmeyen bir hikâye kurgusuyla geliyor karşımıza. ‘İnsanlar İkiye Ayrılır’, Amerikan filmi temposunda tıkır tıkır ilerliyor. Ama bu sürükleyicilikte sadece akıcı montajın, plan bağlantılarının payı yok. Yalnızca merkezdeki üç karakterin değil, onların çevresindeki yan karakterlerin de çok iyi yazıldığını görüyoruz. Daha önemlisi, aralarındaki ilişkiler; çelişkileri, belirsizlikleri ve duygusal etkileşimleriyle sizi beyazperdeye adeta kilitliyor. Bir insana güvenmek veya güvenmemek de hikâyenin çevresinde döndüğü sorulardan biri. Herkesin kendi maddi hedeflerine odaklandığı bir dünyada yanıtı zor bir soru olduğu kesin. Alt metinlerde, özellikle finale doğru varlığını daha çok hissettiren dayanışma duygusu da önemli. Şahin, kâr etmeyi insani değerlerin üstüne koyan her tür sisteme karşı tek gücümüzün bu dayanışma olduğunu hissettiriyor. ‘İnsanlar İkiye Ayrılır’ bu yanıyla seyirciye iyi gelebilecek bir film…'

 

 

SHANG-CHI- ON HALKA EFSANESİ 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Black Panther’, Afrika’nın gizli zenginliklerine vurgu yapıyor ve ileri seviyedeki Wakanda uygarlığını dünya düzenini koruyan bir kalkan olarak karşımıza getiriyordu. ABD’deki ırkçılığa, Afrika’nın Batı tarafından sömürülmesine ve geri bıraktırılmasına karşı duygusal bir tepkiydi. Bu film ise hem ABD’ye hem Çin’e yabancı kalan iki ana karakteri itibarıyla bir köklere dönüş öyküsü. Katy ve Shang-Chi’nin filmin başındaki amaçsızlığında biraz da bu köksüzlük var. Macera boyunca ikisinin de Doğu kültürüne yaklaştıkça hayatlarının anlam kazandığını görüyoruz. ABD’ye gelmek yerine yerinde yurdunda kalan, bir şekilde köklerinden hiç kopmadan Macau’da dövüş kulübü işleten kız kardeş Xialing’in konumunu unutmamak gerekiyor. Çünkü üçlünün köşeye sıkıştıkları anlarda Xialing genelde hep bir adım önde oluyor.

Marvel Sinematik Evreni’ni yakından tanıyanlar için eğlenceli sürprizler, tanıdık karakterler de içeren ‘Shang-Chi ve On Halka Efsanesi’ süper kahraman filmi geleneğiyle Uzakdoğu tarzı dövüş filmlerini fantastik zeminde birleştirmesini bilen seyre değer bir aksiyon. Aksiyon meraklıları, Marvel Sinematik Evreni’ni düzenli olarak takip edenler ve Uzakdoğu dövüş filmlerini sevenler kaçırmasın.'

 

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ...  Filmin bir başka ilginç yanı o garip yaratıklara, birkaç türün karışımı olan havyanlara biçtiği rol. Öylesine ürkünç yaratıklar ortalıkta dolaşıp duruyor ki... Ama kimilerini sevimli bulmak da mümkün! Belki en ilginci bir domuzla tavuk karışımı olan Morris. Ki o elbette ‘ehli’ bir yaratık. Görmelere seza... Filmde bolca Çin müziği kullanılmış. Bir parçanın dışında: Hotel California... Eagles grubunun ünlü parçası. Ve filmde ona bir fonksiyon da verilmiş, göreceksiniz... Ama belki en önemlisi, tüm o görselliğin ardındaki temel duygu ve asıl öge. O en klasik tema, yani baba-oğul ilişkisi. Ama böylesi hiç görülmemişti. Özellikle babanın geçirdiği büyük bunalım içinde gitgide keskinleşen, hatta sonlarda ölümcül bir düelloya dönüşen bir ilişki. Bence filmin yoğun duygusal yükü içinde en etkileyici olan öge olan... Ve o ünlü 10 bileziğin de el değiştirdiği...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Destin Daniel Cretton’ın imzasını taşıyan film genel çizgileriyle vasatı aşıyor. Steve Englehart-Jim Starlin ikilisinin yarattığı kahramanı ve ait olduğu dünyayı günümüze taşırken modern dokunuşlarda bulunan senaryoda karakter derinlikleri ve yer yer karşımıza çıkan espriler gayet başarılı. Doğaüstü güçler eşliğinde gelişen hikâyede perdeye yansıyan yaratıkların da ‘efektif’ açıdan inandırıcı olduğunu söylemek mümkün... 

Sonuç olarak daha sonra Marvel’ın diğer kahramanlarıyla yolları kesişecek gibi görünen Shang-Chi’nin sinemadaki bu ilk solo yolculuğu oyunculuk performansları, iyi çizilmiş ana ve yan karakterleri, başarılı Uzakdoğu dövüş sahneleri (ki filmdeki bu koreografik bölümlerin koordinatörü Bradley J. Allen, ağustos başında hayatını kaybetmiş) ve göz alıcı bilgisayar efektleriyle gönül çelen bir aksiyon olmuş.

Tek falsosu, Amerikalı bir eleştirmenin de altını çizdiği gibi babadan geriye kalan 10 halkanın niye iki kardeş arasında eşit olarak pay edilmediği ve hepsinin kulanım hakkının Shang-Chi’de olduğu, kız kardeşinin devre dışı bırakıldığı meselesi (Oysa öyküdeki kadınlara yönelik ‘pozitif ayrımcı tavır’ yeterince güçlü). Bu konuya da ‘miras hukuku’ erbabı el atsın diyelim...'

 

 

İKİ AŞIĞIN ÖLÜMÜ

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... buhranı, görsel atmosferin yarattığı tekinsizlik ve ses kurgusunun olağanüstü katkılarıyla bir gerilim unsuru olarak kullanan Robert Machoian, David'i seyircinin gözünde büyük bir sınava sokuyor. Öfkesine yenilip bir çılgınlık mı yapacak yoksa içinde bulunduğu gerçeklikle yüzleşip hem kendi hem de ailesi için bir çıkış yolu mu bulacak merakla filmin finaline kadar bekliyoruz... İki Aşığın Ölümü, minör hikayesiyle, büyük laflar etmekten sakınan ama son yıllarda dünyada meydana gelen toplumsal rollerdeki, kadın erkek ilişkilerindeki değişime bir hikaye özelinde odaklanan ve erkeğin bu değişim sürecinde yaşadıklarını ele alan bir yapım olarak öne çıkıyor. Evlilik Hikayesi'nde olduğu gibi erkek perspektifinden mesele bakması biraz yadırganabilir. Ama senaryoyu da yazan yönetmen Machoian, Niki'yi doğal olarak kadını belli bildik kalıplar içinde değerlendirmekten uzak. Kadın karakterine mesafeli olsa da değişen dünyada kadının kendine açtığı alanı sorgulama ve yargılama yoluna gitmiyor. David'i canlandıran Clayne Crawford'un (yakın zamanda adını sıklıkla duyacağımıza şüphe yok) dar bir çizgide içe dönük de olsa çok iyi performans gösterip oyunculuğu ile filmi sırtladığı film, belki Evlilik Hikayesi kadar ses getirmedi. Lakin en az onun kadar dikkate değer bir yapım... İmkanınız varsa kaçırmayın!'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Robert Machoian’ın yazıp yönettiği film, kaybettiği cepheleri yeniden kazanmak isteyen bir babanın dramını duygu sömürüsüne kaçmadan, son derece hisli ve etkileyici bir atmosferle anlatıyor. Utah’a bağlı Kanosh kasabasında çekilen yapımda kurulan dünya, her bir karakterin kendi açısından haklılık payları, dağılan yuvayı kurtarmak için gösterilen yoğun çaba, çiftin ergenliğini yaşayan kızları Jess’in psikolojisi, üç erkek çocuğun sevimlilikleri ve yaşlarına göre gösterdikleri olgunluk vs. filmin küçük ama sağlam erdemleri olarak dikkat çekiyor. Bazı sahneler var ki çok sade ve çok dokunaklı. Aynı zamanda görsel açıdan da çarpıcı. Clayne Crawford acısını çoğu kez içine atan ve kendi ruh dünyasında yaşayan David’de muhteşem oynuyor. Bu bağımsız karakterli filmi kaçırmayın derim... '

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... “The Minors” adlı kısa filmiyle 2019 yılında Sundance’te ödüle layık görülen Robert Machoian bir yıl sonrasında ise uzun metraj filmi “İki Aşığın Ölümü” (The Killing of Two Lovers) ile festivale konuk olmuş ve övgüler kazanmıştı. Bu yıl İstanbul Film Festivali’nin online gösterimlerinde seyirciyle buluşan yapım; mekanı, teması, tonu ve estetiğiyle gerçek bir bağımsız film olarak dikkat çekiyor. Özellikle başroldeki Clayne Crawford’ın performansı, hikayesine uygun atmosferi, iyi oynanmış ve çekilmiş plan sekanslarıyla ilgiyi hak eden yapım belki daha önce çokça gördüğümüz Amerikan taşrası hikayelerinden farklı değil ama tuhaf bir çekiciliği de var...'

 

 

ŞEKER ADAMIN LANETİ

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Şeker Adam’ın Laneti’, İtalyan yönetmen Luca Guadagnino’nun yönettiği 2018 yapımı yeniden çevrim ‘Suspiria’yı hatırlattı bana. O da 1977 yapımı orijinal filmin yeni bir yorumuydu ve görsel olarak çok özenliydi. Ama orijinal filme oranla her anlamda fazlalıklarla doluydu. ‘Şeker Adam’ın Laneti’nin orijinal filmle ilişkisi ise daha dürüst geliyor bana. Bir devam öyküsü anlatması ve ilk filmi ‘temize çeken’, yeniden anlamlandıran yanlarıyla Suspiria’ya oranla daha çok sevdim. Her şey bir yana, McCoy’un şeytanla anlaşan Doktor Faust’u hatırlatan hikâyesinin de ilgiye değer olduğunu düşünüyorum. Bir sanatçı filmi olarak görebiliriz çünkü politik boyutun yanı sıra Yahya Abdul-Mateen II’nin oyunculuğuyla işin dram tarafı da yürüyor.

‘Şeker Adam’ın Laneti’ sadece korku gerilim sevenlere hitap etmiyor. Özellikle ‘art-house’ ile tür sinemasının buluştuğu filmleri sevenlerin görmesi gerekiyor.

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Yönetmenliğini Nia DaCosta’nın üstlendiği, senaryosunu Peele’ın yanı sıra DaCosta ve Win Rosenfeld’in kaleme aldığı 2021 model ‘Şeker Adam’ın Laneti’ (Candyman) belki bir başyapıt değil ama muhteşem bir film. Kişisel olarak Peele’ın çokları tarafından göklere çıkarılan iki filmini altı kalınca çizilmiş politik göndermeleri itibariyle pek sevmem ama bu kez atılan adım sosyolojik ve politik açıdan çok ince ve zarif hamleler eşliğinde, zamane meseleleri hakkında çok şey söylüyor. Orijinal yapıtta ana karakterin tarihsel gelişimiyle buluşuyorduk ama öyküde bu denli keskin siyasi refleksler yoktu... ‘Şeker Adam’ın Laneti’ tarihsel bir meseleye, insanlığın bitmez tükenmez bir yarasına gerilim filmi formatında, derin bakışlar atıyor. Korkutucu olansa filmin öyküsü ya da efektleri değil, süregelen ve her toplumda farklı kılıkta karşımıza çıkan ırkçılık belası... Yılın en iyi filmlerinden olan bu çalışmayı kaçırmayın derim...'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Bir nevi film efsaneyi, ABD'de yüzyıllardır süren ırkçılığın yarattığı kaygı ve korkuların, siyahların kolektif hafızasında oluşan bir hayalet olarak yorumluyor. Takdir edilesi bu hamle, filme ciddi bir politik içerik kattığı gibi, Jordan Peele'nin Kapan ve Biz filmlerinde yaptığı politik temelli korku filmlerine yönetmen Nia DaCosta eliyle bir halka daha eklenmesine de vesile oluyor.
Odağında ırkçılık olsa da sadece bu değil filmin derdi... Kentsel dönüşümün hamlelerinden biri olan soylulaştırmanın yarattığı sonuçlar, 'piyasa sevgisi' uğruna sanat dünyasında sanatçının edilgen hale getirilmesi, toplumların kolektif hafızasının yok edilmeye çalışılsa bile bunun nasıl işlevsiz hale geldiği gibi farklı alanlarda da sözünü söylemekten çekinmiyor Şeker Adam'ın Laneti. Pandemi nedeniyle iyi filmlere pek de rastlayamadığımız bu yılın, şimdilik en iyilerinden biri var karşımızda. Kaçırmayın derim...'

 

 

KÜÇÜK ANNE

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Topu topu 4-5 mekanda, 4-5 oyuncuyla ve 72 dakikada kotarılmış bir büyüme öyküsü “Küçük Anne”. Sadece bundan ibaret değil, hafızaya saygı duruşu, geçmişe bakış ve tabii ki bir kaybın ardından gelen yas ve onunla baş etme süreci. “Küçük Anne”, yönetmenin önceki filmleriyle hem tematik hem de estetik olarak ortak özellikler de taşıyor. Yazıp yönettiği 2011 tarihli “Tomboy” ve senaristleri arasında yer aldığı “Kabakçığın Hayatı” (Ma vie de Courgette) filmlerinde olduğu gibi çocukluk yıllarının zorluklarına bakıyor bir yandan. Diğer yandan ise “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi”nde olduğu gibi hatırlamak ve anlamlandırmak üzerine bir şeyler söylemeye çalışıyor. Yine bu filmdeki gibi doğa ile hikaye/ karakter arasındaki ilişkiyi başarılı bir biçimde kuruyor...'

 

 

KÖRKÜTÜK

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Modern Danimarka sinemasının kayda değer yaratıcılarından Thomas Vinterberg’in yönettiği ‘Körkütük’ (‘Druk’), içkiye olan düşkünlüğüyle bilinen İskandinav coğrafyasından etkileyici bir hikâye anlatıyor. Bu yıl Oscar’da ‘En İyi Uluslararası Film’ dalında, BAFTA’da da ‘İngilizce Olmayan En İyi Film’ kategorisinde ipi göğüsleyen bu ilgi çekici yapımı sempatik, anarşik tonlar taşıyan, komedi ve hüznün iç içe geçtiği bir yapıt olarak tanımlamak mümkün. Mads Mikkelsen’i 2012 tarihli ‘Onur Savaşı’ndan (‘Jagten’) sonra tekrar Thomas Vinterberg’le bir araya getiren bu projede Tommy rolündeki Thomas Bo Larsen de çok iyi oynuyor...'

 

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... “bir rüya olan gençliğin” bittiğinin ayırdına varmış bir grup erkeğin kendilerini mutlu etme, yeniden hayata anlam katma çabalarında kullandıkları basit bir araç olarak düşünülebilir alkol. Dolayısıyla Thomas Vinterberg, film boyunca alkol hakkında hiçbir yargıda bulunmuyor. Karakterlerini de yargılamıyor. Ki bir filmden beklenmesi gereken bu tutum, filmin eksiğine dönüşüyor kanımca. Bu ‘bunalım’ haline daha sert yaklaşmak ve belki bir miktar yargılayıcı olmak belki de yeni bir aşama için zorunludur! Bu haliyle erkeklerden ayrılamayan kamera, onların dünyasını seyirciye açarken kadınlara hiç alan tanımıyor. Martin’in eşi Anika filmin içinde önemli bir yer tutsa da onun dünyasına hiç giremiyoruz. Hikâye Anika’yı işlevli hale getirmeyi beceremiyor ya da buna ihtiyaç duyulmuyor. Diğer kadınlar da benzer bir biçimde temsil ediliyor maalesef. Kanımca Thomas Vinterberg de karakterlerine fazlaca merhametli davranıyor...'

 

 

ZİHİN GEZGİNİ

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Zihin Gezgini’nin duygusal olarak beni yakalayan ve etkileyen bir film olduğunu söyleyemem. Nick Bannister dahil hiçbir karakteri çok derinlikli bulmadım. Mae uzun süre çok dışarıdan baktığımız, bağ kurmakta zorlandığımız biri. Buna karşılık, Thandiwe Newton’un yorumunun katkısıyla Watts’ın daha ilgiye değer ve olumlu anlamda karmaşık bir karakter olduğunu düşünüyorum. Rüşvetçi polis Cyrus Booth (Cliff Curtis) ve zengin adamın takıntılı eşi Swati (Marina de Tavira) başta olmak üzere diğer yan karakterler ise dramatik açıdan çok zayıflar. ‘Zihin Gezgini’nin bir başka sorunu aynı anda birkaç türü bir arada götürmeye çalışması galiba… Çünkü hiçbirinin tam olarak hakkını veremiyor. Modern kara filmin öncüsü sayılan 1975 yapımı ‘Chinatown’daki gibi şehirdeki güç zehirlenmesine ve yozlaşmaya bağlanan entrikanın pek parlak olduğunu söyleyemem. Sonuçta, alt metinler açısından fakir bir film ‘Zihin Gezgini’…'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Filmin problemi sanırım felsefi anlamda derinlere dalma ve seyircisini de diplere çekme isteğine karşın yüzeysellikten pek kendini kurtaramayışı olmuş. Öykünün görsel açıdan ilginç yapısı ve meselelerin filizlendiği dünyanın mimari tanımları bazı çekicilikler taşısa da belirli noktalardan sonra istenen etkiyi yaratamıyor. Hugh ‘Wolverine’ Jackman, Bannister’da tabii ki sırıtmıyor ama o eski romanların uyarlamalarındaki Humprey Bogart türünden unutulmaz bir dedektif portresi çizmiyor. Yardımcı Watts’da Thandiwe Newton da gayet iyi bir performans ortaya koyuyor. Filmin göz kamaştıran unsuruysa Rebecca Ferguson. İsveçli aktris, Mae rolünde, sinemanın unutulmaz kadın oyuncularının ışıltılarını perdeye taşıyor. Özellikle şarkı söylediği sahnelerde muhteşem... Ben, kirli polis Boothe’de karşımıza gelen Cliff Curtis’i de beğendim; ses tonu ve vurgularıyla Robert De Niro’yu andırıyordu. Sonuç olarak öyküsü itibariyle ‘film-noir’ (kara film) tadı sunan, ‘Blade Runner’a da selam gönderen ‘Zihin Gezgini’, izlenmeye değer.'

 

 

COLLECTIVE

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ... “Colectiv”, bir yanıyla böylesine önemli bir alanın ranta açılmasının yarattığı halk sağlığı sorunlarının dehşetini gözler önüne sererken diğer yandan ‘sosyalizm’ sonrası Romanya’da ortaya çıkan yağma kapitalizminin vardığı boyutları göstermesi açısından da ibret verici. Alexander Nanau’nun belgeseli, gazeteciliğin siyasallaşmasının değil, gazetecinin kamu yararına siyasal bir tutum takınmasının öneminin de altını çiziyor bir kez daha.

 

 

GERÇEK KAHRAMAN

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Birçok başka filmden esinlenmesine rağmen ‘Gerçek Kahraman’, özgün olmayı başarıyor. Karakterlerin tek boyutlu kaldığı, temaların öyle çok fazla derinleşmediği ve her şeyin üç aşağı beş yukarı öngörülebilir olduğu bir film seyrediyoruz. Ama daha ilk sahneden başlayan mizah duygusu filme çok şey katıyor; popüler kültür göndermeleri içeren sürprizli ve eğlenceli sahnelerle zaman su gibi akıp gidiyor. Başarılı bir iş ortaya koyduğu ‘Stranger Things’ dizisi ve ‘Müzede Bir Gece’ filmleriyle tanıdığımız yönetmen Shawn Levy, özellikle Free City adlı video oyununun içinde geçen sahnelerde, canlı, aydınlık, ferah ve rengarenk bir görsel dünya kuruyor. Aksiyon duygusundan ziyade yer yer gerçeküstü imgeleri akla getiren özel efektler, görsel açıdan filmin cazibe merkezini oluşturuyor. Öte yandan, asıl olarak duygusal komedi tonuyla öne çıkan bir film ‘Gerçek Kahraman’… Guy ve Millie arasındaki duygusal bağın Ryan Reynolds ve Jodie Comer’ın katkısıyla filmin en ilgiye değer yanlarından biri olduğunu; filmin gelecekte daha çok bu sıra dışı sevgi öyküsüyle hatırlanacağını düşünüyorum. Son olarak, Dwayne Johnson, Hugh Jackman ile Tina Fey’in bazı sahnelerde dublaj yaptıklarını ve filmin belki de en çok güldüren repliğinin Tina Fey’den geldiğini belirtelim.'

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Taika Waititi’nin de Antwan karakterinde oldukça iyi olduğunu belirtelim yeri gelmişken. Yalnız Ryan Reynolds’un daha ilk dakikadan itibaren kullanılışının “Deadpool” filmleriyle aynı olduğunu belirtmeden geçmeyelim. Haliyle eğlenceli olmasına eğlenceli ama işin kolayına kaçan bir komedinin olduğu söylenebilir. “Müzede Bir Gece”, “Sürüsüne Bereket” filmlerinden tanıdık yönetmen Shawn Levy, yaklaşık iki saatlik sürenin uzunca bir bölümünde ritmi tutturmayı başarsa da sonlara doğru hem görsel olarak hem de hikaye olarak klişelere sığınmaya başlıyor. Aşkın gücü, iyiliğin kapsayıcılığı, pişmanlığın erdemi derken mutlu ama açıkçası sıkıcı bir final karşılıyor bizleri…'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Müzede Bir Gece’ serisiyle tanınan Shawn Levy’nin filmi ‘Gerçek Kahraman’ (Free Guy) bir video oyununda sıradan bir karakterken kimliğini sorgulamaya başlayan, sonrasında yaşadığı ‘Free City’ sınırlarında yıldızı parlayan bir öncüyü anlatıyor. Öykü, insanın aklına Jim Carrey’li ünlü klasik ‘The Truman Show’u da getiriyor elbet… Oyunun yaratıcılarından Millie’nin ‘avatar’ına olan aşkıyla bir anlamda şirazesi kayan Guy, içinde bulunduğu çemberi yarmak için mücadele ederken hikâyenin kötü adamı Antwan da asi olarak gördüğü Guy’ı yok etmeye çabalıyor. Matt Lieberman ve Zak Penn ikilisinin kaleme aldıkları senaryonun açmazları kendisini gizleyemiyor: Guy’ın nasıl olup da sistem dışına çıktığına dair ikna edici bir açıklama yok. Ama Ryan Reynolds’ın sürüklediği ‘Gerçek Kahraman’ı sevimli bir film olarak nitelendirmek mümkün.'

 

 

SNAKE EYES: G.I. JOE ORIGINS

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Schwentke, senaryodaki bu zaafları unutturmaya çalışan bir yönetmenlik sergiliyor. Müzik, kurgu ve aksiyonla seyir keyfini yukarda tutmaya çalışıyor. Bu arada, özellikle Tokyo sahnelerinde görüntü yönetmen Bojan Bazelli ile bariz bir kara film estetiği yakalamaya çalıştığını görüyoruz. Kuşkusuz gündüz sahneleri var ama şehirdeki gece çekimleri ağır basıyor. Anlatımda olduğu gibi görsel atmosfer de hikâyenin önüne geçmiyor. Gerçi oyunculuk ve dram ağırlıklı bir film değil ama kadro elinden geleni yapıyor. ‘Crazy Rich Asians’ ile tanınan Malezyalı – İngiliz oyuncu Henry Golding oyuncu olarak ‘aksiyon kahramanı kumaşı’na sahip olduğunu gösteriyor. Snake Eyes’dan sonra çelişkileri ve çatışmalarıyla filmin görece en iyi yazılmış karakteri Akiko’yu canlandıran Haruka Abe de iyi. Andrew Koji’nin canlandırdığı Tommy, aslına bakarsanız finalde yaşadığı değişim açısından öykünün en komplike ve sürprizli karakteri ama senaryonun onu finale hakkıyla hazırladığını söylemek mümkün değil...'

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Açıkçası ilk iki film düşünüldüğünde daha elle tutulur bir senaryo ve film var karşımızda. Bir kere G.I. Joe'nun, Amerikan militarizmini yüceltme işlevinden, bunun getirdiği Amarikanvari aksiyondan vazgeçilmiş. Daha bireysel bir hikaye üzerinden insanın kendi nefsiyle mücadelesine odaklanılmış. Genel olarak film ana karakterlerin hırs, açgözlülük, intikam ateşi çemberinden geçerken neler yaptığıyla, nasıl kararlar verdiğiyle ilgileniyor. Bu da G.I. Joe: Snake Eyes'ı ilk iki filme göre daha farklı bir yere konumlandırıyor. Ayrıca yönetmen Robert Schwentke'nin görece Amerikan aksiyon filmlerinden ziyade Japon aksiyon sinemasına sırtını dayama tercihi, filmin atmosferini buna göre oluşturması, ninja kültürünü yüceltme çabaları da bu konumlandırmayı güçlendiriyor. Ama unutulmamalı neticede bu da bir G.I. Joe filmi... G.I. Joe ve Kobra bu hikayenin neresinde devreye giriyor derseniz? O da sürpriz olsun ama devreye girdikleri noktada rol çalmaya çalışmıyorlar, bu da filmin bir başka güzelliği. Son tahlilde değişen dünyaya göre kendini adapte eden bir G.I. Joe var karşımızda. Devamının gelmesi de muhtemelen. (Çünkü G.I. Joe dünyasının diğer bir kahramanı Storm Shadow da işin içinde). Fakat bu tarza devam edilir mi, yine günün sonunda Amerikan propagandasına dönüşür mü orası da bilinmez...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... 70’li yıllar Uzakdoğu dövüş sporlarının hâkim olduğu birçok filmin sinemalara uğradığı dönemdi. ‘Snake Eyes’ sanki o filmlerin, “Anglosaksonlar da izlesin” diyerek çekilmiş hali gibi. Bir yandan eller, öte yandan kılıçlar kullanılıyor ve arada bir hayata dair felsefi tanımlamalar, bilgelik ifadeleri, ruh güzelliği, temiz kalp, gözlerde okunan onur, gurur vs. gibi ifadeler karakterlerin ağzından çıkarak seyirci bir anlamda huzur sokağına çağrılıyor! Film ayrıca çokuluslu oyuncu kadrosuyla dikkat çekiyor. Mesela Snake Eyes rolündeki Henry Golding Malezyalı. ‘Kan kardeşi’ Andrew Koji İngiltere doğumlu, klanın güvenlik şefi Haruka Abe Japon, eğitimcilerden ‘Hard Master’ı canlandıran Iko Uwais Malezyalı, bir diğer eğitimci ‘Blint Master’ı oynayan Peter Mensah Ganalı... Sonuçta, bildik limanlara uğrasa da ihanet ve sadakat gibi değerler eşliğinde gelişen öyküsüyle bu Uzakdoğu aksiyonu, bence ‘G.I. Joe’ serisinin belki de en mütevazı (öyle ki bilgisayar efektleri bile sadece dev anakondalar için kullanılmış sanki) ama en iyi filmi olmuş.'

 

 

JUNGLE CRUISE

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  Film akıp gidiyor ama olayların ilgiye değer şekilde geliştiği, öyle çok parlak bir hikâye örgüsünden söz edilemez. İlerleyen bölümlerde bazı sürprizler bekliyor bizi ama her şey bittiğinde hikâyenin bende kalıcı bir iz bıraktığını söylemem zor. Lily ile Frank arasındaki bol çatışmalı romantik komedi öyküsüne senaryonun en sağlam damarı gözüyle bakılabilir aslında. Ama esinlendiği John Huston klasiği ‘The African Queen’ (1951) ile karşılaştırmamak şartıyla… Hikâye, özel efekt şovu içeren sahneleri peş peşe sıralamanın ötesine geçemiyor sanki. Glenn Ficarra, John Requa ve Michael Green imzasını taşıyan senaryonun kayda değer en önemli artısı, karakterleri aksiyon ve maceraya kurban etmeden ön plana çıkarabilmesi. Tam da bu nedenle, filmin sağlam yanlarından birinin oyunculuk olduğunu düşünüyorum. Başta Emily Blunt, Dwayne Johnson, Jack Whitehall ve Jesse Plemons olmak üzere herkes elinden geleni yapıyor, filmi yukarı taşımayı başarıyorlar...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Emily Blunt’ın sevimli güzelliğine kaslarıyla Dwayne Johnson’ın eşlik ettiği (bence kimyaları tutmamış ama) yapım, iki saatlik süresine rağmen gayet keyifle izlenen bir macera filmi olmuş. Amazon’un renkli coğrafyası, kapitalist dünyanın farkına varmış yerlileri, altı doldurulmuş bir efsane, sürekli aksiyon derken zevkli bir seyirlik var karşımızda. Son olarak öyküdeki iki kardeş temasının da ‘The Mummy’ serisini, Lily’yle Frank arasındaki gelgitli ilişkinin Huston’ın ‘The Africa Queen’ini, Aquirre’nin hasta kızını hayat ağacıyla kurtarma arzusunun ise Aranofsky’nin ‘The Fountain’ını hatırlattığının altını çizelim.'

 

 

THE SUICIDE SQUAD: İNTİHAR TİMİ

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... 2016 yapımı ‘Suicide Squad’ birbirinden kopuk, video klip gibi sahnelerle ilerleyen, duygusuz bir özel efekt şovunu andırıyordu. Yeni film de baştan sona bir özel efekt şovu ama karakterleri, mizah duygusu ve kendini çok ciddiye almayan matrak hikâyesiyle ilkinden çok daha iyi. Hikâye demişken Bloodsport ve ekibi ortaya çıkmadan önce olup bitenleri seyrettiğimiz ilk bölümün, seyircinin beklentilerine meydan okuyan, şaşırtıcı bir yanı olduğunu belirtelim.

‘The Suicide Squad’: İntihar Timi’ni James Gunn’ın Marvel için çektiği ‘Galaksinin Koruyucuları’ kadar sevdiğimi söyleyemem. Filmdeki abartılı şiddeti de öyküyle çok bağlantılı bulmadım ne yazık ki… Ama yine de türün meraklılarına tavsiye ederim.'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Senaryo yer yer komik ve ilgiye değer göndermelere sahip. Politik referansları da bol; mesela sisteme başkaldırdığı için bir hilkat garibesine kurban edilen muhalifler, gazeteciler; tam da günümüz baskıcı rejimlerinin aradığı yöntem. Problem şu ki, filmin bir aksiyon fantezisi olduğu kabul edilerek gündelik siyasetin ve gidişatın doğrularına çarpan unsurları, nihayetinde öykü içinde törpülenmiş. ABD’nin geçmişte adada yaşanan ihlalleri bildiğinin, hatta kimi deneyler için baskıcı yönetimle anlaştığının altı çiziliyor ama son düzlükte “Evet, aramızda kötüler var ama hepimiz öyle değiliz” türü, faturayı sistemden çok bireye çıkaran bir iyimserlikle karşılaşıyoruz. “Böylesi bir filmde bu kadar ciddiyete, dünya meselelerine gerek var mıydı ki zaten” diyebilirsiniz. Benim savunum şu: “Madem fantezi yapıyorsunuz, sonuna kadar gidin.” Araya birkaç hesap soran devrimci karakter koyarak temize çıkmak zor! Üstelik adını ünlü çizgi roman karakterinden almışa benzer hayali Corto Maltese de Küba’yı andırır biçimde tasvir edilmiş...'

 

 

BLACK WIDOW

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  "Tepetaklak", "Savaşın Gölgesinde" ve "Berlin Sendromu" filmleriyle tanıdığımız Avustralya doğumlu yönetmen Cate Shortland, karakterlerini birer ‘kahraman’ olmaktan sıyırıp normalleştiriyor. Evet, büyük bütçeli bir Hollywood filminden bekleneceği üzere aile vurgusu öne çıkarılıyor ama birçoğunda olduğu gibi vıcık vıcık bir anlatıya mahal vermiyor yönetmen. Üstelik aile olmak için kan bağının gerekli olmadığına vurgu yapıyor bir kez daha. Ve son olarak karakter odaklı anlatısına rağmen aksiyon açısından da ilgilisini tatmin edecek gibi görsel atmosfer inşa etmeyi başarıyor. Bütün bunlara rağmen, filmin kötü karakterinin motivasyonu konusunda sıkıntılı olduğunu söylemeden geçmeyelim. “Avengers”ta Thanos’un bile evrenin yarısını yok etmeye kalkışırken kendince bir motivasyonu vardı. Kalanları kurtarmak! Ancak Dreykov’un bu kadar kötü olmaktaki muradının ne olduğu konusunda filmin yeterince net olduğunu söylemek zor...'

 

 

KORKU SEANS 3: KATİL ŞEYTAN

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Lanetli Gözyaşı filmiyle tanıdığımız yönetmen Michael Chaves, korku sinemasına yabancı biri değil. Lakin anladığımız suç filmlerinin kodlarına da vakıf. 'Hayalet avcıları'mızı dedektif gibi kullanırken kamerası da açıları da filmin renkleri de suç filmi ayarlarına dönüyor. Korku seansları başlayınca ise ayarlar değişiyor. Bu anlamda Chaves iki tür arasında görsel bir estetik harman yaratıyor. Ama yazdığım gibi genel hikaye korku türünü seven ve türün geçmişine vakıf olanlar için fazlasıyla bildik. Hikayenin finali itibariyle de tüm olup biteni bir yere bağlama noktasında pek de yaratıcı değil. Hani iblisi bu dünyaya davet eden kişinin neden böyle bir şey yaptığına dair etkili bir argüman sunmuyor. Ha mahkeme şeytanın varlığını kabul ediyor mu derseniz, orası da filme kalsın...'

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Korku Seansı 3’te ise film ‘Lanetli Gözyaşları’nı da yöneten Michael Chaves’e teslim edilmiş. Bu kez daha çok atmosfere ağırlık verilmiş, su yatağından çıkan, banyo perdesi üzerinden korkutan ‘iblis’, morglarda ayaklanan ölüler (zombi demek lazım mı, bilmiyorum ama) istenen gerilim etkisini sağlıyor. Her zaman olduğu gibi Vera Farmiga ve Patrick Wilson’ın sürüklediği yapımda, ben ‘iblis’i canlandıran Eugenie Bondurant’ı (karizmatik geldi bana) ve emekli rahip Kastner rolündeki John Noble’ı bir hayli beğendim. Sonuç olarak serinin çıtasını aşağı düşürmeyen, istediği etkiyi yer yer yaratan bir film olmuş...