SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

MARTY KOŞUYOR, PANDORA BÜYÜYOR

11 Ocak 2026 Pazar 20:03
SİNEFİLDEN NOTLAR / HASAN NADİR DERİN

Yeni yılın ilk yazısında, öncelikle Oscar sezonunun önemli filmlerinden biri olacak gibi gözüken Marty Supreme’e, sonra da James Cameron’un yine gişeyi salladığı yeni Avatar filmine bakalım. Giray Altınok’lu yeni komedi D.I.S.C.O. ve farklı yaklaşımlarda iki korku filmi de diğer duraklarımız olsun. Son olarak da, yapay zeka ile yapılmış bir animasyondan bahsedelim.

Marty Supreme:
Hype yaratan bir film daha ama bu sefer, haklı bir hype diyerek çıktım filmden. Herkesler yazdı ama tekrarlamakta beis yok. O dur durak bilmeyen tempo, karakterini çıkış bulmak için oradan oraya savuran hikâye yapısı, Safdie kardeşlerin Josh olanından geliyormuş. Ve bunların tümünü de harika yapmış.
50'lerde geçen bir film, Scorsese sinemasına da selam çakıyor ama bir yandan da taptaze. Belki bir ana akım film kadar tempolu ama içi de boş değil. Kurgusu, müzik kullanımı, karanlığı da iyi kullanan görüntü yönetimi, hepsi çok iyi. Timothée'nin medya karşısından yaptıklarını itici buluyoruz belki ama geçen sene Bob Dylan'ı oynarken de çok beğenmiştim, yine öyle. Yapacak bir şey yok, gerçekten kuşağının en iyi oyuncularından biri. Ve bence bu sene Oscar'ı alacak. En büyük rakibi, Leonardo DiCaprio ise, ondan iyi valla. Karakterin tüm artılarını ve eksilerini içselleştirmiş. Odessa A'zion da çok iyi. Bütün odak Marty'de olduğu için hemen fark edilmiyor ama çok da iyi yazılmış bir karakter. Bu tip filmlerde, çok gördüğümüz, sadece erkek karakteri destekleyen ya da köstek olan kadın değil. Kendi hikayesi, kendi hedefi var.
İlginçtir, ayrıldıktan sonra, Benny de, Josh da, sporcu birer karakteri temel alan filmlerle karşımıza çıktılar. Benny daha sade bir biyografi yaparken, Josh, Safdie sineması dediğimiz tarafta kaldı. Bakalım bundan sonra nasıl devam edecekler.
Filmi çok sevdim, hatta tahmin ettiğim gibi, 2025'de izleseymişim listeme de alırmışım. Yine de ufak bir olumsuz notum var. Final, çok Hollywood tarzı. Bakın mesela orada, Benny'nin tercih ettiği tarzda bir final, daha çok yakışırdı bence.

Avatar: Fire and Ash (Avatar: Ateş ve Kül):
Büyük yönetmenlerin, bazı takıntıları oluyor. Her zaman teknolojinin peşinde olan Cameron da 3D olayına taktı. Su altı zaten diğer tutkularından biri. İyi güzel de, bari Pandora gezegenine bu kadar takmasaydın be üstadım.
2000'lerde Cameron'dan bir tek Avatar filmleri izleyebildik. Tamam, özellikle ilkine hayran kaldık. İkincide, o evrenin farklı boyutlarını gördük diyelim. Üçüncüde yine hayranlık verici sahneler var ama artık yeni bir şey yok. Hep aynı numaralar.
Bu sefer, ateş klanı üzerinden bir şeyler anlatacak dedik. Hakkını verelim, Oona Chaplin gayet karizmatik bir kötü olmuş ama arkasında güçlü bir motivasyon yok. Fragmanda da duyduğumuz bir tek cümle, o kadar. Avatar'ın güçlü tarafı, hiçbir zaman senaryosu olmadı gerçi. O zaman ateşlerin içinde, bizi mest edecek görkemli bir final görürüz diye düşündük (hatta benim aklımda Mustafar benzeri bir ortam vardı). Eee, döndük yine suların içinde, ikinci filmin finaline çok benzer bir final izledik.
Çok kişinin aksine, 3D seviyorum, herhangi bir filmin IMAX versiyonu varsa, mutlaka onu izlemeye çalışıyorum. Bu konuda Cameron'un takıntılarını paylaşıyorum ama Avatar'ın ilkini çekip, diğerlerinde yapımcı olsaydı da bir şey kaybetmezdik diye düşünüyorum. Tam tersi, o arada başka projelerini hayata geçirirdi, bize onları kazandırırdı. Bari dörtle beşi başkasına bıraksın artık.

D.I.S.C.O.:
Yeni yılın ilk günü izlediğim film oldu. Gayet iyi, temiz bir ajan komedisi. Beklediğimden iyi çıktı. Türe bir yenilik getirmiyor belki ama öyle bir iddiası da yok zaten. Keyifle izledim. Sinemamızda, bu tip filmlerde aksiyon sahneleri genelde ucuz durur. Burada, o da fena değil. Orada da Ömer Faruk Sorak farkı var diyebiliriz sanırım. Onun da son dönem işleri çok zayıftı. Bu sefer, daha formunda.
Ana karakterlerden biri değil (yani aslında öyle gibi ama değil, izleyenler ne demek istediğimi anlayacak) ama en güldüğüm bölümü, İrem Sak bölümü olabilir. Bir de aslında hikâyeye hiç katkısı olmayan ama seyirciden reaksiyon almak için konmuş bir sahne var. Aslına bakarsanız, ucuz da bir numara ama durduğumuz yeri belli edelim diyen bir sahne olarak, hoşuma gitmedi desem de yalan olur.
Öyle çok büyük bir film değil ama bence yıla iyi bir başlangıçtı. Ankara'nın soğuğunda dışarı çıkıp izlediğime pişman etmedi, en azından.

Silent Night, Deadly Night (Sessiz Gece, Kanlı Gece):
Noel Baba kostümü giydiğinde insanları öldürebilen bir Dexter hikayesi. Biraz da fantastik soslara bulanmış hali. Karakterimizin anne babası, bu çocukken Noel Baba kostümlü birisi tarafından, onun gözleri önünde öldürülmüş. O da büyüyünce, aynı şeyi yapıyor ama sadece kötüleri öldürüyor ve sadece Noel döneminde. İşin fantastik tarafını açmayayım ama şunu kabul edelim ki, deli saçması bir hikâye. Tam da bu yüzden, çok eğlenceli bir korku-komedi olma potansiyeli varmış.
Ama bu potansiyeli tam olarak kullanamıyor. Kendisini ciddiye almaması gerektiğinin farkında neyse ki. Ama bence yeteri kadar uçmuyor, yine de ayağımı bir yere sabitleyeyim diyor. En uçuk bölümü "nazilere ölüm" bölümü ki, en eğlenceli kısım da orası zaten. Bir de, ana karakterimiz, son derece silik ve sıkıcı bir tip. Onu izlemenin de bir keyfi yok. Buraya kadar okuduysanız, mini bir spoiler. Belli ki, olası devam filminde ana karakter değişecek. Bakın, o karakter, kesinlikle daha ilgi çekici. Varım o filme.
Türü sevenler için, bu da izlenebilir bir film ama kesinlikle harcanmış bir potansiyel. Orijinal seriyi sadece duymuştum ama hiç izlememiştim. Nasıldı bilmiyorum ama 5. filme kadar geldiklerine göre, doğru yaptıkları bir şeyler vardı.

Good Boy:
Filmimizin başrolünde, Indy adında bir patili dostumuz var ve harika oynamış kendisi. Bazılarına, gelin de oyunculuk dersi alın kardeşim, demek geldi içimden de, neyse ayıp olmasın.
Film, bir lanetli ev hikayesini, köpeğin gözünden anlatıyor. En büyük numarası da bu. Yönetmeni bu fikri ve uygulaması için tebrik etmek lazım. Indy de kendi köpeğiymiş ve çok da başarılı kullanmış onu. Tabii ki, bu performansta kurgunun da çok önemli bir payı var. Kurgu 101 dersinde örnek gösterilebilecek sahneler bulmak mümkün. İzlerken, Indy'nin üzerinde bilgisayar efekti kullanılmamış galiba diye düşünmüştüm. Nitekim biraz okuyunca, yönetmenin bunu doğruladığını gördüm. Ki zaten, düşük bütçeli bir yapım. Başka sahnelerde kullanılan efektler, çok da başarılı değildi. Köpekte kullansalar, fark ederdik. Filmin lanetli ev hikayesini ele alış biçimi ve getirdiği nokta da hoşuma gitti.
Ama bu olumlu noktalarına rağmen, çok iyi bir film de diyemiyorum. 73 dakikalık ekonomik süresine karşın, çok tekrara düşüyor. Korku duygusunu da etkin bir şekilde veremiyor. Hikâyede de bazı boşluklar var diyeceğim ama sadece köpeğin görebildiğini kadar gördüğümüz için, öyle olması gerekiyormuş da diyebiliriz. Neticede, sırf Indy için bile izlenebilecek bir film zaten.
Yönetmenin sonraki filminde ne yapacağını merak ediyorum. Aynı numarayı, bir defa daha yapamayacağına göre (yapsa da, bu sefer aynı çekiciliği olmaz), asıl potansiyelini o zaman göreceğiz bence.

Lumi'nin Kayıp Yumurtası:
Bu filmle ilgili, kimse bir şey yazmaz diye tahmin ediyorum. Ben 1-2 kelam edeyim. Diğer ülkelerde nasıl bilmiyorum ama bizde, 3 kuruş maliyetle, yapay zeka ile yapılan animasyon filmleri çoğalacak gibi. Çok kısa zamanda gördüğümüz üçüncü örnek bu.
Yurtdışında sendikaların yoğun tepkisi nedeniyle, böyle örneklerin pek olmadığını tahmin ediyorum ama işin o kısmı bir yana, yapay zeka, henüz uzun metraj film yapacak kadar iyi değil belli ki. Karakter tutarlılığı var aslında ama özellikle arka planda deformasyonlar, animasyonda sorunlar görünüyor. Gerçi en büyük tutarlılık sorunu, Lumi'de ama o da yapay zekadan değil, komutu verenlerden kaynaklı bence. Lumi'nin normalde kanatları yok ama uçması gerektiğinde, hoooop, neresinden çıktığı belli olmayan bir çift kanat peydahlanıyor.
Bir de karakterlerin gülüşlerine değinmeliyim. O kadar rahatsız edici şekilde gülüyorlar ki, adeta Smile filminde gibi hissettim kendimi. Bari onları biraz düzeltseydiniz be kardeşim.
İki hafta sonra, görüşmek üzere.

HASAN NADİR DERİN

GALERİ


Diğer Yazılar