SETTEKİ BABA-KIZ SAVAŞI...
İki Oscar ödüllü yönetmen Esteban Martínez, yeni projesi için uzun süredir çalıştığı ABD’den ülkesi İspanya’ya dönmüştür. ‘Çöl’ adlı bu son çalışmasında Batı Sahra’da geçen bir sömürgecilik hikâyesi anlatacaktır. Martínez filminde 13 yıldır görüşmediği, Madrid’de bir barda çalışan, arada oyunculuk da yapan kızı Emilia Vera’ya da ana rollerden birini verme niyetindedir. Baba-kız buluşurlar, yemek yerler, bu esnada birbirlerini tartar, eski defterler üzerinden tartışırlar. Sonrasında öykü Kanarya Adaları’na bağlı Fuerteventura’daki set ortamına taşınır. Filmin çekim aşaması başlar ve bütün bu süreçte Martínez ve Emilia arasında gerilim dozu yüksek, gelgitlerle dolu bir akışa şahitlik ederiz...
Yapıtları itibariyle insan ruhunun karanlık koridorlarında dolaşmayı seven bir yönetmen olarak tanınan Rodrigo Sorogoyen, girişte konusunu özetlediğim ‘En Sevdiğim’de (El Ser Querido), aynı rotada ilerleyen bir hikâyeyle karşımıza çıkıyor. Şık bir restoranda menü ve içkiler üzerinden başlayan ve babanın, kızına yeni yapımında rol teklifi için etrafında dönen muhabbette eski bir anı, örtbas edilmek istenen geçmişi yeniden ayağa kaldırıyor. Emilia’nın annesi, Martínez’in ilk filmi ‘Sirocco’da rol alan ve sonradan kariyeri sona eren kadın oyuncunun kızıdır. Küçükken baba-kız birlikte ‘Kill Bill 2’ye gitmişler, Martínez o esnada içkinin de etkisiyle etrafındakilerle kavga etmiş, film izlenememiş, nihayetinde kızına taksi parasını verip eve yollamıştır. Bu olay Emilia’nın babasına dair fikir edindiği en kötü hatırasıdır. Martínez ‘Çöl’ projesini açıklayıp kızına oyuncu kadrosunda olmasını teklif ederken şöyle bir cümle kurar: “Bu, birbirinin gözlerinin içine bakamayan insanlar hakkında bir film.” Bu noktada biz de seyirci olarak aslında ‘En Sevdiğim’e dair güçlü bir fikir ediniriz.
İsyan bayrağı...
Çekimler başladığında settekilerin çoğunun Emilia’nın yönetmenin kızı olduğuna dair bilgisi yoktur. Zamanla bu durum sarihleşir, oyuncuya ilişkin ‘kayırmacılık’ fikri hafiften kıyıya vurur ama asıl gerilim bir gece kaldıkları otelin lobisinde alevlenir. Martínez, İspanyol bir gazeteciyle yaptığı ve sinirlerine pek hâkim olamadığı bir röportajın ardından lobide Emilia’nın rol arkadaşlarıyla içki içtiğini, onlarla kaynaştığını görür ama öte yandan hep birlikte kendisiyle dalga geçildiği hissine kapılır.
Sonrasında filmin belki de doruk noktası olarak kabul edilecek bölüme geçeriz. Burada bütün set emekçilerinin güneş altında iş yaptığı bir çekim sekansı var. Martínez başrol oyuncusundan önündeki yemeği gerçekten yemesini, çenesini oynatarak sahneyi geçiştirmemesini ister. Oyuncu ısrarla yediğini belirtir. Çekim sık sık tekrarlanır ve her yeni hamlede yönetmen gerilim katsayısını ve ses tonunu yükseltir. Ama artan adrenalinde oyuncular tepkilerini gülerek, kahkahalarını tutamayarak verir. Martínez benzer şekilde Emilia’ya da sarar, ondan da yemeğini canlandırdığı ‘üst sınıf kadın’ gibi yemesini ister. Bütün bu aşamalarda Esteban Martínez yönetmen kimliği altında otorite gösterisine soyunurken eski filmlerinden birinde başrol oyuncusuyla olan kavgası akıllara gelir ve Emilia babasına karşı isyan bayrağını çeker. Derken sahnedeki küçük bir çocuk ortamdan etkilenip ağlamaya başlar, Martínez set ekibine “Çocuğu sahneden çıkarın” der ve işler iyice karışır.
Konuya göz atanlar ‘En Sevdiğim’ için hemen “Geçen yıl izlediğimiz ‘Manevi Değer’i (Affeksjonsverdi) ne kadar da andırıyor” diyecekler. Keza Rodrido Sorogoyen’in yapıtı bu yıl Cannes’da yarışırken filmi izleyen yabancı sinema yazarları da eleştirilerinde bu duruma vurgu yapmışlar. Lakin çıkış noktaları aynı gibi görünse de iki film, dertleri bakımından farklı kapıları çalıyor. Şöyle ki Joachim Trier imzalı ‘Manevi Değer’ birlikte çalışmaya karar veren baba-kız ilişkisi etrafında ailevi köklerde ve geçmişte yaşadıkları evde dolaşıyor, nihayetinde çekim aşamasından ziyade öncesine odaklanıyordu. ‘En Sevdiğim’deyse hem bir baba-kız ilişkisini hem de set ortamında ‘diktatör’ bir yönetmen profilini, onunla çalışmanın yollarını arayan ekibini, oyuncu kadrosunu, karşı çıkmaları, iş bırakmaları izliyoruz.
Trier’in yapıtında baba-kız arasındaki gelgitler İskandinav soğukluğu içinde perdeye yansıtırken ‘En Sevdiğim’de Akdeniz havası, heyecanı ve duygusallığı ön plana çıkıyor. Film bazı yan yollara saptığında baba kızına kendini affettirmek istiyor mu yoksa onun gözündeki sorunlu geçmişini temize çekmek için mi
uğraşıyor türü soruları zihnimize yerleştiriyor. Keza Emilia da babasının görüp beğendiği dizi oyunculuğundan kurtulmak için mi bu rolü kabul etmiş, yoksa annesinin intikamı yolunda Estabın’ı her seferinde bir yolunu bulup ruhen sarsmanın peşinde mi; bütün bunlar seyirci olarak bizi tırmalayan soru işaretleri. Bu arada Martínez Amerikalı bir kadınla evlidir ve iki çocuğu vardır. Aile onu ziyaret ettiğinde Emilia babasının oğullarıyla yemek yemesini uzaktan izliyor ve kendinden esirgenen babalığa orada şahit oluyor. Bence bu sahne filmin en etkileyici
yanlarındandı.
Javier Bardem İspanyol sinema tarihinin en önemli ve uluslararası kalibresi en yüksek aktörlerinden. ‘Filistin davası’ndaki duruşu ve Gazzelilere yapılan soykırımı her platformda dile getirmesiyle de gönlümüzdeki yeri özel... ‘En Sevdiğim’de özgüveni yüksek görünen ama aslında duygusal açıdan kırılgan ve vicdani hesaplaşmalar içinde yüzen yönetmen Esteban Martínez’i tüm inandırıcılığıyla perdeye taşıyor. Dışarıdaki bazı eleştirmenler bu filmdeki performansıyla Oscar’a aday olabileceğini yazmışlar. Emilia’daki Victorio Leuengo da Bardem’in karizmasına bir anlamda meydan okuyan bir performans ortaya koyarken babasına karşı duyguları karışık olan ve setteki süreç boyunca hissiyatı daha da karışan karakterini son derece sahici kılıyor. Bu arada “Buraya filminde oynamaya geldim, kızın olmaya değil” türünden ifadeler de ‘En Sevdiğim’in kalıcı izlerindendi.
Senaryosunu Sorogoyen’le birlikte Isabel Peña’nın kaleme aldığı filmde görüntü yönetmeni Álex de Pablo zaman zaman karakterinin ruh durumunu yansıtmak amacıyla siyah-beyaza geçerek farklı bir görüntü dili tutturuyor. Sorogoyen’in bir önceki uzun metrajı ‘Canavarlar’ (As Bestas), gerçek bir hikâyeden yola çıkan ve taşranın korkunç yüzünü gösteren muhteşem bir yapımdı. ‘En Sevdiğim’i dertleri bakımından ‘Canavarlar’ kadar kendime yakın bulmadım ama yine de bu çalışması sanatçı kişilikleri üzerinden aile dinamiklerini, bu âlemdekilerin psikolojik boşluklarını, narsist erkek yönetmenlerin yapılarını, zaaflarını Esteban Martínez üzerinden çok iyi anlatıyor. UĞUR VARDAN (HÜRRİYET/30 EKİM 2026)

.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)
.jpg?width=500&height=300)


.jpg)


.jpg)
(5).jpg)
.jpg)






