Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

24 EYLÜL 2021

23 Eylül 2021 Perşembe 14:09
Murat Erşahin Sinemadan Çıkmış İnsan

Koronavirüs (COVID-19), dünya genelinde hızla can almaya devam ediyor! Virüsten, kendimizi ve sevdiklerimizi mümkün olduğunca izole ederek korunmaya çalışıyoruz. Aşı olarak, sosyal mesafelerimizi koruyarak, hijyen kurallarına sıkı sıkıya uyarak ve maskelerimizi evlerimizin dışında asla çıkartmamaya çalışarak. Umuyoruz bu zorlu günler sona erecek yakında. 
Bazı salonlar yeni tedbirler uygulayarak kontrollü biçimde 2020 Temmuz ayından itibaren kapılarını açmışlardı. Kademeli ve kısmi olarak yeniden başlayan vizyona, 17 Kasım 2020 günü alınan bir dizi karar sonucu yeniden ara verildi. Covid-19 tedbirleri gereği sinema salonlarının önce yılsonuna, ardından belirsiz bir tarihe dek kapalı olacağı açıklandı. Ve tarih 2 Temmuz 2021’i gösterdiğinde salonlar yine izleyicileri ağırlamaya başlıyor; perdeler, umuyoruz bir daha kapanmamak üzere açılıyordu!  
Siz değerli okuyucularla, henüz vizyon filmsiz kaldığı ilk günlerden bu yana, 2020 Mart ayından bu güne, artık hayatta olmayan canım ‘Sinema’ dergisindeki ‘Sinemadan Çıkmış İnsan’ adlı köşemde, geçmiş sayılarda yayınlanmış eski yazılarımı paylaşıyordum. Bir yıldan fazla zaman geçti. 5 Mart 2021’den itibarense, sinema salonları perdelerini açana dek, her yeni hafta, o tarihe ait eski ‘sinemadan çıkmış insan / vizyonda bu hafta köşeleri’ sizlerle buluşacağını söylemiştik ve buluşturduk da! ‘Tarihte bu haftaya’ baktık! 
Her hafta naçizane iyi filmler ve diziler önerdik sizlere! ‘Önce Tavsiyeler’ adlı bu yeni bölüm, sizlere her hafta sinema tarihinden 5 klasik film ve popüler olsun olmasın; ‘Sinemadan Çıkmış İnsan’ın beğendiği ‘güncelleri’ önerdi! Klasik film önerilerine devam edeceğiz!


ÖNCE TAVSİYELER…

SİNEMA TARİHİNDEN 5 KLASİK

La Ronde / Halka
(Yönetmen: Max Ophüls / 1950)

Sanshô dayû / Efendi Sanso
(Yönetmen: Kenji Mizoguchi / 1954)

Ordet / Söz
(Yönetmen: Carl Theodor Dreyer / 1955)

La baie des anges
(Yönetmen: Jacques Demy / 1963)

Muriel ou le temps d'un retour / Acı Hatıralar
(Yönetmen: Alain Resnais / 1963)

 

Vizyonda bu hafta (24 Eylül 2021)

21 Eylül Salı günü vizyona giren yerli belgesel ‘Sadan Hanım’la birlikte, yedisi yerli yapım olmak üzere, toplam on bir yeni film merhaba diyor yeni haftaya!
Erdem Tepegöz imzalı yerli bilimkurgu dram ‘Gölgelerin İçinde’ ve bir korku gerilim; ‘Wrong Turn / Korku Kapanı: Başlangıç’, haftanın notlarımız arasında yer alan yeni filmleri. 


GÖLGELER İÇİNDE

-Makineleşme ve gözetleme-

Gerçekçi atmosferi ile dikkat çeken 2012 tarihli çok yönlü sistem eleştirisi ‘Zerre’ ile tanıdığımız Erdem Tepegöz’ün ikinci uzun metrajı ‘meseleli’ bir bilimkurgu dram! Baskı altına alınmış disiplin toplumu, gözetleme, pasifleştirilmiş köleler… Zamansız ve mekânsız bir distopik hikâye!
İlkel bir teknolojiyle yönetilen, nerde olduğu belli olmayan bir fabrikada çalışan görevine sadık maden işçisi, sorumlu olduğu makinenin çıkardığı problemle birlikte, içinde bulunduğu sistemi sorgulamaya başlar. Fabrikanın hiç bilmediği derinliklerini keşfettikçe farklı gerçeklerle yüzleşecektir!
Erdem Tepegöz’ün yazıp yönettiği yaman filmde başrolü Numan Acar üstleniyor. Usta aktör Vedat Erincin, Ahmet Melih Yılmaz, Emrullah Çakay, Muharrem Bayrak ve Selin Kavak, oyuncu kadrosunun diğer isimlerini oluşturuyorlar. Hayk Kirakosyan’ın birinci sınıf kamerası ve mekân kullanımı, en güçlü silahları ‘Gölgeler İçinde’nin! Endüstri devriminin buyurgan, disiplinli ve öte yandan gri-karanlık atmosferi, öykünün her köşesine titizlikle yedirilmiş. Yaratılan mekanik ortamı, ses bandı da desteklemiş. İktidarın, otoritenin işçiler üzerindeki baskıcı gözetimi ve küçük bireyin çaresiz hapsolmuşluğu, anlatı boyunca omuz başımızda eşlik ediyor bize. Klostrofobik atmosfer, Gürcistan’ın bir maden kasabasında çekilmiş filmin itici güçlerinden.
Gözetleyen otoriter iktidarın Foucault’vari yorumu, ‘şiirimiz karadır’ diyen, dertli, yürekli ve yaman bir yapım. Kontrol ve denetleme çarkını sorgulayıp, sisteme başkaldıran, kendisinin ve diğer işçi arkadaşlarının özgürleşme sürecini başlatan adamın öyküsü, siyaset bilimi ve sosyoloji literatüründen epeyce besleniyor. Seçeneksiz bir sistem içinde ölümle yaşam arasında sıkışıp kalmış küçük insanın var olma mücadelesi öte yandan yapım. Mutlaka izleyin! (4 / 5) 
 

KORKU KAPANI: BAŞLANGIÇ

-Başkasının evinde!-

2003 yılında popüler bir seriye dönüşecek ‘Wrong Turn / Korku Kapanı’nın ilk imzasını atan isim olan yaratıcı/senarist Alan B. McElroy, ikinci bölümüyle birlikte video filmine dönüşmüş kanlı canlı korku-gerilim serisinin beş bölümünün öyküsünü kaleme almıştı. Bu kez yine Apalaş Yürüyüş Patikası’nda gezintiye çıkan gençlerin, o bölgede yüz yıllardır yaşayan ‘gizli ve kapalı’ bir grup tarafından maruz kaldığı dehşete tanık oluyoruz. Filmin adı ‘Wrong Turn’ fakat geçmiş seriyle ismi dışında pek bir ilgisi yok yeni yapımın!
Mike P. Nelson’un yönettiği korku-gerilim, benzerlerinin açtığı güvenli yoldan yürürken, farklı manevralar yapıyor yapmasına fakat kekremsi aynılık tadı asla değişmiyor. İngiliz anne ve İspanyol babanın kızları olan aktris CharlotteVega’nın başrolde olduğu kanlı tür filminin en büyük sürprizi kadroda yer alan usta aktör Matthew Modine! Bir diğer tecrübeli isim Bill Sage ve emektar oyuncu Tim DeZarn, renk katıyorlar öyküye.
Başarılı görüntü yönetimi, filmin öne çıkan yanlarından. Fazlası olmayan, buna karşılık boşluğa düşmeden ayakta kalmayı başaran öykü, adını aldığı serinin mirasını kullanıyor anlayacağınız. (2,5 / 5)

Haftanın diğer yenilerine bakacak olursak… Göksel Gülensoy’un yönettiği belgesel dram ‘Sadan Hanım’, Kadıköy Moda’da yaşayan Alzheimer hastası bir kadının, yönetmen olan damadı tarafından her geçen gün 8 mm olarak kameraya alınması. Canlandırmada yer alan oyuncular; Canan Ergüder, Kenan Ece ve Serap Aksoy. Yerli yapım, 21 Eylül Salı günü vizyon görüyor.
Eşini kaybettikten sonra kızının evine taşıyan Ed ile evlerinin düzenin değişmesinden hoşlanmayan torunu Peter arasındaki tatlı sert çekişmeyi öyküleyen ‘War With Grandpa / İyi Olan Kazansın’ başrolünü Robert De Niro’nun üstlendiği sevimli bir aile komedisi. Tim Hill’in yönettiği yapımda, usta isimler Uma Thurman ve Christopher Walken da rol alıyorlar. 
‘A Night at the Louvre: Leonardo da Vinci / Louvre Müzesi’nde Bir Gece: Leonardo da Vinci’, Pierre-Hubert Martin imzası taşıyan şık bir belgesel. Müze tarafından küratörlüğü yapılan Leonardo Da Vinci sergisini özel rehberli bir tur olarak beyazperdede izliyoruz.
İskoçyalı aktris Polyanna McIntosh’un ilk yönetmenlik denemesi olan ‘Darlin’’, bir korku-gerilim öyküsü. Hastanede bulunduktan sonra kilisenin koruması altına alınan genç bir kadının karanlık sırrı.
Can Sarcan’ın yönettiği gençlik komedisi ‘Kolej Rüyası: Lise Günlükleri’, Mehmet Âkif Ersoy’un İstiklâl Marşı’nı yazarken yaşadıklarını öyküleyen Sadullah Şentürk imzalı biyografik dram ‘Akif’, Engin Akyıldırım’ın yönettiği komedi ‘Me Nokta Ali’, Tesadüfen rastladıkları bir kamp yerinde garip olaylar yaşayan ailenin hikâyesini işleyen Rotin Engin Tutuş’un yönetmen koltuğunda yer aldığı korku türündeki ‘Fecr’ ve ‘En İyi Yönetmen’ ile ‘En İyi Senaryo’ dahil 28. Adana Altın Koza Film Festivali’nde altı ödül elden eden Nisan Dağ imzalı ‘Bir Nefes Daha’, haftanın yerli yenilerini oluşturuyorlar. 

İçinizde yaşayan sinemadan çıkmış insanın elini sakın ha bırakmayın! İyi seyirler herkese.

 


TARİHTE BU HAFTA

Sırasıyla 2009, 2010, 2015 ve 2016 yıllarına gidiyor, tarihte bu haftayı anımsıyoruz!

Vizyonda bu hafta (25 Eylül 2009)

Beş filmlik haftanın iki yerli filminden biri, Pelin Esmer’in ödüllü ilk uzun metraj kurmacası ‘11’e 10 Kala’. Diğeri ise Almanya’da yaşayan Türk bir yönetmenin elinden çıkma ‘Sarı Saten’. Romantik komedi ‘Kadın Aklı Erkek Aklı’, Bruce Willis’li bilimkurgu aksiyon ‘Suretler’ ve usta Fransız François Ozon imzalı ‘Ricky’, haftanın diğer üç filmi. İyi seyirler. 

SARI SATEN
80’li yılların başında Almanya’ya gitmiş ve oraya yerleşmiş olan Mehmet Çoban’ın ilk sinema filmi, maalesef oldukça kötü bir yapım. Meslek gereği, sezon içinde çok kötü filmler izliyoruz. ‘Sarı Saten’de bunlardan biri. Senaryosu, yönetimi, kurgusuyla, yani temel öğeleriyle baştan sona hiçbir tutarlılığı olmayan boş bir çaba. Almanya’da evlendirilmek istenince evden kaçan ve sığındığı akrabası tarafından cinsel şiddete maruz kalan Meryem, bir taksi şoförünün yardımıyla 17 yıl boyunca kâbuslarından kaçar. Gelişen olaylar, Köln’de taksi şoförü olarak çalışan ve tek varlığı kızı Esra olan Meryem’i, geçmişi ve korkularıyla yüzleştirecektir. Scorsese’nin başyapıtı ‘Taksi Şoförü / Taxi Driver’a öykünen ve direkt referanslar yapan film, anlamsız ve özensiz bir ‘Travis Bickle’ takıntısı… 

11’E 10 KALA
Mithat bey için toplamak ve biriktirmek en az İstanbul kadar önemli. Oturduğu ‘Emniyet’ apartmanının kapıcısı Ali’de kendini apartmanda emniyette hissediyor. Apartman yıkılmak üzere ve Mithat bey ile Ali, ortak bir payda altında bir araya geliyorlar. Öyküsünün çıkış noktası ve besleneceği yerler açısından çok iyi olabilecekken, dağılmış, başka yerlere gitmiş bir çaba olmuş Pelin Esmer’in ilk uzun metraj kurmaca filmi ya da ‘belgeselimsi kurmacası’. Yönetmenin kendi deyimiyle ‘kurmaca gibi bir belgesel’ olan ‘Oyun’ adlı filmini çok beğenmiştim. ‘11’e 10 Kala’yı, ‘ilk kez gösterildiği’ 28. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde izlediğimde, kaçmış bir fırsat olarak değerlendirdim. Ben aslen kurmaca ve belgesel ayrımına karşıyım aslında. İşin özünde iki ‘janr-kavram’ın bir arada olabileceğini/olduğunu düşünüyorum. Eğitici ve bilimsel olmak, algı ve duyguyla farklı yerde durmak değil bence. Sözünü ettiğim nokta bu değil zaten. Film, üzerine çokça tartışılan ‘janr’ çekişmesinden daha başka bir yerde incelenmeli. ‘Çok iyi’ denilen metninin ve sinemasının üzerinden. Esmer, 2002’de çektiği ve ödül kazandığı 46 dakikalık ‘Koleksiyoncu’ adlı belgeselini uzun metraja taşımış. Kendi amcasının koleksiyon tutkusundan çıkmış yola – ki buna biriktirme demeliyiz, asla koleksiyon değil- ve bizi hayata tutunduran, mücadele ve devam etmemizi sağlayan şeyi-şeyleri taşımış filmine. Fakat bir şans kaçmış. Artık olmayan-olamayan değerlerin şehri İstanbul, bir başrol oyuncusuyken aniden kayboluyor sahneden. Nefes alıp veren, alegorik bir karakter olan Mithat bey, kapıcısı Ali’nin sanal gerçekliği karşısında pes ediyor. Gerçek olan bu mu diye soruyor insan çoğu kez, bu iki kahramanın inandırıcılığı karşısında. Dağılmış öykü, zorlama süresiyle sarkmaya başlıyor. Tam olarak sizi içine almayan sinema karşısında yabancılaşma yaşıyorsunuz. Algı ve duygularınız, yavan bir anlatı ve görüntü karambolunda dağılıyor. Hissedip, varacağınız yerden uzaklaşıyorsunuz. Filmin Adana ve İstanbul’da kazandığı ödüllere bakıp, size uzak ve ters gelenin bazılarına nasıl bu derece yakın geldiğini soruyorsunuz kendinize. 

KADIN AKLI ERKEK AKLI
TV’de sabah programı yapımcısı hırslı bir kadın ve müstehcen, mütecaviz bir erkek sunucunun aşkı… Kontrolü elde tutmak, ilişki koçluğu ve baştan çıkarma teorileri… Sempatikliği tartışılan ‘çekici’ sarışın Katherine Heigl ve en çok ‘300’ün Kral Leonidas’ı olarak akıllara kazınmış Gerard Butler’ın yeni bir ikili oluşturdukları romantik komedi, cinsiyet farklılıkları üzerinden bildik bir öykü anlatıyor. Robert Luketic imzalı film, fazla cinsellik içeren metni ve özensiz, ‘incelikten uzak’ diyaloglarıyla ‘nerde o eski romantik komediler’ dedirtiyor insana. Yapım, son tahlilde, sıkılmadan izlenen ama perdede Meg Ryan’la Billy Crystal hatta Tom Hanks birlikteliğini özleten bir pop-corn. 

SURETLER
Robert Venditti ve Brett Weldele’nin ‘Surrogates: Flesh & Bone’ adlı çizgi romanlarından beyazperdeye uyarlanan büyük bütçeli bilimkurgu aksiyon, yakın gelecekte insanların gerçek hayatı bir kenara itip, kendi robot kopyalarıyla yeni bir sanal hayat yaşamalarını konu alıyor. Başrolünü Bruce Willis’in üstlendiği tempolu filmin diğer önemli rollerinde, Radha Mitchell, Rosamund Pike, Ving Rhames ve James Cromwell’i izleyeceğiz. Birçok öncülünden beslenmiş, karanlık dünya tasvirinin yönetmeni ise ‘Breakdown’, ‘U-571’ ve ‘Terminator 3’ filmlerinden hatırlayacağımız Jonathan Mostow.

RICKY
Aykırı, cesur ve yaratıcı Fransız François Ozon’dan hayli tuhaf bir dram yansıyor perdeye. Fantastik bir komedi-dram olarak nitelenen film basbayağı kapkara bir dram aslında. İki sıradan insanın birlikteliğinden oldukça sıra dışı bir çocuk doğar. Başrollerini Alexandra Lamy ve usta İspanyol Sergi López’in üstlendikleri masalımsı hikâye, İngiliz yazar Rose Tremain’in ‘Moth’ adlı kısa öyküsünden uyarlanmış. Aile içi dengeler, aile modelleri, sınıfsal durumlar, özveri, mülkiyet, farklılık, rüya, inanç, gerçeklik… Ozon sinemasının yapı taşlarından biri olmasa da, yönetmeni beğenerek izleyenleri ve farklı okumalar didiklemeyi sevenleri memnun edecek bir yapım ‘Ricky’.


Vizyonda bu hafta (24 Eylül 2010)

Bu hafta dört yeni film var vizyonda. Yerli korku denemesi ‘Üç Harfliler: Marid’ ile genç kızların sevgilisi Zac Efron’u başrole taşıyan ‘Kardeşimden Sonra’ izleyemediğim iki film. Bunda kuşkusuz, hafta başında 17. Adana Altın Koza Film Festivali’ne doğru yola çıkışımızın rolü büyük. Fakat haftanın merakla beklenen iki önemli filmi izlendi ve notlarımız arasında. Herkese iyi seyirler!

ANNEMİ ÖLDÜRDÜM
Katıldığı festivallerde yirmiden fazla ödül kazanan Kanada filmini yazıp yöneten ve başrolü üstlenen Xavier Dolan, sadece yirmi bir yaşında. İzlediğiniz filmin yirmi yaşında bir gencin zihninden çıktığına inanamıyorsunuz. Özellikle Fransız Yeni Dalgası’ndan etkiler taşıyan yapım, ilk sinema filmini çeken değil; aksine oldukça olgun bir yönetmenin eseri gibi duruyor perdede. 29. Uluslararası İstanbul Film Festivali’nde de büyük ilgi gören ve ‘Altın Lale’ için yarışan yaralayıcı dram, annesiyle fırtınalı bir sevgi-nefret ilişkisi yaşayan lise öğrencisi Hubert’in öyküsü. Belki de hepimizin… Ergenliğin tekinsiz gizeminde yol alan, oldukça açık sözlü ve dürüst bir öykü Dolan’ınki. Sevgi manevraları, suçluluk, aşk, nefret, şefkat, isyan, sıcaklık, cinsellik, dostluk, yüzeysel ayrıntılar, sanat, marjinal oluşlar, öç, yalnızlık ve insan ruhunun kırılgan coğrafyasında bir yürek restorasyonu… Tecrübeli aktris Anne Dorval ve oğlu rolünü üstlenen Xavier Dolan’ın uyumlu kimyaları, gerçek bir ana-oğul öyküsü yaşatıyor izleyene. Binlerce kez pişmanlıkla örülmüş nefret sözlerinin sarmalandığı katıksız bir sevginin yarı karanlık, samimi ve çıkarsız fotoğrafı duruyor perdede. 

BORSA: PARA ASLA UYUMAZ
80’lerin önemli filmlerinden ‘Wall Street’ bir tür ‘devam’ filmi sayabileceğimiz yeni yüzüyle beyazperdede. Oliver Stone imzalı 1987 tarihli yapım, başrol oyuncusu Michael Douglas’a, acımasız borsacı ‘Gordon Gekko’ karakteriyle ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında Oscar ve Altın Küre kazandırmıştı. 80’lerin Yuppie kültürünü, vahşi kapitalizmin cilalanan sağ politikalar altında insanı nasıl önemsiz kıldığını etkileyici biçimde anlatıyordu Stone. Ekim 1987’de patlayan ve ‘kara pazartesi’ olarak anılan ekonomik krizden hemen sonra vizyona girmesi, filmi bir fenomen haline getirmişti. Gekko’nun eli kanlı bir canavar olan sistemle tanıştırdığı çaylak ‘Bud Fox’ rolünde ise Charlie Sheen vardı. 2009’da dünyayı kasıp kavuran ekonomik krizin ardından, olası büyük bir global krizden konuşulduğu sırada vizyona giriyor yeni film. İlk filmden yirmi sene sonrasındayız bu kez. Gordon Gekko, uzun süredir kaldığı hapishaneden çıkmış. ‘Efsane geri döndü’ modunda ince planlarını gün ışığına çıkartma gayretindeyken, aralarına mesafe girmiş kızının en az kendisi kadar hırslı bir borsacı olan nişanlısı Jacob ile tanışıyor. Jacob, ‘paranın asla uyumadığı’ gerçeğini duyuyor Gekko’dan. Her ikisi içinde zor günler ve yeni planlar demek anlamına geliyor bu karşılaşma… Michael Douglas’ın karşısındaki yeni çaylak bu kez, Hollywood’un referansı güçlü isimlerinden Shia LaBeouf. ‘Aşk Dersi / An Aducation’ ile Oscar adayı olan Carey Mulligan, Gekko’nun kızı rolünde. Yaşlanmayan kurt aktör Eli Wallach, Susan Sarandon, Frank Langella ve Josh Brolin, yeni ‘Borsa’nın ünlü isimleri. İlk film kadar güçlü değil yeni yapım. Oliver Stone, günümüzün acımasız şartlarına biraz yüzeysel bakmış gibi. Gerçek tablo, izlenenden daha sert ve daha acımasız oysaki. Siyaset ve ekonominin at başı bir zulüm makinesi görevi görerek, küçük insanı, hatta ülkeleri yok ettiği günümüzde, Gordon Gekko karakteri bile oldukça, hatta tamamen ‘naif’ kalmış. Yine de tespitleri, değinileri, oyuncu kadrosunun nüanslı performansı, yerinde müzik seçimi ve eğlenceli göndermeleriyle keyifli bir izlence vaat ediyor yeni ‘Borsa’. Bir sonraki sabah ‘nasıl ve neye uyanılacağı meçhul bir dünyanın cani gerçekçiliği’ yanında, ‘temiz’ kotarılmış bir peri masalı diyebiliriz kolaylıkla.


Vizyonda bu hafta (25 Eylül 2015)

Yeni hafta, beraberinde yedi yeni filmle geliyor. Bu yedi filmden; Antoine de Saint-Exupéry’nin ölümsüz eseri ‘Le Petit Prince / Küçük Prens’ Marc Osborne imzalı bir animasyon olarak 23 Eylül Çarşamba, ‘Adana İşi’ adlı yerli komedi ise 24 Eylül Perşembe günü vizyona giriyor. 25 Eylül Cuma günü vizyon görecek filmlerden notlarımız arasında yer alamayan iki yerli yapımsa, Sivas, Madımak katliamına değinen ‘Madımak: Carina’nın Günlüğü’ adlı dram ile yönetmenliğini Semra Dündar’ın üstlendiği ‘Aşk Nerede’ adlı romantik komedi. İçinizde yaşayan sinemadan çıkmış insanın elini sakın ha bırakmayın. Herkese iyi seyirler.
 
45 YIL
Bir ömrü ‘birlikte’ harcamak üzerine içli bir öykü. İki başrol oyuncusuna, dev isimler; Charlotte Rampling ve Tom Courtenay’e Berlin Film Festivali’nde ‘en iyi erkek’ ve ‘en iyi kadın oyuncu’ ödüllerini kazandıran yapım, 2011 tarihli bağımsız ruhlu romantik dram ‘Weekend / Hafta Sonu’ filminden tanıdığımız Andrew Haigh imzası taşıyor.  David Constantine’nin aynı adlı kısa öyküsünden yine Haigh tarafından uyarlanan dram, ‘beklenmedik biçimde’ kırk beş yıllık evliliklerinin iç yüzüyle karşılaşan bir kadın ve erkeğin hikâyesini son derece yalın ve gerçekçi biçimde taşımış perdeye. Kendini kandırmanın buruk ve yenik tadı, evliliğin kırk beşinci yılında, ‘eski sevgilinin’ varlığıyla su yüzüne çıkar. Yıllar önce çok sevilmiş eski sevgilinin, İsviçre buzulunda bulunan cesediyle ortaya çıkan özlem, boş ve sevgisiz geçirilmiş yılları evin odalarına taşır. Hayatla olan acımasız muhasebenin dökümü. Yaşları ilerlemiş karı kocanın boş ve anlamsız geçirilmiş yılları fark etmelerinin kekremsi tadını müthiş performanslarla perdeye iliştiren oyuncular, kusursuz senaryo ve mutsuzluğun kışını dikte eden Lol Crawley imzalı incelikli görüntü yönetimi artı değer katıyor sarsıcı drama. The Moody Blues ve Turtles şarkıları, yüreğe yerleşen koyu hüzne eşlik ediyor. (4,5 / 5)

STAJYER
Nancy Meyers’ın yazıp yönettiği komedide başrolleri usta aktör Robert De Niro ile Anne Hathaway paylaşıyorlar. Yetmiş yaşındaki Ben Whittaker, emeklilik günlerinde feci sıkılmakta, ‘bir işe yaramak’ için yanıp tutuşmaktadır. Çalışkan, zeki ve gencecik girişimci Jules Ostin’in tırnaklarıyla kurup, büyüttüğü şirkette açılan stajyerlik programına başvuran yaşlı adam, ‘tecrübenin asla yaşlanmadığını’ kanıtlayacaktır. Bilge yaşlı, zeki ama tecrübesiz genç meselesi üzerinden, farklı ve sıcak bir dostluk öyküsü anlatan Meyers komedisi, uzun süresiyle, tekrar ve sarkmalara neden oluyor. De Niro ve Hathaway’in denk düşen kimyaları ile bazı anlar sevimli olmayı başaran yapım, teknolojik yenilik ve yeni nesil meselesinde günümüz dünyasına gerekli eleştirileri yapmaktan kaçınmıyor. Yine de kapitalist bağlam anlamında son düzlükte tutucu ve katı davranan komedi, acımasız iş dünyasını usulca kutsamaktan da geri kalmıyor. Rene Russo, öyküye renk katan sürpriz ismi filmin. (2,5 / 5)

YOK ARTIK
‘Ev’ adlı eleştirel dramı yazıp yöneten ve oyuncu kimliğiyle de tanıdığımız Caner Özyurtlu’nun yönettiği komedinin senaryosu, karikatürist kimliğiyle tanıdığımız Serkan Altuniğne imzalı. Skeçlerden oluşan komedi, bütüne dönüşmekte zorlanan bir görüntüye sahipse de, birçok popüler sulu sepken komedi örneğinden, özellikle yetenekli oyuncu kadrosu sayesinde bir parça ayrılıyor. Erkan Kolçak Köstendil, Çağlar Çorumlu, Serkan Keskin, Demet Evgar, Necip Memili, Algı Eke, Şebnem Bozoklu ve Murat Akkoyunlu, skeçlerde karşılaştığımız yetenekli oyuncular. Taksici Fikret’in anlattığı öyküler etrafında dönen film, Arjantin’in ‘en iyi yabancı film’ dalında Oscar adayı olan ‘Relatos Salvajes / Asabiyim Ben’e özenmiş ama Damián Szifrón imzalı zeki ve eleştirel toplumsal komedinin dinamiklerini yakalamakta epey geride kalmış bir yapıya sahip. (2 / 5)


Vizyonda bu hafta (23 Eylül 2016)

Yeni haftanın beraberinde getirdiği film sayısı tam on bir. Kalabalık vizyonda sekiz yerli film yer alıyor. İçinizde yaşayan sinemadan çıkmış insanın elini sakın ha bırakmayın! Herkese iyi seyirler.

MUHTEŞEM YEDİLİ
Hepsi birbirinden oldukça farklı yedi silahşör, vahşi haydutların tehdidi altındaki fakir bir köye yardım etmek için bir araya gelirler. Eski batının, tamamen vahşi düzeninde kendini sanayici ve iş adamı olarak tanıtan acımasız hırsız Bartholomew Bogue’un şiddet ve korku dolu baskısı altında çaresiz kalan sakin Rose Creek kasabasının umutsuz halkı, yaşamlarını sürdürmeye çalışmaktadırlar. Sonunda, topraklarını ellerinden almak isteyen bu acımasız, kötü adama karşı kendilerini korumak için yedi silahşörle anlaşırlar. Ödül avcıları, kumarbazlar, kanun-sistem dışı karakterler ve kiralık silahlı adamlardan oluşan bu tuhaf grup, kendilerini paradan daha fazlası için savaşırken bulacaklardır. Yedinci sanatın büyük ustalarından Japon sinemacı Akira Kurosawa’nın 1954 tarihli ünlü klasiği ‘Shichinin no samurai / Yedi Samuray’ın yeniden çevirimi, karşımızda duran aksiyonu yüksek western. 2001 yapımı ‘Training Day / İlk Gün’ ile dikkat çeken ve çıtayı ‘fazla’ düşürmeden beyazperde serüvenine devam eden Antoine Fuqua’nın yönetmen koltuğunda oturduğu yeniden çevrimin başrolünde, yönetmenin başucu oyuncusu, usta aktör Denzel Washington’u izliyoruz. Chris Pratt, Ethan Hawke, Vincent D’Onofrio, Byung-hun Lee, Manuel Garcia-Rulfo ve Martin Sensmeir, filmin diğer ‘silahşörleri’! Kurosawa’nın ‘Yedi Samuray’ı, Ortaçağ Japonya’sında bitmek tükenmek bilmeyen vahşete ve Samuray kurallarına değinen, görkemli bir görsel destandı adeta. Şiddetin yoğun bir biçimde içselleştirilerek yaşandığı Japon toplumundaki sosyal ve ekonomik motifler, başarıyla yedirilmişti başyapıta. Hollywood, klasik filmi 1960’ta, John Sturges yönetiminde hemen hemen aynı akışta yeniden çekti. Başrolü üstlenen Yul Brynner’a, Steve McQueen, Charles Bronson, James Coburn eşlik ettiler. Fuqua’nın yeni çevirimi, Kurosawa’nın orijinal filminden uyarlanmış. Hikayenin ‘özü’ tamamen korunmuş ama lezzet ve içsel yoğunluk, orijinal filmin çok gerisinde kalmış haliyle. John Sturges’in filminden aşağı olduğunu söylemek ise yanlış olur. Amerikalıların ‘ortak’ ve ‘kurucu’ değerlerinden taviz vermeyen bir kahramanlık ve fedakarlık öyküsü ‘Muhteşem Yedili’. İyi çekilmiş, özellikle klasik westernin kalıplarına sıkı sıkıya bağlı, temposu oldukça iyi ayarlanmış ve başta Denzel Washington olmak üzere leziz performanslarla donanmış keyifli bir seyirliğe dönüşmüş. ‘Avatar’ ile ‘en iyi görüntü yönetmeni’ Oscar’ını elde eden İtalyan Mauro Fiore’nin kamerası da filmin artılarından. Yeni neslin sinemanın altın zamanlarının unutulmaz klasiklerini keşfetmesi ve yeniden ‘çok’ gişe yapmak için başvurulan ‘yeniden çevirim’ metodunun, örneğine pek fazla rastlanmayan ‘iyi’ ve ‘şık’ örneklerinden biri yeni ‘Muhteşem Yedili’ (3,5 / 5)


Üç boyutlu Walt Disney animasyonu ‘Storks / Leylekler’ ve ‘buluntu film’ çılgınlığını tetikleyip, birçok yeni korku filmine güvenli bir yol açmış olan ‘The Blair Witch Project / Blair Cadısı’nın yeniden çevrimi olan ‘Blair Witch / Blair Cadısı’nın yanı sıra tam sekiz adet yerli yapım, Seren Yüce’nin yeni filmi ‘Rüzgarda Salınan Nilüfer’, Soner Caner ve Barış Kaya’nın yönettikleri ‘Rauf’, ‘İkinci Bahar’, ‘Yeditepe İstanbul’ gibi başarılı TV dizileriyle tanıdığımız Türkan Derya’nın ilk uzun metraj filmi romantik dram ‘Çok Uzak Fazla Yakın’, iki usta ismin kamera ardında yer aldığı; Safa Önal’ın senaryosunu yazdığı ve Yılmaz Atadeniz’in yönettiği ‘İkimize Bir Dünya’, Burak Donay imzalı dram ‘Ot’, yerli bir korku denemesi olan ‘Gece Seansı’ ile birlikte iki komedi örneği; Gürgen Öz’ün başrolünü üstlendiği ‘Müthiş Bir Film’ ve Ali Erşen imzası taşıyan ‘Saftirikler’, haftanın notlarımız arasında yer alamayan diğer yenileri. Herkese tekrar iyi seyirler.

MURAT ERŞAHİN



Diğer Yazılar