ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

YÜZLEŞME

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Son yıllarda bu konuda patlak veren skandallara dayanarak yaratılan filmde, bu durumun en görkemli ve en patırtı koparan davası ele alınıyor. Uzun süre sonra hepsi de zamanında tacize uğramış birçok erkek, yaklaşık 20 yıl sonrasında, bunun hesabını sormaya girişiyorlar. Aralarında özellikle üçü giderek daha öne çıkıyor, birbirleriyle geç de olsa tanışıyor ve bu olayı bir büyük hesaplaşma haline getiriyorlar… Tüm bunlar sonuç olarak, başta dediğim gibi, filme tam bir belgesel havası veriyor. Bu yöntem yer yer belli bir durağanlık ve sıkıcılık yaratsa da, sonuç olarak böyle önemli bir olayı tüm ayrıntılarıyla öğrenip kavrıyorsunuz. Ve onca olaydan sonra, kalabalık içinden seçtiği güzel bir çocuğu elinden tutup kapalı bir mekana sokan yaşlı rahip görüntüsü gelip gerçekten de yüreğinizi dağlıyor. İçerdiği psikoloji ve felsefe bazlı gerilimin yanı sıra, filmin getirdiği kurumsallaşmış din üzerine yeniden düşünme fırsatı da az şey değil. Ve bu yanıyla ayrıca önemsenmeli.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Ozon’un filmi de aynı sulara bu kez kurbanların psikolojisi, ardından hesaplaşma çabaları ve sistemin aymazlığı üzerinden yaklaşıyor. ‘Yüzleşme’nin kıymeti harbiyesi el attığı konu kadar metnin çok başarılı ve akıcı bir şekilde kaleme alınması, öykünün kat kat açılması, adeta ders olarak okutulacak bir senaryoya sahip olması. Belki yıllarca mesleğin mutfağında da çalışmış biri olmanın refleksiyle bu metni, hafta sonu eklerinde yayımlanan ve toplumsal olaylarda gezinen dört başı mamur yazılara (‘dosya’ da diyebiliriz) benzettim... Tat olarak da Ozon filmleri içinde en çok ‘Evde’ye (‘Dans la maison’) yakın buldum. Ana karakterlerden Alexandre Guérin’i, Melvil Poupaud’un François Debord’u Denis Ménochet’nin, Emmauel Thomassin’i Swann Arlaud’un, tacizci din adamı Bernard Preynat’yı Bernard Verley’nin canlandırdığı ‘Yüzleşme’yi kesinlikle kaçırmayın derim. Bu arada salondan ayrılırken elbette şu soru sizi takip edecek: Şili, Amerikan ve Fransız sineması örtbas edilen suçların izini sürdü, bakalım bizim sinemamıza sıra ne zaman gelecek?’

 

HIZLI VE ÖFKELİ: HOBBS VE SHAW

ATİLLA DORSAY ((t24.com.tr): ‘… Arada atasözü veya deyişler, Nietzsche kadar Bruce Lee’den de alıntılar...Ayrıca sık sık anılan bir isim: Mike Jagger. Ve kulaklarımıza dayatılan günümüzün popüler rap müziği... Kadroda saklı kalmış bir isim. Özellikle başlarda hayli gözüken Ryan Reynolds. Ama jeneriklerde adı bile geçmiyor!.. Şaşırtıcı, ama bu seri için doğal galiba... Baktım da, aynı şey ilk katıldığı film olan 8. bölümde Helen Mirren için de yapılmış!... İşte böyle bir karmaşa (kargaşa dememek için!)... Ama dediğim gibi, vaktin (135 dakika!) nasıl geçtiğini bile anlamamak... Denemeye değmez mi?

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Aslına bakılırsa Jim Croce’un ‘Time In A Bottle’ şarkısı eşliğindeki giriş sekansı çok güzel çekilmiş ve doğrusu bu yanıyla film, çok fazla şey vaat ediyordu ama sonrasında genel olarak kendi kulvarı açısından sıradanlığı aştığını söylemek zor. Yer yer esprili dil, Nietzsche ve Bruce Lee üzerinden yüzeysel ‘filozofi’ göndermeler, ana karakterlerin sürekli didişmesi ve Shaw’ın kız kardeşi üzerinden bir gönül meselesine girmesi (yabancı bir eleştirmenin vurguladığı gibi bu durum ‘Tango & Cash’i andırıyor) derken ‘Hobbs ve Shaw’ kendini belli ölçülerde izletmeyi başarıyor… Dwayne Johnson ve Jason Statham’ın sürüklediği, ‘The Crown’ dizisiyle tanınan Vanessa Kirby’nin estetik kattığı, ‘öykünün kötü adamı’ olarak Idris Elba’nın boy gösterdiği, Helen Mirren’ın ‘ustalara saygı’ kabilinden huzurlarımıza geldiği ‘erkeklik gösterisi’ niteliğindeki ‘Hobbs ve Shaw’, belki serinin yatağını değiştiriyor ama genel toplamda sıradanlığı aşamıyor.’

 

ÖRÜMCEK-ADAM: EVDEN UZAKTA

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… “Örümcek-Adam: Eve Dönüş”ten (Spider-Man: Homecoming) hatırladığımız Jon Watts'ın yönettiği “Örümcek-Adam: Evden Uzakta” aksiyon, mizah ve romantizmin birleştiği eğlenceli bir film... Hikâyesi çok derin değil. Ama içi boş ve sığ bir film olduğunu düşünmüyorum. “Spider-Man: Homecoming” ile birlikte düşünüldüğünde Peter Parker'ın “kişisel gelişimi” açısından ilgiye değer ipuçları taşıyor… Aksiyon, mizah ve filmin görsel dokusuna gösterilen özenin karakterlere ve onların arasındaki ilişkilere gösterildiğini söylemek de çok zor... Peter'ın yakın arkadaşı Ned rölünde Jacob Batalon filmin komedi yanını güçlendiriyor. Buna karşılık, MJ ile Peter arasındaki ilişkinin çok düz yazıldığını düşünüyorum. Oysa “Homecoming” hoşlandığı kızın babasının kötü adam olması itibarıyla gönül ilişkileri açısından daha karmaşık ve dramatik bir durumu içeriyordu. “The Lego Batman Movie”, “Spider-Man: Homecoming” ve “Ant-Man and the Wasp” gibi filmlerden tanıdığımız Chris McKenna ile Erik Sommers'in, yukarıdaki itirazlarıma rağmen senaryo konusunda iyi iş çıkardıklarını düşünüyorum. Özellikle mizah duyguları iyi... “Örümcek-Adam: Evden Uzakta”, aksiyon ve mizah duygusuyla eğlenceli, sürükleyici bir film...’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Malum, Örümcek Adam, kendi macerasında bu çelişkiyi zaman zaman yaşar. Hatta daha önceki serilerde bu çelişkinin belirleyici olduğu filmler bile çekildi. Kahramanımız güncellenen yeni hikayesinde, bir kez daha bu çelişkinin girdabına düşüyor ve yine Peter Parker ile kahramanlığı arasında sıkışıp kalan bir Örümcek Adam macerası izliyoruz. Bu yetmezmiş gibi, Örümcek Adam'ın karşısına çıkarılan kötü adama yaklaşımın eski serilerdeki gibi kaba olması da bir hayal kırıklığı. Ben Amca'nın yerini alan Tony Stark'ın kaybı ile yüzleşme de çok tanıdık aslında. Yani Örümcek Adam'ın hikayesi yeni seride ne kadar güncellenmiş olsa da daha serinin ikinci filminde macera aslına rücu ediyor. Peki bu macera yeni ne var? Kahramanımız Amerika yerine macerasını Avrupa'da yaşıyor. Örümcek Adam, Venedik, Prag, Londra gibi turistlik şehirlerde ağ atıyor. Klasik olacak ama Örümcek Adam cephesinde yeni bir şey yok. O hâlâ kendi trajedisi yaşamaya devam ediyor. Nedir trajedisi derseniz: Çizgi roman kahramanıyken kapitalizmin elinde 'oyuncak' olmak ve oyuncak olduğunun farkında olarak çizgi roman kahramanıymış gibi davranmak...’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Peter Parker’ın yalnızca kahraman olarak değil, sorumluluk alma, olgun kararlar verme ve Stark’ın sahip olduğu ekonomik- teknolojik gücü ustalıkla yönetebilme maharetlerini gösterip gösteremeyeceği hem onun hem de önümüzdeki yıllarda izleyeceğimiz yeni Avengers serilerinin temelini de oluşturuyor adeta. “Lego Batman Filmi” ile dikkatleri çeken ve sonrasında Örümcek Adam serisini yazan Chris McKenna- Erik Sommers ikilisi hikayenin Avengers evreniyle ilişkisini ustaca kurarken, bir anlamda bu dünyanın genç prensinin taç giyme törenini de izletiyorlar seyirciye. Bütün bu ‘alt metin’ okumaları bir yana. “Örümcek Adam: Evden Uzakta”, zaman zaman gürültülü olsa da eğlenceli bir seyirlik olmayı da başarıyor. Marvel evreninin alametifarikalarından komedinin tozunun yerli yerinde olduğunu, filmin görsel açıdan da tatmin ediciliğini vurgulamak gerek. Tom Holland, Örümcek Adam rolüne artık ısındığını ispat ederken, Mysterio’ya hayat veren Jake Gyllenhaal’ın nedense biraz göz tırmaladığını da ekleyelim.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… ‘Evden Uzakta’, özellikle Sam Raimi imzalı serideki filmlerin tadına pek ulaşamıyor; ne çok kötü ne çok iyi, ortalama bir yapım. ‘Peter Parker’da Tom Holland sırıtmıyor, Quentin Beck / Mysterio’da Jake Gyllenhaal başlarda çok kötü oynuyor ama sonradan bunu karakterinin dönüşümüne bağlı bilinçli yaptığını anlıyorsunuz. Nick Fury’de Samuel L. Jackson her zamanki standartlarında. MJ’de Zendaya, Ned’de Jacob Batalon, Betty’de Angourie Rice, May Hala’da Marisa Tomei, Happy Hogan’da Jon Favreau; hepsi gayet iyi. Hologramlar, drone’lar, sanal görüntüler derken dijital çağın korkularına (!) da vurgu yapan ‘Evden Uzakta’, fazla beklentiye girmeden izlenecek bir film. Son olarak Mysterio’nun kostümünün özellikle kaskı da düşünüldüğünde, son derece demode olduğunu ve öyküye hafiften ‘retro’ bir hava kattığını söylemeliyim.’

 

OYUNCAK HİKAYESİ 4

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Josh Cooley'in yönettiği animasyon Oyuncak Hikayesi 4, genelde bütün anaokullarında yapılan, atıktan bir oyuncağı başrole çıkararak tüketim çılgınlığına olan tavrının değişmediğini hatta bu noktada daha da dirençli olduğu gösteriyor. Woody'nin ufkunun açılmasını ve onun özgürlüğe kavuşmasını sağlayarak da oyuncak da olsa kurulan her türlü ilişkinin temelinde eşitlikçi yaklaşım olması gerektiğini vurguluyor. Ki bu da az buz bir şey değil. Kıskançlık, bencillik gibi tavırların altındaysa sevgisizliğin yattığını gösteriyor. Ayrıca önceki filmlerde 'güzel kız' işlevi gören Bo Peep'in 'özgür kadın'a dönüşmesi ve Woody'nin özgürlüğüne giden yolu onun açması da feminist açıdan önemli bir hamle. Neticede 'oyuncuk hikayesi' deyip geçilecek bir seri hiç olmadı. Ama son film önemli önermelerle karşımızda. Bu önermelerini su gibi akan bir hikayede, hiçbir şeyin altını çizmeden iyi bir şekilde sunuyor. Ki sürprizli ve katmanlı hikayesi ve hem büyüttüğü çocuklara, hem de şimdiki çocuklara seslenen yaklaşımı da cabası... Hikaye nasıl devam eder, özgür Woody'nin hikayesi izlemeye mi devam ederiz, yoksa yeni macera ufaklık Bonnie üzerine mi kurulur bilemiyorum. Ama karşımızda yarattığı efsanenin hakkını verdiği gibi yeni şeyler söyleyen bir film var. Kaçırmayın derim.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Yönetmenliğini Josh Cooley’nin üstlendiği, senaryosunu Andrew Stanton-Stephany Folsom ikilisinin kaleme aldığı bu dördüncü adımda da oyuncakların sevgiye, ilgiye, şefkate olan ihtiyaçlarının, kendi doğal işlevlerinin onlarda yarattıkları açmazların dert ve kederleri var; satır aralarında. Bu açıdan plastik kaşıktan yapılma Forky’nin yanı sıra antikacı dükkânındaki Gabby Gabby de anahtar karakterler... Bence ilk üç filmin yerleri (özellikle ilk ikisi) her daim ayrıdır; ‘Toy Story 4’ ise fikirler ve bu fikirlerin peliküldeki yansımaları açısından ilgiye değer bir çaba ama yine de öncekiler kadar çarpıcı, vurucu ve etkileyici olduğunu söyleyemem.'

 

 

 

J