ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

KUZULAR FİRARDA: UZAY PARKI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… İngiliz ‘stop-motion’ ustası ‘The Aardman Animations’ şirketinin yeni filmi ‘Kuzular Firarda: Uzay Parkı’ (‘A Shaun the Sheep Movie: Farmageddon’), sömestr tatiline çıkan minikler ve onlarla birlikte salonların yolunu tutması ihtimal dahilinde olan ebeveynler için birinci sınıf bir seyirlik sunuyor. Yaramaz bir uzaylının dünyayı ziyaretiyle başlayan ve sonrasında ‘kuzular’la gelişen dostluk odağında yaşanan bir serüveni anlatan yapım, zekice göndermeler ve hatırı sayılı esprilerle dolu. Will Becker-Richard Phelan ikilisinin yönettiği film temel olarak Spielberg klasiği ‘E.T.’ye selam gönderiyor. Ama öykünün uğradığı duraklarda ‘2001: A Space Odyssey’ ve ‘Doctor Who’ gibi referanslar da var. Ayrıca genel tabloda ‘Yabancı düşmanlığı’ meselesine de vurgu yapılıyor. Jorja Smith, Chemical Brothers vs. gibi şarkıcı ve gruplarla donatılmış soundtrack’i de cabası diyelim… Özetle yılın en iyi animasyonlarından biri huzurlarımızda diyorum, gönül rahatlığıyla tavsiye ederim…’

KEREM AKÇA: “Kuzular Firarda: Uzay Parkı”, orijinal ismi ‘Farmageddon’dan yola çıkınca “Armageddon”a (1998) olabilecek en milliyetçi ve klişe uzaylı istilası filmine karşı çıkıyor. Bu konuda keyif veriyor, koşuşturmacalar, söylenmeler ve daha nicesi de bu ‘sorunsal’ı anlamlı hale getiriyor. Ama burada izlediklerimizin çok da özgün olduğu söylenemez. Bunun ötesinde tercih edilen 85 dakikalık sürenin "Kuzular Firarda" kadar 'cuk oturmuş' dedirtmediği de ortada. Zaten temeli Peter Lord-Nick Park ikilisinin “Tavuklar Firarda”nın (Chicken Run”, 2000) kuzulu ardılı ya da kardeşi olarak başlayan bir serinin çok da ileri gittiği söylenemez. Sadece izlenip eğlendirip unutulacak izlenimi bırakıyor. Ama yine de çizimlerinden politik mesajına kadar kayda değer bir stop-motion animasyon ürünü. Aardman külliyatının eli yüzü düzgün uzun metrajlı animasyonları arasına adını yazdırıyor. "Taş Devri Firarda"dan ("Early Man", 2018) daha çok eğlendiriyor üstelik...'

 

DOLITTLE

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… Film, Jessie Buckley'nin canlandırdığı “Uyuyan Kraliçe Victoria” fikriyle eski usul çocuk masallarını da getiriyor akla. Daha sonraki sahnelerde korsan filmlerini veya Hollywood usulü deniz macerası filmlerini hatırlamak mümkün... Yolculuk, “Karayip Korsanları”nda olduğu gibi giderek daha fantastik hale geliyor... Antonia Banderas'ın Dolittle'ın öfkeli kayınpederi Kral Rassouli olarak sahne aldığı film, finale doğru çağdaş fantezileri bile akla getiriyor... “Dolittle”, türler arasındaki geçişleri, kullandığı motifler ve temalar açısından tam bir yamalı bohça aslında... “O da olsun, bu da olsun...” gibi bir zihniyetle yapıldığı belli… Filmin en sevdiğim yanı, havyanlarla insanları “efendi – köle ya da sahiplik ilişkileri” içinde ele almıyor oluşu... Dolittle'ın hayvanlara hükmetmeden, onlara efendilik taslamadan eşitlik içinde yaşaması şüphesiz önemli... Ayrıca nevrotik ve öfkeli kaplan dahil olmak üzere filmde kötü bir hayvan karakteri hatırlamıyorum...

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Doktor Dolittle'ı canlandıran Robert Downey Jr.'ın (filmin yapımcıları arasında), Chaplin filmindeki dışa dönük ve sevimli oyunculuğunu anımsatan performansıyla akıp giden film, romandan gelen naifliği korumayı başardığı gibi, dört dörtlük eğlence de vaat ediyor. Yönetmen Gaghan, masal atmosferi içerisinde renkli, macerası da mizahı da yerinde bir film ortaya koyuyor. Ve 100 yıl sonrasından yazar Hugh Lofting'e esaslı bir selam çakıyor…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Hugh Lofting’in geçen yüzyıl başında çocuklara yönelik yazdığı seriyi, ait olduğum kuşak 70’lerde TRT Televizyonu’nda çizgi film olarak izlemişti. Serinin sinemadaki ilk macerası ise 1967 tarihli Rex Harrison’ın başrolde göründüğü yapımdı. Daha sonra 1998 ve 2001 tarihli, Eddie Murphy’li iki ‘Doktor Dolittle’ daha izledik. Günümüzün uyarlaması ise bu haftadan itibaren salonlarımıza uğruyor. Ana karakteri Robert Downey Jr.’ın canlandırdığı, Antonio Banderas, Michael Sheen, Jim Broadbent gibi usta aktörlerin yan rollerde karşımıza geldiği yapımda Emma Thompson, Rami Malek, Octavia Spencer, Tom Holland, Ralph Fiennes, Marion Cotillard, Selena Gomez, Craig Robinson gibi isimler de birçok hayvan karaktere sesleriyle hayat veriyor. Özellikle ‘Syriana’yla tanınan Stephen Gaghan’ın yönettiği film, hayvanlara yönelik demode reflekslerin uzağında, son derece sempatik ve politik doğruculuk açısından da özenli bir senaryoya ve bakış açılarına sahip. Geleceğin dünyasını şekillendirmek adına miniklere yönelik bu türden mesajlara sahip filmlere ihtiyacımız var; dolayısıyla ‘kaçırmayın’ derim…'

KEREM AKÇA: '... Son derece karizmatik dekor, anlamlı aksesuarlar ve Guillermo Navarro’nun görüntü yönetimi bir ‘iz’ bırakıyor. Bu “Dolittle”, Robert Downey Jr.’ın karizmasıyla da kendini izletiyor. Korsan kıvamındaki Antonio Banderas onun yanına cuk oturuyor. Emma Thomspon’ın anlatıcı sesi ile Michael Sheen’in kalitesi de fena bir katkı vermiyor. Rami Malek için ‘niye?’, John Cena ve Kumail Nanjiani için ‘iyi olmuş’ dedirten ‘konuşan hayvanlar’ için ses tercihlerinin ise üzerine tartışılacaktır. Açıkçası uyarlama külliyatı açısından yapılanları takdir ediyoruz. Ama 2014’te başlayan ‘konuşan ayı başrollü’ ‘Paddington’ gibi postmodern bir live-action animasyon cinliği izlemiyoruz. Yine de Stephen Gaghan’ın filmografisindeki vasat memuriyetleri düşününce (bkz. “Abandon”, “Syriana”) ‘bu da yeter’ dedirtiyor 2020 model “Dolittle”. ‘Karayip Korsanları’nı bir Disneyland biniş atraksiyonundan yürüten enerjinin peşine takılıyor, o modele ‘hayvanlı’ bir egzersiz eklemesi yapıyor. Kurgusu, yapım tasarımı ve görsel efektleri yerinde bir fantastik sinema ürünü servis ediyor. 1998’deki politik ortamın ‘siyahi bir ana karakter’ gerektirmediği gibi Trump döneminde de niye bembeyaz bir Dolittle’a yer verildiğini de sorgulatıyor...'

 

SAKLI GERÇEKLER

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘… Bir önceki filmi “Shoplifters/Arakçılar” ile Cannes’da Altın Palmiye kazanan Kore-eda, “Saklı Gerçekler”de, Deneuve’ün personasından da izler taşıyan bir karakterle sinema endüstrisine içeriden bir bakış da atıyor. Merkezde anne ile kızının ilişkisi ve “Anılarımıza ne kadar güvenebiliriz?” sorusu yer alıyor. “Saklı Gerçekler” ile ilk kez Japonya dışında bir filme imza atan Kore-eda, çoğu yönetmenin tersine, kendi ülkesinin ve ana dilinin dışına çıktığında imzasını korumayı başarıyor. Fransız sinemasını bilenler, filmin Deneuve üzerinden yaptığı göndermelerden memnuniyet duyabilir. Merkezde işlediği anne-kız ilişkisinin başarısı düşünüldüğünde yönetmen, ailenin karmaşası üzerine söyleyecek şeylerinin tükenmediğini kanıtlıyor.

 

KARAKOMİK FİLMLER 2

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Karakomik Filmler 2'de ise taksici Güven (Deli) ile şöhret olmak isteyen Birol (Emanet) var karşımızda. Deli'de Güven'in karıştığı bir cinayet sonrasında yaşadıklarını izliyoruz. Derdini bir türlü anlatamıyor ve akıl hastanesinden 'deli' raporu alınca işlerin düzeleceğini umuyor. Ama son tahlilde 'delilerle' sınava tabii tutuluyor. Kim akıllı kim deli dedirten, trajikomik bir hikayenin kahramanı oluyor.
Emanet ise TV dünyasının yarattığı şöhret algısıyla ilgili bir hikaye. Gündüz kuşağı programlarının birinde talibini arayan bir kadına aşık olan eski dansçı Birol'un o kadına ulaşmak isterken yaşadıkları anlatılıyor. Ona ulaşmak isterken kendini bir yarışmanın içinde buluyor. Bir Zeki Demirkubuz filmi gibi başlayan ve finaliyle de Yeşim Ustaoğlu'nun Araf'ıyla akraba olan Emanet, Cem Yılmaz'ın içindeki 'bağımsız ruh'un en iyi şekilde dışa vurmuş hali olduğu gibi, gayet başarılı bir gösteri toplumu eleştirisi... Naçizane bence serinin de en iyisi...’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Bu iki öyküyle sonlanan ‘Karakomik Filmler’ serisi, kuşkusuz Cem Yılmaz’ın sinema serüveninde bundan sonra gideceği yolu da eni konu belirleyecek gibime geliyor. Sinemadaki Cem Yılmaz’a ilişkin herkesin farklı bir tarifi ve beklentisi var. Kimi sadece güldürsün istiyor, kimi kendi beğenilerine göre sinema yapsın istiyor, kimi hem güldürsün hem de kendi tarifine göre sinema yapsın istiyor. ‘Karakomik Filmler’in bütününe bakıldığında Cem Yılmaz’ın yer yer güldüren ama asıl olarak hikâyeye ağırlık veren bir sinema yapmak istediği anlaşılıyor. Bu aynı zamanda gişeyi de önemsememek demek. Ama klasik refleksler kuşkusuz onu da bu türden tartışmaların içine çekiyor…

 

BEDENİMİ KAYBETTİM

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… Aslında bütün hikâye, tutunmak ya da tutunmamak üzerine... Çünkü Naoufel gibi insanlar için mutlu ya da mutsuz sonlardan ziyade asıl önemli olan, yaşama ve mücadele etme arzusu... Ya bedenini arayan elden ilham alıp kendine acımayı bırakacak, yoluna devam edecek ya da teslim olacak...
İşte tam da bu yüzden “Bedenimi Kaybettim” hem yalnızlık ve melankoli hem de pes etmemek üzerine bir film...
Yönetmen Jérémy Clapin, ilk uzun filminde bazen pastel, bazense kuru boya tonlarını hatırlatan bir renk paletiyle geliyor karşımıza. Animasyonun sınırsız imkânlarını daha çok Naoufel'in zihnindeki anları birleştiren kurgu oyunlarında kullanıyor. Zamanlar arasında gidip gelen kurgu, filmin en etkileyici yanlarından biri... Onun dışında, kadraj ve kamera hareketleri açısından klasik film gramerinden pek saptığı söylenemez... Dan Levy'nin elektronik tınılı müziği filme çok şey katıyor ama hikâyenin önüne geçmiyor...’

KEREM AKÇA: '... Burada takip ettiğimiz sinemanın en iddialı fantastik elini yaratma hedefi. Bunun da fazlasıyla izlenesi tarafları var. Sadece animasyonda kolay olduğundan tamamı bakış açısı kamerasından çekilseymiş daha iddialı ve alkış tutulası olabilirmiş. Buradaki üslup denemesinde ‘nasıl olsa gözünden izliyoruz!’a güvenilerek biraz tembellik yapılmış. Ama bu durum, karakterlerin çevresinde bir el dolaşsa da onlara da boy-diz plan almaya kadar gitmeyi mantıklı gören bir süreç getiriyor. Bu sebeple de beden kaybetmenin elle anlam kazanıp sinemasal özgünlüğe ulaşması isteği, fikrin geliştirmesinden beslenmiyor.
 Aksine “Bedenimi Kaybettim”in iddialı olmayı reddederken kendini kısa film hikayesine kaptırdığı söylenebilir. Belki de Jeunet dünyasının kısa bir yan bölümünün uzatılmış versiyonu görünümü vererek seyir sürecini keyifle geçirttiği söylenebilir. Gerçeküstücü sinemasal el de bir hayal görmüş de içerideki filmine geri dönecek gibi…'

 

BIÇAKLAR ÇEKİLDİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... ABD yapımı olsa da İngiliz edebiyatının en tipik gerilim ögelerine sırtını yaslamış bu film, 130 dakikalık uzunluğuna karşın kendisini ilgiyle izletiyor. Arada biraz uzatıldığı, yayıldığı ve özellikle oyunculara abartılı kompozisyonlar çizme fırsatının aşırı olarak sunulduğu izlenimi doğsa da. Nasıl öyle olmasın ki... Karşımıza gelen kadro tam anlamıyla görkemli. Ve özlenmiş oyuncularla dolu. Yaşlı yazarda tam 90 yaşındaki Chrtistopher Plummer'ı bulmak gerçek bir sürpriz. O perdeyi tümüyle bırakmamış mıydı? Dedektif Blanc'da 'son James Bond' Daniel Craig; genç Marta'da gerçek bir yetenek olan Ana De Armas; yazarın oğlunda yetenekli Michael Shannon; kızında çok uzun zamandır görmediğimiz Jamie Lee Curtis (hatırlatalım: kendisi 'merhum' Tony Curtis'in kızı olurlar!); onun kocasında eski günlerin TV ünlüsü Don Johnson… Dul gelinde yine uzun zamandır kayıplara karışmış olan Tony Collette, ki uzamış yüzüyle sanki bir maske takmış gözüküyor! Lakeith Stanfield'den Katherine Langford'a tipik oyuncular; Frank Oz'dan K. Callan veya M. Emmeth Walsh'a çok eskiler... Tam bir şamata! Sonuç olarak özellikle polisiye sevenler ve de sinema tarihine düşkünler kaçırmamalı.'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Rian Johnson, 1970'lerden kalma eski usul bir film grameri kullanmış ama kurguyu bunun dışında tutmuş... Özellikle Agatha Christie uyarlamalarında tür, çok daha ağır ve sakin bir tempo tutturur. En gerilimli anlarda bile teatral havadan vazgeçilmez… Sonuçta, tiyatro kokan bir türdür. Ama Rian Johnson aksiyondan gelen alışkanlıkla ilk anlardan itibaren temponun düşmesine izin vermemiş. Söz konusu alt türle duygusal bağı olmayanlar, açıkçası filmi çok sevmeyebilirler. Hatta onlara biraz uzun, fazla dolambaçlı ve sıkıcı gelebilir. Ama Agatha Christie tarzı polisiyeleri sevenlerin “Bıçaklar Çekildi”yi baştan sona severek, keyif alarak, türün klasikleriyle karşılaştırmalar yaparak seyredeceğini tahmin ediyorum.'

KEREM AKÇA: '... Popüler kültürde Agatha Christie’nin dedektif Hercule Poirot’suyla bilinen ‘cinayeti kim işledi?’ araştırmasıyla bilinen ve katil zanlılarının bakış açılarına odaklanan gizem filmi alt türüne kayarak şaşırtmıyor. Ama bu alanda olabilecek en bayat ve vasat denemeye imza atıyor. Daniel Craig, LaKeith Stanfeld, Jamie Lee Curtis ara ara güldürebiliyor, ama Ana de Armas ve Chris Evans’ın yeteneksizliği de belli oluyor. Oyuncular, sanki ‘büyük bir kast olsun, dikkat çekelim’ taktiğiyle öylesine aralara serpiştirilmiş, senaryoda bir karakter yazıldığını görmek güç. Özellikle Don Johnson ile Frank Oz misafir sanatçı gibi...'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Johnson bir kez daha tür sinemasına hakimiyetinin farklı türlerde sınır tanımadığını kanıtlıyor. Kartlarını tek tek açan senaryo, bir Agatha Christie eseri gibi dört dörtlük bir matematikle işliyor. Johnson’ın özgün metni, güncel referanslar ve mizahtan da yoksun değil. “Ensemble”ın hakkını veren oyuncu kadrosu, filmde bilerek karikatür bırakılmış tiplemeleri başarıyla canlandırıyor. Johnson’ın görünmezlik anlamında klasik ancak kurgusuyla dikkat çeken yönetmenliği de filmin “Kim yaptı?” heyecanını sürekli ayakta tutuyor. İsmini bir Radiohead şarkısından alan “Bıçaklar Çekildi”, polisiye tutkunlarına sinemanın son dönemde sunduğu en güzel sürpriz…'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  “Bıçaklar Çekildi”, birden çok kişinin bulunduğu bir ortamda birisinin öldüğü, önce bu ölümün cinayet olup olmadığı, sonra da eğer bir cinayetse kimin öldürdüğü sorularına yanıt arandığı eski usul polisiyelerin izinden gidiyor. Tabii en çok da Agatha Christie’nin. Bu tür hikayelerde asıl mesele ‘gizem’ ve ‘entrika’nın güçlü bir şekilde inşa edilmesi. Bir yandan ortada bir cinayet olup olmadığının gizeminin diri tutulması, öte yandan eğer bir cinayetse katilin kurduğu entrikanın kusursuz olması gerekir.
Ve tabii seyircinin mekândaki herkesi potansiyel katil olarak görmesi. Dedektifle birlikte herkesten şüphelenmesi, teker teker onları elemesi, kimi elediklerinin yeniden şüpheli hale gelmesi ve finalde hepimizin şaşırdığı ama dedektifin gayet soğukkanlı bir şekilde anlattığı biçimde katilin ortaya çıkması. “Bıçaklar Çekildi” bu aşamaların çoğunu sorunsuz bir şekilde geçiyor. Eski usul dediğim polisiyeye saygının bir parçası olarak öyle tasarlanmış olsa da, finalde dedektifin gelişmeleri ayrıntılı bir şekilde anlattığı bölümün fazlalıklarını bir kenara koyabiliriz belki. Yine de filmin bu yüzünün yeterince keskin olduğunu söylemeliyiz. Peki diğer yüzünde neler var? Bu tür filmleri merak uyandırıcı ve izlenilir kılan bir diğer şey ise yaratılan karakterler. Rian Johnson bu açıdan da sınıfı geçiyor açıkçası. Agatha Christie ya da Arthur Conan Doyle romanlarından çıkıp gelmiş gibi duran karakterler inşa etmeyi başarıyor...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Rian Johnson, Agatha Christie öykülerindeki gibi, hep katilin kim olduğunu merak ettiren ve herkesi şüpheli gibi gösteren bir olay örgüsüyle filmi kotarıyor. Kotarıyor ama bunu yaparken de seyircinin zekasına saygı duyduğunu görüyoruz. Seyirciye katilin kim olduğunu tahmin etmeye yönelik birtakım ipuçları veriyor ve her seferinde de el artırıp senaryonun akışını bozmadan, olay akışını daha karmaşık hale getirerek tahminleri boşa çıkartmayı başarıyor. Ama finalde karmaşık hale gelen bir cinayet dosyasını iyi bir şekilde toparlıyor. Dolayısıyla film, temel dinamizmini senaryodan alıyor. Johnson'un yaptığı bir şey daha var. O da Agatha Christie'nin polisiye dünyasını tekrardan kurarken, o dünyaya modern bir dokunuş yapmak. Bu noktada özellikle Daniel Craig ile Chris Evans'ın sinemadaki personalarını, yine onların eliyle yönetmenin bir mizah unsuru haline getirme çabası takdire şayan. Ki iki oyuncu bu noktada gayet iyi iş çıkartıyor. 130 dakikalık, yer yer oyunculuk şovunun yapıldığı, yılın bu gizli güzelliğini polisiye hikayeler ama özellikle de Agatha Christie sevenler kaçırmasın derim.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Filmin en önemli yanlarından biri de ‘Dream Team’ tadındaki oyuncu kadrosu. Kuşkusuz ekipte Benoit Blanc rolünde Daniel Craig öncülüğü üstleniyor. ‘Daimi’ Bond, bu kez dedektifliğe özenmiş. Ama sanki kimi hal ve hareketleriyle bana daha çok ‘Komiser Columbo’ya göndermelerde bulunuyor gibi geldi. Filmden sonra “Abartıyorum mu?” diye düşündüm ama baktım The Guardian’ın eleştirmeni Peter Brad-shaw da bu meselede benzer şeyler karalamış; yalnız değilmişim! Harlan’da Christopher Plummer, Linda’da Jamie Lee Curtis, Richard’da Don Johnson, Walt’ta Michael Shannon, Joni’de Toni Collette, avukatta Frank Oz ve küçük bir rolde karşımıza çıkan emektar Emmet Walsh, eskilerin deyimiyle ‘gözlerimizin pasını silecek’ türden bir ışıltılı toplama imza atıyorlar. Ramsom’da Chris Evans, Marta’da da Ana de Armas ekibi tamamlayan diğer ışıltılı isimler. Sonuç olarak bu izlenmesi zevkli ve senaryosu itibariyle göndermeleri zengin filmi ‘kaçırmayın’ derim...'

 

BİZ BÖYLEYİZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Ege güneşinin altında çekilmiş, zaman zaman sahile de uzanan bu film, iyi yazılmış, yeterince espri içeren ve yer yer insan karakterine özgün yaklaşımlar getirmeyi beceren bir yapım. Bir özelliği isimlerle oynaması. Böylece Emre bir kadın adı oluyor. Ve Gökçe'nin müstakbel eşi, onun 'eski arkadaşım' diye söz ettiği Emre'yi görünce feleğini şaşırıyor! Tıpkı kendisinden Nezih diye söz etmeyi seven Nezihe gibi... Bir diğer mizahi buluş, kimi kişilerin Nezihe'den haber aldıkça işlerini o an terk etmeleri. Böylece veteriner Gökçe, önündeki evcil hayvanı sahibinin fal taşı gibi açılmış gözleri önünde bırakıp gidiveriyor. Herkesten saklasa da aslında bir "garson kız" olan Emre ise her seferinde cam-çerçeve kırıyor! Ve film başta dediğim gibi bize Çağan Irmak filmlerini hatırlatıyor. Birçok açıdan... Ama bu sonuç olarak kesinlikle Hümeyra'nın filmi. Ve İstanbul festivalinin bu yıl onur ödülü vereceği bu büyük sanatçının aslında hepimiz için ne denli önemli ve vazgeçilmez bir kişilik olduğunun yeni bir kanıtı...'

 

AJANLAR İŞ BAŞINDA

KEREM AKÇA: '... “Ajanlar İş Başında”, bilimsel deney damarlı iki kafadar casusluk komedisi olarak hatırlanacaktır her zaman. Smith ile Holland’ın uyumu ve onlara eşlik eden diğer seslerle de aslında bir ‘Spy Kids’ olmaya aday olarak devreye giriyor. “Horton”da (“Horton Hears a Who”, 2008) ciddi bir meselesi olan bir bilimkurgu animasyonu klasiği üretme hedefi vardı. Ama ‘Blue Sky Studios’ ilk kez bu kadar iddialı bir komedi ürününe imza attı. Bunun devamı da gelmeli! Smith-Holland ikilisi, hem baba-oğul, hem usta-çırak, hem aile, hem iki kafadar damarından alacağı çok yol var. Buradaki bilimkurgu-fantastik tonu da sınır tanımıyor!'

 

DERİN SULAR

KEREM AKÇA: '... “Derin Sular”, son 20 yılda deniz altında veya uzayda ‘yaratık motifi’ni kullanan filmlerin çoğundan daha yaratıcı. “Hayat” (“Life”, 2017), “Alien: Covenant” (2017) gibi filmleri kolaylıkla ekarte ediyor. Eubank bu kez ikili bir besteciyle çalışmış, üçlü kurgucu ekibi bir yana yabancı görüntü yönetmeni de el-omuz kamerasının anlamlı kullanımına destek veriyor, gizemi arttırabiliyor. Hatta ‘Alien’ serisinin uzay gotiği bilimkurgusuna kaykılan ürünü “Prometheus”la (2017) kardeşlik ilişkisi kuran film, gaza basılan noktada Villeneuve klasında özgün bir “Geliş” yaratmakta problem yaşıyor. Belki de baştan itibaren üssün adı olarak devreye giren ‘Poseidon’ bir yana ‘Alien’, “Işığın Bittiği Yer” gibi göndermeleri fazla abartıp stüdyolarda olduğunu bildiği için basit bir deniz macerası olarak noktalanıyor. ‘Gerçek bir olay yaşanmış klişesi ya da duygusallığı’ bu kadar şart olmamalı artık!...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Derin Sular’, formülü, usulüne uygun uygulayan bir film. Adrenalini yükseltmekte ve seyircisini geriliminin içine çekmekte zorlanmıyor. Ama anlattığı öykünün, girişte belirttiğim tarihsel geçmiş açısından çok bilindik olması, etkisini ve de orijinalliğini azaltıyor. Öte yandan filmi izlerken sadece ‘Alien’ (ya da bir yanıyla ‘The Thing’) değil, kimi kadrajlar itibariyle yakın zaman önce izlediğimiz ‘High Life’ da akla geliyor. Kristen Stewart’ın ‘kedisiz’ ve daha minyon bir Sigourney Weaver portresi çizdiği yapım, tamamıyla olmasa da belli ölçülerde gerilimseverleri tatmin edecek sahnelere sahip. Bu arada küçük bir uyarı: Salondan çıktıktan sonra ahtapot, kalamar, karides ya da mürekkepbalığı türü deniz ürünlerinden bir müddet uzak kalmak isteyebilirsiniz!'

 

CATS

KEREM AKÇA: '... ‘Kediler’in CGI efektlerinin çevresinde Londra’yı bir ‘hayal şehir’e dönüştürmeleri fikri tutmuş. Onların tepeden bir masal imgesiymiş gibi girip bulutların arasında bir çeşit Luhrmann’ın “Kırmızı Değirmen”i misali ‘peri masalı müzikali’ne adapte olmaları da keyifli. Ama bunun duygusu 50’lerin bu alt türe mensup klasiği “Brigadoon”la (1954) ve “Paris’te Bir Amerikalı” (“An American in Paris”, 1951) ile akraba, o da unutulmamalı. İngiliz sinemacı, bir kez daha Amerikan sinemasının 50-70 arası aktif olan klasik müzikal geleneklerinin izini sürüyor. “Sefiller”deki ‘folk müzikali’nden sonra ‘peri masalı müzikali’, kendi için tutarlı dursa da bir yere kadar keyif verip, 60’ların aktif alt türünde faaliyet göstermeyi seçmiş... Şarkıların güncellenme mevzusu karşı çıkılamaz bir müzikal ihtişamı getiriyor. Webber bu konuda kalitesini hissettirmiş. Elbette Hooper adına “Sefiller”in altında bir çalışma var, ama yine de kendi alt türünde izlenen, sinemada ‘kedi tanımı’ açısından anılası bir seyirlik karşımızdaki. Ama eskiyen sahne müzikali 'Cats'in ciddi anlamda postmodern bir uyarlamaya ihtiyacı var diyerek bitirdiğimiz bir film 2019 model "Cats".

NİL KURAL: '... Andrew Lloyd Webber’in Broadway müzikali hiti “Cats”in Tom Hooper tarafından çekilen sinema uyarlaması, fragmanları çıktığından beri alay konusu olmaktan kurtulamadı. Ancak filmin tamamının oluşturduğu felaket, fragmanın da ötesinde. Aralarında Ian McKellen, Idris Elba ve Judi Dench’in yer aldığı önemli oyuncuların, yüzlerini koruduğu ama özel efektlerle tüylü bir posta ve bıyıklara vs. sahip olduğu tip kurma çalışması, iki saatlik seyir süresi boyunca rahatsız ediciliğini bir an bile yitirmiyor. Özellikle de saygın oyuncuları kedi boyutlarında, algının sınırlarını zorlayan bir mekânda yalanırken, çöp karıştırırken görürken… Weber’in her kedinin kendisiyle ilgili şarkı söylediği müzikaline, kötü kedi ekiyle yapılan hikâye arkı, durumu daha da vahimleştityor. Hooper’ın “Sefiller/Les Misérables” uyarlamasında da kullandığı kaotik kamera hareketleri bu filmde daha da öne çıkıyor. Sonuç, tam bir akıl tutulması eseri, özel bir skandal!'

 

ISLIKÇILAR

KEREM AKÇA: '...  “The Whistlers”da (“La Gomera”, 2019) yönetmenin Kanaryalar’daki La Gomera Adası’na gelmesiyle güvenli Romen arka planı allak bullak oluyor. Kadronun yarısının İspanyol oyunculara emanet edilmesi bir yana hafif yüksek bütçe de hissediliyor. Yönetmen 2.35:1’e transfer olurken bunu kendi lehine çevirmiyor, görüntü yönetmenini değiştirmenin zararını görüyor. Orta ve bel plandan fazlaca konuşan, anlamsız gevezelik yapan karakterlerden ibaret bir filme imza atıyor. Rita Hayworth’ın karakterine gönderme yapan ‘Gilda’ bölümüyle
başlama fikri hoş. Ama onun devamı geliyor mu tartışılır.
Aslında temelde ‘ıslık çalma’ üzerine kurulu dil, iki futbol belgeseli yapan yönetmenin futbolda düdük çalarak bir aksiyonu bitirme durumunu incelemeye alıyor. Ama bu damardan ilerlerken son final sekansının görkemli hali bir yana bütüne yayılan bir olgunluk yok.
Yönetmen sessizliklerle iş bitirirken, mesafeyle auteur geleneği oluştururken, neredeyse genel-detay plan dengesine dönmüş. Boş yere konuşan karakterlerine de laf dinletemiyor üstelik. Olmamışlık hali filmin tamamına hakim...'

 

SIFIR BİR

KEREM AKÇA: '... Ülkemizde aksiyon genelde ucuz örnekleriyle bilinir. Bu sebeple de aslında deneme yapmak bile heyecanlandırabiliyor. Kadri Beran Taşkın’ın yönettiği ‘Sıfır Bir Adana’sı ekip ruhunu yansıtan bir işti. Sinema şubesi “Sıfır Bir”de (2020) bu durum devam ediyor. Adana’nın mahalle kültürünü çok iyi yansıtan yapıt, el-omuz kamerası gerçekçiliği de günümüzün ‘Bourne’ sonrası eğiliminin peşine takılıyor. Elbette dizi piyasasındaki duruma da örnek oluşturmuş olabilir. ‘Kurtlar Vadisi’nin fazlasıyla politik açıdan yanlış, milliyetçi olabildiği bir ortamda mafya prototipleriyle, derin devlet ilişkileriyle de samimi durmayı beceriyor. Dizinin esas iyi niyetli yaklaşımı ise bu damardan çıkmış. Sinema filminde de Naim Kanat’ın kurgusunun katkısıyla bu durum sürüyor. Baskın, çatışma ve araba takip sahnelerinin bir hışımda çıktığı 98 dakika oyalayıcı. Bazen dizinin bir bölümü kadar olsaymış dedirtiyor. Ama iyi niyetine kaptırınca alıp götürüyor. Sonuçta ‘mafya aksiyonu’ bizde ihtiyaç olan bir alan. “Sıfır Bir” bu boşluğu kapatıyor. “En Uzun Gece”den (2019) sonra bir başka samimi aksiyon filmi izliyoruz bu sayede. Elbette Alper Çağlar’ı “Panzehir”i (2014) gibi profesyonel bir iş değil. Çamur gibi görüntülerden beslenen Ali Yılmaz bir yana oyuncu kadrosunun amatör ruhu ve oyunculuğa yatkın olmaması ise ekip kültürünü birazcık zedeliyor, onu da unutmamak gerek.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘S1 F1R B1R’in problemi senaryosu ve yer yer karikatürize çizgilerde seyreden kanlı sahneleri. Öyle ki film boyunca ölen insan sayısı, ‘John Wick serisi’nin ortalamalarını yakalıyor! Ama dinamik anlatım, kalbe ve hayatımızın içinde eksik olduğuna inandığımız adalete ilişkin duygularımıza seslenen tavrı, filmin anlattıklarına kulak vermemizi sağlıyor. Öykünün, kendi kahramanlarına kıyan ve nihayetinde, bütün ortamı tertemiz bırakan yaklaşımı da dikkat çeken yanlarından. Sistem tarafından el üstünde tutulan yerel politikacılar, iyi ve kötü polisler, iç içe geçmiş kirli ilişkiler, küçük bir kızı hayata bağlamak için verilen mücadele ve ortaya konan çaba derken filmde, aslında büyük resimle birlikte genel bir tasviri görmek mümkün. Çok daha iyi bir sinematografi ve senaryoyla belki de bu toprakların ‘La haine’i olabilirmiş ‘S1 F1R B1R’ ama artık önümüzdeki maçlara bakalım...'

 

MATTHIAS VE MAXIME

KEREM AKÇA: '... El-omuz kamerasının abartılması, filmin gerçekçilik hevesini sıradanlaşan bir şekilde servis ediyor. Bu da yönetmenin kariyerinin en banal filmine yol açıyor. “Matthias ve Maxine”, iki arkadaşın cinsel kimliği de işin içine alan dostluklarını perdeye taşıyor, ama bir şekilde sinemasal olmayı beceremiyor. Plastiklikten kurtulmak Dolan’a yaramamış. Aksine öylesine ilerleyen bir görüntü erozyonuna sebebiyet vermesine yol açmış. Bu uçurumdan sinemacıyı oyuncuların uyumu ve elektriği de kurtaramıyor. Daha profesyonel ve planlı filmler çekerse Dolan’ın yönetmenlik kumaşı, auteur kimliği daha yetkin yerlere varabilir, saygı duyulur. Bu haliyle sıradanlaşmak doğru değil. Aksine olayı ‘doğaçlama günlükleri’ne götürüyor. İşin tehlikesi bu püf noktasında kopuyor sanki…'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Kanada’nın erkenden deha ilan edilmiş, ancak hızla çektiği dramatik filmleriyle birçok sinemaseverin sabrını zorlayan yönetmeni Xavier Dolan’ın yeni filmi “Matthias ve Maxime” (Matthias et Maxime), geçen yıl Cannes’da yarıştı. Dolan’ın ana karakterlerinden birini canlandırdığı film, çocukluk arkadaşı Matthias ve Maxime’in birbirlerine bir çekim hissetmelerinden sonra yaşanan krizler üzerine. Dram dozunun yüksekliğiyle hedeflenenin ama tam tersi bir mizah etkisi yaratan film, Dolan’ın kendisine aşırı güveninin yıkıma sürüklediği bir diğer yapım olarak anılmaya aday.'

 

RESMİ SIRLAR

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Son dönemde çekilen politik yapımlar arasında kayda değer bir iş olmasına rağmen beklenenden az ilgi görmüş görünüyor film. Birilerinin filmi görünmez kıldığı gibi komplolara girmeyeceğim tabii ki ama bildik gerilim numaralarına başvurulmamasının etkisi olmuştur kesin. Film, seyirciyi de karakterinin kesinliğinde tutmaya çalışıyor sanki. Kathirine’in en büyük korkusu eşinin sınır dışı edilmesi. Bu risk dışında bir gerilim unsuru inşa edilmiyor filmde. Hatta birçokları için hikaye yakın tarihli ve sonunun nasıl olduğu bilindiği için merak duygusuyla da oynandığı söylenemez. Geriye elimizde bir tek Katherine’in kararlılığı kalıyor ki, bir filmi iyi yapmaya yeter mi bilemem ama hayatı anlamlı kılmak için yeterli görünüyor. '

KEREM AKÇA: '... CIA’den bilgi sızdırdığı için hapse atılan gazeteci Rachel Armstrong ve onun 20 yıla Rod Lurie’nin reji becerisiyle damga vuran gazetecilik filmi “Nothing But The Truth”una (2008) atıfta bulunuyor. Ancak “Resmi Sırlar”, o eserin yolundan ilerleyip ana karakterine kardeş yaratmaktansa “Spotlight”ın (2015) sinemasız görünümünden feyz alıyor. Bu durum, ilk olarak mat renkler ve ağır tempoyu 2.35:1’de sinema zannetmekle başlıyor. Ardından ise oyuncu kumaşı olmadığını, ancak sahne kimliğine uygun rollerde idare edebileceğini çoktan kanıtlayan Keira Knightley’den gerçekçi bir performans alma hevesi devreye giriyor. Ama Jeremy Northam da Ralph Fiennes da yeri geldiğinde onu ezip geçiyor. Bu ikili devreye girmediği anlarda ise yönetmenler ile oyuncular arasında bir boşluk var. Bu ciddi iletişimsizlik problemi filmin inandırıcılık problemi çekmesine sebebiyet veriyor. Bu durum da “Resmi Sırlar”ı kalıcı olmaktan ziyade bu yıl izlediğimiz “The Report” adlı 11 Eylül’ün işkence raporlarını afişe eden CIA memurunun akıllara durgunluk veren hikayesinin arkasına koyuyor. En azından orada Scott Z. Burns’ün Post-Irak yıllarına liberal yaklaşımı, her şeyi yüze vurma algısını yaşatıyor, bir kendi içinde tutarlılık sunuluyordu. Burada ise tuhaf bir şekilde ‘Bourne’un gerçekçi kardeşi’ yaratma çabası, yarı yolda kalmış bir hesaplılıkla karşılık buluyor...'


JUDY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Belki en güçlü yanı bir starla gerçek fan’ları (hayranları) arasındaki o sihirli, tariflere sığmaz ilişkiyi vermesindeki güç. Tüm o konser sahneleri; o kimi zaman gergin, ama çokluk, büyüleyici alışveriş. Hele o The Wizard of Oz’un unutulmaz şarkısı Over the Rainbow’un hep birlikte söylenmesi.
Ya da en koyu fan’lar arasında yer alan o gay çift. Ve onların o inanılmaz Judy Garland sevgisi... Ki tüm o sahnelerde -ama özellikle finalde- gözyaşlarımın sel gibi akmasına mani olamadım; açık yüreklilikle söylüyorum. Aynı biçimde, sanatçının kimi en umutsuz anlarında teselliyi neredeyse 'sokaktan geçen' yabancılarda araması da dokunaklı. Ve elbette muhteşem Rene Zellweger. Bugün tam 50 yaşında olan (1969 doğumlu), Norveç kökenli Texas doğumlu oyuncu. 1992’de başlanmış bir kariyerde adım adım yükselen, 2003 yılında Cold Mountain-Soğuk Dağ filmiyle yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar aldığında, aynı rolle Oscar’ın yanısıra BAFTA, Critics Choice, Golden Globe ve SAG ödüllerini de alan 13 kadın oyuncu arasına girmişti Zellweger. Ama uzun süredir ortalarda yoktu. Ve Judy Garland deyince fizik olarak hemen akla gelen biri değildi. Ama işte, olmuş. Hem de kusursuza yakın biçimde... Üstelik tüm o şarkıları da kendisi söyleyerek... Gerçi en azından ünlü ve ödüllü Chicago müzikalinde de bunu başarıyla yapmıştı. Yine de... Sonuç olarak, yeni yılın ilk güzel sürprizi. Özellikle has sinefiller, onulmaz nostaljikler ve benim gibi sulu gözlüler için...'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Final, her şeyi toparlıyor ama yine de filmin bütünü tatmin edici olmaktan uzak kalıyor. Belki karakterin olumlu ya da olumsuz anlamda hiçbir değişim yaşamıyor olmasından kaynaklanıyor bu…  Açılışla final arasında Judy açısında değişen çok fazla bir şey yok aslında... Sonuçta, Judy Garland sıradan insanların ulaşamayacağı yerlere gelmiş uluslararası büyük bir star ama son geldiği noktada, sevgiye şefkate muhtaç, zayıf ve kırılgan bir insan… Sevgi arayışı, tuhaf şekilde herkesi eşitliyor ve şöhretin gerçekten çok da anlamı olmadığını düşündürüyor. Mutsuz starlarla ilgili filmler belki bu yüzden çekiliyor. “İnsanın ne olduğunu değil, ne olacağını?” düşünmesi gerektiğini hatırlattıkları için...  “Judy”yi çok beğendiğimi söylemem mümkün değil ama sadece Renée Zellweger’in performansı için bile önerebilirim. Zellweger kuşkusuz filme çok şey katıyor ve tek tek bütün sahnelerde çok iyi... Karakterin acılarını, hislerini, içindeki karmaşayı, ruhundaki o kapanmayan yaraları çok duyarlı, içten bir yorumla getiriyor karşımıza. Kendi adıma, Zellweger’i oyuncu olarak daha önce hiçbir filmde bu kadar beğendiğimi hatırlamıyorum. Oscar ödülünün de en güçlü adaylarından biri olduğu kesin...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... Rupert Goold, dönemin dışa dönük atmosferini anlatırken eksik, ancak hikayenin ana karakterlerine odaklandığında dikkat çekici bir iş çıkarmış ortaya. Judy Garland’ın yalnızca kariyerinin değil, hayatının da son demlerine doğru gittiği hissinin film ilerledikçe atmosfere hâkim olduğu bir yapım var karşımızda. Öte yandan sahne tasarımlarından Renée Zellweger tarafından seslendirilen şarkılara kadar dönemin ruhuna sadakat dikkat çekiyor... Filmin iyi yönlerinden birisi de Garland’ı ‘düşmüş’ resmetmekten ısrarla kaçınması. Çocuk yaştan itibaren ağır koşullar altında çalışmanın, şöhretin yükünün, erkekler tarafından sömürülmenin yarattığı ‘tükenmeyi’ gösterse de hayatına devam etmek isteyen ama içten içe durumun da farkında olan bir kadın var karşımızda. “Judy”, hayatımızın unutulmaz filmleri arasına girmeyecek belki ama Renée Zellweger’in performansı ile taçlanan bu sinema efsanesinin hayatına dair bir anlatı olarak dikkat çekici.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Stüdyo sisteminin altın yıllarının yıldızlarından Judy Garland’ın hayatının son dönemine odaklanan “Judy”, Peter Quilter’ın Broadway oyunu “End of the Rainbow”un sinema uyarlaması. Tiyatro yönetmenliği kökenli Rubert Goold’un yönettiği filmin en dikkat çekici yönü Zellweger’ın varını yoğunu ortaya koyduğu ve ona Oscar getirmesi muhtemel Garland performansı... Film, Goold’un tiyatro kökenli olması nedeniyle de en geniş alanı, oyunculuğa, yani Zellweger’a açıyor ve film bu performansın dinamiği üzerinden akıyor. Ancak klişeler nedeniyle tahmin edilebilir ilerleyen senaryo, karakteri bilindik sınırlardan daha derine indirip stüdyo sistemi dönemiyle tam bir hesaplaşma sağlayamıyor, akıldan çıkmayacak bir etki yaratamıyor. Buna rağmen sistemin beyaz ve erkek olmayanlara nasıl davrandığının tartışıldığı bir dönemin bir sonucu olarak bu hikâyeleri hatırlamanın tam zamanı.'

KEREM AKÇA: '... Rupert Goold’un yerine Tom Hooper’ın gelmesiyle gerçek hikaye, objektif bozulumuyla “Zoraki Kral”vari (“The King’s Speech”, 2010) bir sıkışmışlık aşılayabilirmiş. Ama sahnedeki şarkılar ve dönemi portreleme gücünü dar alana sıkıştırma dışında bir reji becerisi içermeyen bir biyografik filme dönüşmüş “Judy”. Ama İskandinav görüntü yönetmeni, filme hiçbir katkıda bulunmuyor, her şeyi başrolün omzuna yükleyip geri çekiliyor. Elbette son yıllarını anlatmak ‘sahne estetiği’ni öne çıkarıyor. Ama bunun altından kurguyla da hayali dünyayla da kalkılabilirdi. Goold, film olarak aynı sene çekildiği “Spotlight”ı (2015) sollarken zorlanmayan, iyi kurgulanmış gizemli gazetecilik filmi örneği “True Story” (2015) ile başladığı kariyerinde böylesi bir fırsatı bekliyordu, ama nafile… Akrabalık kurduğu Bio-pic’ler söz konusu olduğunda “Kaldırım Serçesi” (“La Vie en Rose”, 2007), “Marilyn ile Bir Hafta” (“My Week with Marilyn” gibi vasat durmak durumunda kalıyor “Judy”. “Monako Prensesi Grace” (“Grace of Monaco”, 2014), “Yıldızlar Asla Ölmez” (“Film Stars Don’t Die in Liverpool”, 2017) ve “Hitchcock Kızı” (“The Girl”, 2012) gibi Hollywood ihtişamını yansıtırken kendi tutarlılığıyla öne çıkan denemelere dönüşmüyor. Grace Kelly, Gloria Grahame ve Tippi Hedren kadar şanslı olamıyor. Aksine Zelweeger’i Rufus Sewell de, Michael Gambon da alkışlıyor. Senarist Tom Edge’in fantastik öğeleri devre dışı bırakması bir zaaf gibi gözükürken bir tuhaf tercih de Garland’a saygısızlık olarak devreye giriyor. Onun 1939’da “Oz Büyücüsü” setinde Darci Shaw gibi yüzü dışında bir anlamı olmayan dizi oyuncusuna emanet edilmesi ‘yapaylık’ göstergesi. Halbuki ikonik oyuncunun en kilit rolü daha anlamlı ve saygı değer hale getirilebilirdi. Zelweeger’in gözünden bir fantastik temsil olarak canlanabilirdi.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET) : '... Film ‘Oz Büyücüsü’ dönemi, çocukluğu elinden alınmış bir yıldız adayı olarak çareyi önce ilaçlarda, sonra da alkolde bulma nedenleri ve nihayetinde kendisinden küçük Mickey Deans’le yaptığı son evliliğiyle Londra’daki ‘Talk of the Town’ adlı gösteri merkezinde sahneye çıkarak hayata tutunuşu gibi istasyonlarda geziniyor. Peter Quilter’ın ‘End of the Rainbow’ adlı oyununun uyarlaması olan filmde Judy Garland rolündeki Renee Zellweger, performansıyla Oscar’larda ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalının en büyük favorisi olacak gibi. ‘Judy’ klasik biyografi çizgileri pek aşamıyor ve bence en önemlisi Garland’ın büyük kızı Liza Minnelli’yle olan ilişkilerine bir sahne dışında hiç değinmeden küçük çocuklarıyla ilgileniyor. Ama şunu da kabul etmek lazım: ‘Judy’, ana karakterinin yaşadığı acıları ve trajediyi seyircisinde hissettiriyor. Özellikle filmin finali çok hüzünlü ve de çok güzel… '

 

BABA PARASI

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Selçuk Aydemir, toplumsal olarak parayla ilişkimizin kodlarını iyi çözmüş. Bu kodları kah abartarak kah ters-yüz ederek filmin komedisinin ana unsuru haline getiriyor. Açıkçası para sevdasının bizi nerelere savurduğunu anlamamızı sağlıyor. Ki manzaranın fena olduğunu tahmin edersiniz... irbirlerini o güne kadar tanımayan iki kardeşi oynayan Murat Cemcir ile Ahmet Kural ise diğer filmlerinde birbirlerini bütünleyen iki karakterken bu filmde farklı bir durumla karşımızdalar. İkisi de paragöz ve aynı zamanda bir rekabet halindeler... Bu durum da ikilinin mizahını zenginleştiren bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Taşlama, durum ve karakter komedisi ve yer yer kaba komedinin yer aldığı bir komedi harmanı olarak değerlendirilebilecek Baba Parası, nihayetinde ağlanacak halimize güldürüyor. Hem de, birkaç noktadaki zorlama esprileri saymazsak, kimi yerlerde katıla katıla kimi yerlerde tebessümle. Film aydınlık ve şen şakrak olsa da genel olarak ahlaki değerlerin yozlaşmasıyla ilgili karanlık bir tablo sunuyor. Ama finaliyle de umutsuz bırakmıyor bizleri...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Senaryonun kimi noktaları zorlama gibi görünüyor ve filmin ilk yarısında çok da kayda değer bir bölüm yok. Sadece cenaze faslı sırasında çelenklerde ‘Kemal Sunal filmleri’ndeki yan karakterlerin isimlerinin yer alması bir tür ‘saygı duruşu’ olmuş. ‘Baba Parası’ bence ‘mezarlık bekçisi’ karakterinin devreye girmesiyle ritm, ilginçlik ve seyir zevki kazanıyor. Bu ekibin filmlerinde ayrıca şöyle bir mesele var; karakterler şive kullanıyor ama ses bandı genellikle problemli oluyor ve şivelerin vurgularını çoğu kez tam olarak duyamıyor ya da anlayamıyoruz; aynı sorun ‘Baba Parası’nda da geçerliydi. Performanslara gelince; ana ikili klasik olarak üstlerine düşenleri yerine getiriyor, Devrim Yakut’un çizgi dışı bir anne portresine soyunması takdir edilesi ama ben çizdiği karakteri ve oyununu yer yer fazla abartılı buldum, ‘mezarlık bekçisi’nde ise Giray Altınok öykünün en dikkat çekici karakterine imza atmış.
Sonuç? ‘Aydemir-Cemcir-Kural ortaklığı’nda hâlâ en kıymetli ve akılda kalıcı buluşma ‘Çalgı Çengi’ gibi geliyor bana, henüz o filmi aşamadılar...'

 

YABANİ

KEREM AKÇA: '... “Yabani”de (“Tvar”, 2019), bu motifi izlerken o kadar da klişe durmayan bir film izliyoruz. Özellikle iki kısa filmiyle dikkat çeken Olga Gorodetskaya ve görüntü yönetmeninin katkısıyla filmin bir izlenirlik sunduğu kesin. Hollywood usulü bir kolaycılığa saptığı söylenemez. Bu sebeple de akıcı bir tür sineması denemesi karşımızda beliriyor. Bunun ötesinde ‘perili ev motifi’ de sömürülmeden kullanılıyor. Bolca göz alıcı dış mekan sahneleri de buna ekleniyor. Yönetmenin rahatlıkla Hollywood’da iş bitirme ihtimali var. Böyle bir vizyon, bakış açıcı ve memuriyetin birçok yeniden çevrime ihtiyacı var. İşçiliğiyle dikkat çekse de zaman geçtikçe ana karakterin süper kahramanlaşıp ‘seçilmiş kişi’ye dönüşmesi ise o kadar da onaylanır bir olay değil. Film, öyle ya da böyle kendini dekupaj duygusu ve anlık kare alma becerisiyle izletiyor, ama bunun ötesinde bir kalıcılık sunmuyor.'


BACURAU

KEREM AKÇA: ‘… “Bacurau”, Brezilya'dan soyutlanmış ütopik bir kasabada geçiyor. Kimin neyi neden yaptığı belli olmayan bu yabancılaşmış evren günümüzün politik alegorisi anlamına geliyor. Yapay uzay gemilerinden absürd diyaloglara, çıplaklıktan pastoral görüntülere uzanan bir karmaşa var. Filho, kargaşadan zıt kutuplardan beslenerek bir yapı kurmak istiyor. Bu durum da filmi 'oyunlu bilimkurgu'ya kaydırıyor. Ama testinin kırılmasıyla filmin 70. dakikasında Udo Kier'in girişi, ‘Big Brother’ kafası getiriyor. Bu da 1970'lerde sinemada klasiğe dönüşen, şimdilerde ise dizisi ile bilinmeyen hikayesini güncelleyen Westworld'ün (1973) modelini geriden takip etmekten başka bir şey değil! Üstelik yaptıklarını kör kör parmağın gözüne yapay yapınca ister istemez adının iddiasının altında ezilen, süreyi gereksiz uzatan bir film çıkıyor karşımıza. İlk iki filminin süre probleminden sonra burada da benzer durum var. 85 dakikada mantıklı bağlanabilecek film politik oldukça ucuzlaşıyor, B-tipi seyirlerden farksız hale geliyor. 'Uzay westerni' atmosferi bir yere kadar tutuyor, ilk yarıda işliyor. Filho, bir noktadan sonra fazla iddialı olmanın altında eziliyor. “Bacurau Brezilyalı yaratıcı sinemacının uzun süre ve dağınıklık sancılarının bir yenisini sunmakla kalıyor.’

 

LARA

KEREM AKÇA: '... “Lara” (2019) dizi kıvamındaki “Toni Erdmann” (2016) sonrası Almanya’da artan kaliteli komedi karakterlerine, anti-kahramanlarına bir yenisini ekliyor. Griebe’nin kaydırılan kamerasıyla piyanistlik evreninde gerçekten de göz kamaştırıcı bir sanat yönetimi-lens birlikteliği sunarak dikkat çekiyor. 1.85:1’den 2.35:1’e fırlamak kalite açısından bir fark getirmiş. Deadpan mizah ise anlam kazanmış. Ama tonun gerçek bir sonuç alması söz konusu olduğunda sadece Harfocuh’un Lara’sı ile kalan bir film izlediğimiz. Gerster için “Piyano Öğretmeni”nin komik kardeşinden ziyade Toni Erdmann’ın kız kardeşini servis eden bir yaklaşım var. Gerster, ülkesinde bir Jim Jarmusch, bir Alexander Payne, bir Wes Anderson olmaya çabalıyor. Ama aşırı gerçekçilikle boğulup anlık inceliklerle kalıyor. Bu film de onun göstergesi. Geleneği var ama bir noktaya ulaşmıyor. “Oh Boy”daki Tom Schilling’in Niko’sundan sonra burada da Lara’yı miras bırakıyor. Bazı filmler karakterlerle anılır. Noah Baumbach’ın “Frances Ha”sının (2012) yanına bu konuda işlevsel “Lara” da eklenebilir.'

 

KARA NOEL

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Yönetmenliğini eski oyuncu Sophia Takal’ın üstlendiği, akla zarar senaryosunu da Takal’la birlikte eski bir sinema eleştirmeni olan April Wolfe’un kaleme aldığı filmde ‘gizli masonik bir örgüt’ tadındaki gençler, artık feminist refleksler yüzünden ayaklar altına alınan erkeklik değerlerini (!) eski güçlü günlerine döndürmek üzere harekete geçiyor. Bu arada filmde okulun ırkçı ve cinsiyetçi kurucusu Calvin Hawthorne’un, kendi yolundan giden erkeklere doğaüstü güçler bağışlayan büstü meselesi var ki, sanki ironi olsun diye senaryoda yer almış ama bu durumun üstesinden gelinemediği için fazla sakil ve karikatürize kalmış. Katil(ler)in ok atarak kızları yok etmeye çalışması da filmdeki bir başka ‘kitsch’ unsur.
Sonuç olarak, bakış ve duruş açısından doğru noktalardan yola çıkan ama varmak istediği hedefte fazlasıyla sorunlar yaşayan bir yapım olmuş ‘Kara Noel’. 

KEREM AKÇA: '... Bir yerden sonra 2019 tarihli “Kara Noel”, 2000’de izlediğimiz B-tipi “Saklı Seçilmişler”in (“The Skulls”), video piyasasında fenomen olan bir filmin, başarısızlığın üzerine gidiyor. Onun ardılına dönüşürken ise katiline ilk sahneden cinayet işletmesi bir yana, orijinal filmin 620.000 dolarlık bağımsız ruhunu da sömürüyor. Bir zeka katmayı bırakın burada geniş alana açıldıkça sinematografinin zaaflarını açık etme, bol kare çekmeyi anlamsızlaştırma aktif hale geliyor. Bir bakıma teen slasher filmleri sömürülüyor. Sanki “E-Katil” (“Cry_Wolf”, 2005) ve “Cevapsız Aram” (“Chakushin Ari”, 2003) çekilmemiş gibi cep telefonuna cevapsız arama bırakma da devreye girmiş. Elbette her yeniden çevrimin hedefi büyük oranda android kuşağını yakalamaktır bu çağda, ama burada daha ziyade Amiga kuşağında kalınmış...'

 

KÜÇÜK JOE

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Filmin kendine özgü bir çekiciliği olduğu kesin. Bir yandan Frankenstein'dan beri sinemanın gözdesi olan, o dehşet yüklü ve korkunç sonuçlara yol açan bilimsel araştırmalar temasının yeni ve farklı bir örneği. Öte yandan aile kurumunun, insan ilişkilerinin, iş ve özel yaşam ikileminin yeni kıvrımları. Az ilginç malzeme değil... Ve genelde hikayeye uygun, mesafeli, modern bir oyun tarzını iyi tutturmuş oyuncular. Alice'de Emily Beecham, Chris'de Ben Wishaw, Bella'da Kerry Fox. Ve kadın psikiyatrda yıllar öncesinden çıkıp gelen Lindsay Duncan... Öte yanda, Martin Gschlacht' in keskin görüntüleri. Ve de Japon besteci Teiji Ito'nun melodi kadar, hatta daha çok gürültüler, ıslıklar, fısıltılardan oluşan tuhaf ve tedirgin edici müziği. Evet, anladınız. Gizem ve gerilim düşkünü her sinemaseverin görmesi gereken ilginç ve farklı bir film.'

KEREM AKÇA: '... “Little Joe”da büyük oranda 1986’da yeniden çevrim de gören Roger Corman’ın kült “Küçük Korku Dükkanı” (“Little
Shop of Horrors”, 1960) ile Mary Shelley’nin defalarca kez sinemaya uyarlanmış ‘Frankenstein’ı birleşiyor. Açıkçası bunların ilkinin renkliliği ve ikincisinin karanlığı İngiliz orta sınıfının gizli gerçeklerini röntgene tabi tutan asap bozucu bir gözlem yeteneğiyle yansıtılıyor. Hausner, Martin Gschlacht ile bir araya gelerek aslında kameranın pan hareketini ve mesafesini hipnotize edici hale getiren bir görsel yapının izini sürüyor. Afyon etkisi yapan bitki ya da ‘küçük joe’, adeta ‘zehirli orkide’ işlevi görüyor. Aynen B-tipi “The Day of the Triffids”de (1963) olduğu gibi... Oradan ise daha entelektüel bir zemine transfer ediliyor bu fikir elbette. Yönetmen, “Little Joe”nun laboratuvar ayarlarına bakarken açıkçası “Modern Zamanlar”ın (“Modern Times”, 1936) feminist versiyonuna da kayabilmiş. Emily Beechan müthiş bir keşif. Adeta Bryce Dallas Howard’ın ikizi gibi ve Wes Anderson’ın Jason Schwartzman ile iletişimini ortaya koyuyor. Hausner onu kendisi gibi tasarlamış. Ürün veren bitki-oğul ilişkisinde de karmaşa bu sayede ortaya çıkıyor. Filmde aslında zeki ve sinsi bir kapitalizm eleştirisi var. Onun kalbinde ise 1.85:1’de absürd komedinin gerçeküstücü dehlizlerinde bol diyalogla Wes Anderson geleneği akıyor...'

 

ŞUURSUZ AŞK

KEREM AKÇA: '... Ertek’in senaryosu aslında Tunç Başaran’ın 80’li 90’lı yıllardaki duygusu olan ‘tarihi damar’la yola çıkıyor. Ebru Şahin’in tiplemesi ise fazlasıyla “Sen de Gitme”nin (1998) Olivia Bonamy’nin canlandırdığı kalıcı Triandifilis’i andırıyor. İsmail Hacıoğlu ise “Babam ve Oğlum”daki Firket Kuşkan’ın Sadık’ını yeniden canlandırıyor sanki. Bu iki filmin birleşmesinden ise o kadar çağdışı bir şey çıkmamış, aksine sahicilik problemlerine karşın dramatik yapısıyla kendini izleten bir film “Şuursuz Aşk”. Volga Sorgu ve Ruhi Sarı oyuncuları toparlamaya çalıştığında yükseliyor, bu ikili olmasa ‘kast’ açısından bir profesyonellikten söz etmek zorlaşırdı. Hacıoğlu o kadar kaptırmış gidiyor ki, karakteri kontrol altına alamamış. Bu durum filmin açısından temel bir sancıya yol açıyor. Burcu Kara da tüm toplama dizi yüzü olarak eşlik edince Ebru Şahin’in yükselen bir değer olarak sinemaya girişi daha bir saygıya değer hale geliyor. Film, 12 Eylül damarlı bir akıl hastanesi filmi olarak fazla melodramatik öğelerden besleniyor. Frank Perry’nin klasiğe dönüşmüş bağımsız ruhlu ‘delilerin aşkı filmi’ “David ve Lisa”da (“David and Lisa”, 1962) gördüğümüz mesafeli yaklaşımı bekliyoruz. Ama nafile… Türkiye’de elbette bir üst açı, ona eşlik eden detay planlar ve inadına bir sonuç almak için bağlanan final devreye giriyor. Bir tutarlılık olsa da bu aslında ağlak Yeşilçam melodramının duygularını tetiklemek için canlanıyor. Bir prodüksiyon hissedilse de sinemasal açıdan ‘kopyala-yapıştır’ hissi yaratıyor.'

 

EMA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film aslında izlenmesi kolay filmlerden değil. Hikâyesi klasik bir sinemayla değil, en kapalı biçimde anlatılıyor. Örneğin belki öykünün yüreğini oluşturan Polo'yu birazcık görüp tanımak için neredeyse filmin sonunu beklemeniz gerekiyor!
Ama eğer sabırlı olur ve hikâyeyi dansların, müziğin ve simgelerin arasından okumayı becerirseniz... Ne zevk! Hele kadınlar için... Çünkü böylesine bağımsız, güçlü, inatçı ve cesur bir kadın portresi uzun zamandır perdeye gelmemişti. Belki yine Larrain'in Jackie'de ustalıkla çizdiği Jackie Kennedy portresinden beri!.. Valpraiso kentinin kendine özgü sokaklarında (ki biraz bizim kentleri anımsatıyor) çekilmiş olan bu filmde, Larrain'in gözde oyuncusu Gael Garcia Bernal, artık daha olgunlaşmış olarak Gaston karakterine büyük canlılık getiriyor. Asıl yükü taşıyan genç oyuncu Mariana di Girolamo ise Ema'ya büyük inandırıcılık katıyor. Tüm aykırı, özel ve aşırı gözüken tavır ve eylemlerine karşın...

KEREM AKÇA: '... Sanki Adrian Lyne’in “Flashdance”i ile Kenneth Lonergan’ın “Yaşamın Kıyısında”sını (“Manchester by the Sea”, 2016) Şili doğasında birleştiren bir yapıt için ant içiliyor. Bunun için de ana karakterin ruh haline giriş fazlasıyla karamsar planlanıyor. Klasik Hollywood’un da, klasik Larrain’in de uzağında bir algılama şekli izliyoruz. Yönetmenin cinsellik açısından en iddialı, izlek açısından en zor filmi bu sayede beliriyor aslında. ‘Dans filmi-yas filmi’ arasından çıkan işlevsiz aile bulamacasına ‘iddialı grup seks sahneleri’yle çözüm arayan bir film her şeyden önce planlanan. Feminist cinsel kimlik arayışı, Gael Garcia Bernal’dan yavaş yavaş kopan ana karakterin feminist başkaldırışını ortaya koyuyor. Bu durum da ister istemez egzotik arka planla tesir eder hale geliyor. “Ema”, yönetmenin bildik görüntü yönetmeni Sergio Armstrong özelinde en sıradan çalışması olabilir. Ama içine girdiği parti kültüründen çıkardığı iddialı seks sahneleriyle bile, cinsel kimlik mevzusuna dalmakta çok sinsi ve yetkin bir film aynı zamanda. Yatak kimyası Larrain’in olgunluğunu taşıyacak bir kıvraklıkla sunuluyor. Özünde bir ‘yas hikayesi’ olan işlevsiz aile mevzusu ise bu sayede alevlenme, tokatlama ve sorgulamaya açılma şansı buluyor. Bu durum da ana karakterin kendi kendini yok etmekten ziyade, hırpalayıp kutsal kurumun karşısına çıkarmasını duyuruyor...'

 

STAR WARS: SKYWALKER'IN YÜKSELİŞİ

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... J.J.Abrams hem serinin hem de türün vazgeçilmezlerine başvurmakta sakınca görmüyor. Tamamlanması gereken bir misyona odaklanıp, bu misyona ulaşmak için atlatılan badireleri görselleştirirken maharetli kuşkusuz. Ancak, üç filmi bir arada düşündüğümüzde, yukarıda andığım isimlerin yanına Finn ve Poe’yu da ekleyerek söyleyebiliriz ki karakterlerinin kim olduklarıyla, önceki filmlerde seyirciyle nasıl bir ilişki kurduklarıyla pek fazla ilgilenmiyor açıkçası. Nihayetinde dönüp dolaşıp kan bağının, asaletin, kadim köklerin ne kadar da mühim hadiseler olduğunu bir kez daha gözümüzün içine sokuyor. Sıradan bir insanın kahramanlık payesine ulaşsa bile damarlarında asil kan dolaşmadığı için dünyayı değiştirecek, güce dengeyi getirecek kudrete asla sahip olamayacağı amentüsünün bir kez daha tekrarlandığı, miadını çoktan doldurmuş İlk Düzen – Yeni Cumhuriyet zırvalarının perdede akıp gittiği, zaten orijinal hikayede izlediğimiz şeyin kötü bir replikasının karşımıza konduğu, bir iş olarak kayıtlara geçsin “Skywalker’ın Yükselişi”. Kendi adıma, bu son üçlemedense ara hikaye olarak izlediğimiz “Rogue One” ve “Solo”nun çok daha iyi olduğunu söyleyebilirim. Hatta şu sıralarda devam eden “The Mandalorian” dizisinin bile yeni bir şey söylediği kesin'.

KEREM AKÇA: '... Aslında tam bir yarıdan start alma durumu var. Abrams sanki Johnson’ın eksiklerini kapatmak için gelmiş. Ama onun eksik olarak gördüğü ufuk açıcı bir estetik anlamına geliyor. Bunun ötesinde sonlara doğru devreye giren olağan düello sekansı, ‘Star Wars’ külliyatının bu konudaki en zayıf koreografisini devreye sokuyor. Her şey boş bir kılıç şakırdatmasından ibaret! “Star Wars: Skywalker’ın Yükselişi” ("Star Wars: Rise of the Skywalker"), Robert Earl Jones’u da Darth Vader sesinden çıkarıp bir karakter olarak selamlatıyor. Bu duruma gelirken siyahi (John Boyega) ve kız (Daisy Ridley) ana karakterlerine yeni bir destan yazdırmak istiyor. Dijital Carrie Fisher duygulandırıyor, Ford bir-iki dakika gözüküp yine işlevsiz bir selam veriyor. Ama 2005 tarihli “Yıldız Savaşları: Sith’in İntikamı”nın (“Star Wars: Revenge of the Sith”) kopyasına dönüşüyor. Yönetmen, inadına Johnson’ın görüntü yönetmenini, teknik ekibini değiştirmiş. Geriye sadece John Williams’ın yıllar boyu etkisini kaybetmeyen ikonik besteleri kalıyor. C-3PO ise ‘pazarlama ürünü’ olarak belirip keyif vermiyor. Ama finalde yürekleri fethediyor…'

 

BEYAZ HÜZÜN

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Yakın tarihimizin en dramatik olaylarından biri olan Sarıkamış Harekatı'nda yaşananlar 2000'lere kadar neredeyse hiç anlatılmadı. Sonra bir kırılma yaşandı ve 120, Eve Dönüş: Sarıkamış 1915, Sarıkamış Çocukları bu anlayış değişikliği ile çekilen filmler oldu. Bu üç filmin yanına bir yenisi eklendi. Kenan Korkmaz'ın yönettiği bu hafta vizyona giren Beyaz Hüzün. Kenan Korkmaz'ın yazıp yönettiği, İsmail Bilgin'in Sarıkamış- Beyaz Hüzün romanından uyarlanan film, Balkan Savaşı'nın ardından mangasıyla birlikte Sarıkamış'a hareket eden Abrek Çavuş ve askerlerinin hikayesini anlatıyor. Bir yanda soğuğa bir yanda da düşmana karşı verilen çifte mücadelenin hangi şartlar altında yapıldığını anlatmayı hedefliyor film. Korkmaz'ın önceki filmleriyle kıyaslandığında ana akıma denk düşen bir anlatımı benimsediği film bu anlatı çerçevesinde askerlerin psikolojisi ve motivasyonlarını yansıtma konusunda iyi bir parantez açıyor. Yokluğa, soğuğa ve düşmana karşı verilen mücadelenin ne kadar çetin geçtiğini hissettiriyor.'

KEREM AKÇA: '... “Beyaz Hüzün”ün karın derinliklerinde yolculuğa çıkarma becerisi var. Özellikle kurgusu ve müzikleri iyi işliyor. Ama mesele oyunculara kaldığında özellikle Korkmaz’ın kendi canlandırdığı ana karakter, sanki ağzına uymamış seslerle konuşuyor izlenimi bırakabiliyor. Bunun ötesinde devreye giren Tanrısal öğe olarak ‘kadın ve çocuk’ imgesi de yapıştırma duruyor. Film genele açıldığında ciddi bir CGI ya da yeşil ekran teknolojisi ile çekilmiş algısı yaratabiliyor. Arka plan boşluğunu hissettiriyor. Çerkeslerden gelen mitik, mistik ve fantastik ton da pek işlemiyor. Karakterler Türkçe değil de Çerkezce konuşsaydı daha kalıcı ve iddialı bir film çıkabilirdi. Bu haliyle sanki zoraki konuşmanın adı konuluyor, inandırıcılık problemi devreye girebiliyor. Kurguda da aslında yavaş çekimin fazla fabrikasyon olduğu yerler var. Yönetmen, sinematografisini Erol Civan’a emanet edince post-prodüksiyon sürecinde belli sıkıntılar çektiğini belli ediyor. Bize tesir eden karanlık ruh hali de bir yere kadar ilerleyebilecek moda giriyor diyalogların zayıflığı sayesinde. Ama her şeye rağmen “Eve Dönüş: Sarıkamış 1915”le kalite açısından fazla farkı olmayan bir Sarıkamış filmi bu sayede beliriyor.'

 

SKANDAL

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film sinema açısından da yeterince ilginç. Bir başyapıt olmasa da... Çok hızlı bir kurgu, sayıca çok ve hepsi ilgiye değer karakterlerin tümünü gereğince veremiyor. Ama verdiği kadarı da görmeye ve tanımaya değer. Üç baş kadından ikisinde, iki star çok iyiler: Megyn'de Charlize Theron ve Gretchen'de Nicole Kidman. Yabancı basın özellikle Theron'u övüyor ve yeni bir Oscar olasılığından söz ediyor. Ama bence Margot Robbie de çok iyi. Öylesine dolduruyor ki perdeyi... Bence onun (yardımcı oyuncu olarak) Oscar adaylığı kesin... Hele sempatik Jess Carr rolündeki Kate McKinnon'la yaşadığı ve sanki o cehennemden bir  kurtuluş gibi gözüken lezbiyen ilişki. Tek sözcükle dokunaklı. Ayrıca deneyimli oyuncu ve o da çok kilo almış John Lithgow'un Roger Ailes rolü (küçük ekrandaki Russell Crowe'u unutturamasa da)... Bayan Ailes'te Nashville dizisinden unutulmaz Connie Britton. Ve efsanevi TV kişiliği Rupert Murdoch'da çok uzun zamandır görülemeyen ünlü İngiliz oyuncusu Malcolm McDowell süper...  Sonuç olarak, birçok açıdan görülmeye değer bir film.'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Benzer konuları ele alan iki önemli dizi olduğu için biraz da talihsizce onlarla karşılaştırılan Jay Roach imzalı “Skandal”ın (Bombshell) az zamanda önemli işlerin altından kalkmayı başardığını düşünenlerdenim. İkisi gerçek, biri kurmaca üç karakteri merkezine alan filmin, cinsel taciz meselesinin üç farklı boyutuna bakmayı başardığını söyleyebiliriz... “Avanak Ajan”, “Zor Baba” serileriyle tanıdığımız, 2015’te McCarthy döneminin sakıncalı senaristi “Trumbo”yu anlatarak yön değiştiren Jay Roach’ın yönettiği “Skandal”, tacizlerin boyutunu ya da maruz kalan insanların iç dünyasındaki yarılmayı, parçalanmayı anlatmak yerine daha çok sistematik tarafını ve güç- iktidar bağlantısını anlatmaya çalışıyor. 2016’da “Büyük Açık” ile senaryo Oscar’ını kazanan Charles Randolph’un kaleme aldığı “Skandal” hem meselesi hem de Charlize Theron, Nicole Kidman ve Margot Robbie gibi büyük isimlerden kurulu oyuncu kadrosuyla beklentiyi yükseltiyor kuşkusuz. Beklentinizi biraz düşürür, görünenin arkasındaki anlatıya biraz odaklanırsanız yılın iyi seçeneklerinden birisi olabilir “Skandal”…'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  “Skandal” bir bütün olarak iyi yazılıp çekilmiş bir film... Ama filmin beni en çok etkileyen yanı, Roger Ailes'e karşı açılan taciz davasının hemen ardından Fox News içinde yaşananlar oldu aslında... Filmin gerçek olaylar üzerinden ilerlediği düşünüldüğünde, özellikle çalışanların tepkileri, bugünün dünyasını anlamamıza yarayan sosyal bir laboratuvar gibi aslında... 
Kendi adıma “Skandal”ın tam da o bölümlerde daha iyi bir film olmaya doğru evrildiğini düşündüm. Çünkü o sahnelerde film, meselenin sadece bir şirketle, bir yöneticiyle değil, tüm bir sistemle ilgili olduğunu hissettiriyor... Roach, filmin özellikle ilk bölümünde McKay'in üslubundan esinlenen bir yapı kuruyor... Kurgu, hızlı planlar eşliğinde “canlandırma belgesel” havası ve dramatik sahneler arasında gidip geliyor. Buradaki "hibrit" estetik yapı, biraz da anlatıcı kullanımı nedeniyle şekilleniyor. Özellikle anlatıcının kameraya baktığı çekimleri unutmamak gerekiyor. Film, donan kareler ve çerçevede beliren yazılar eşliğinde bizle kurduğu diyaloğu zenginleştiriyor. Dolayısıyla, hikâye anlatımı kadar hikâyenin kurulduğu politik çerçevenin yansıtılması da önem kazanıyor. Trump'ın Charlize Theron'un canlandırdığı Megyn Kelly'nin karşısında arşiv görüntüleriyle karşımıza gelmesi, bir filmin içinde olduğumuzu hissettiriyor ve meselenin politik yanına odaklanmamızı kolaylaştırıyor...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Sinematografik ve filmin ritminde yer yer aksamaları olsa da bunun bir önemi yok. Skandal biraz da belgeselvari bir anlayışla bize yaşananları anlatıyor. #MeToo hareketinin ilk büyük filmi olarak görülebilecek Skandal, güçlerini kullanarak kadınlara cinsel istismarda bulunan güçlü erkeklerin, kendi ülkelerindeki mahkemelerde ne karar verilirse versin, küresel ölçüde tüm dünyada onların vicdanlarda cezalandırılması için yapılan haklı bir girişim.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Skandal’ seyirci zihninde belki ‘mesele hakkında fazla derinleşemeden derdini anlatıyor’ (ki bence bu bilinçli olarak tercih edilmiş) türü bir his bırakıyor ama yine de diyalogları ve bu diyalogların ifade ettiği anlamlar eşliğinde bence çok önemli noktaların altını çiziyor. Senaryonun başardığı en önemli yanlardan biri bu zaten. Ayrıca film dağınık gibi görünen karakter trafiğinin üstesinden de geliyor ve özellikle Roger Ailes’ın taciz ettiği üç ayrı kuşak gazetecinin bir araya geldiği asansör sekansında hikâye, etki bakımından bana kalırsa zirvesine ulaşıyor. Kurgusal karakterlerden Kayla Pospisil ise belki de senaryonun en başarılı karakteri. Hıristiyan değerleriyle yüklü sağcı bir aileden (büyükbabasına göre ‘Noel Baba’ bir ‘komünist’miş!) geliyor, televizyon ekranını, şöhreti seviyor ve bir an önce yükselmek istiyor. Ne var ki Ailes’le tanışması, nasıl bir dünyanın parçası olması gerektiğini ona hatırlatıyor. Kanalın patronunun odasındaki görüşmede kendisinden “Eteklerini biraz daha yukarı kaldırabilir misin?” isteği, -Amerikalı bir eleştirmenin de altını çizdiği gibi- bir gerilim filmi sahnesi etkisi yapıyor...'

 

AMAN REİS DUYMASIN
KEREM AKÇA: '... Aman Reis Duymasın (2019), dizinin sonrasında başlıyor izlenimi bırakan bir açılışa sahip. Ama kurgusu ve müziğiyle bir enerji depoluyor. Sinematografik açıdansa sorunlu bir boşluk devreye giriyor. Fakat onun ötesinde bir dinamizmi de var ekibin… Emir Benderlioğlu, Ozan Akbaba, Mustafa Üstündağ ve Hakan Karsak ile onları kurtarmaya çabalayan mafya patronu Oktay Kaynarca, “Asmalı Konak: Hayat” (2003) misali bir ‘sinemada gelen devam filmi’ stratejisinin sözünü veriyor. Açıkçası diziyi bilmeyenler için dahi eğlencesine sokma, içine alma becerisini taşıyan bir çalışma. Fakat filmin güldürme konusunda ciddi problemleri var. Oyuncuları anca bir mafya dizisinde oyalayacak potansiyele sahip. Mustafa Üstündağ, ‘Kurtlar Vadisi’ yan bölümü “Muro:Nalet Olsun İçimdeki İnsan Sevgisi”nden (2008) sonra bir kez daha uyuşturucu çekmiş bir mafya tiplemesi olarak bir devamlılığın sözünü vermekle kalıyor. Sadece Karsak biraz kalite sunabiliyor.'

 

GÜZELLİĞİN PORTRESİ

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Film, benzerlerinin birçok kez karşımıza çıktığı bir yapıyı takip ederken bazen filmin sürprizleri bazen oyunculuklar konusunda bekleneni veremiyor. Yine de “Güzelliğin Portresi”, İslami referansların hakim olduğu, B tipine yakın yerli korku filmlerinden farklı bir yerde duruyor ve yerli korku filmleri arasında daha sürükleyici olmayı başarıyor.'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Güzelliğin Portresi'nin bir gerilim filmi olarak eli yüzü düzgün bir iş olduğunu söylemek mümkün. Atmosferi, oyunculukları, yönetmenliği gayet iyi. Ve film, erkek şiddetinin farklı bir yüzünü göstermesi açısından önemsenecek bir yapım. Hani 2000'lerden beri palazlanan korku ve gerilim sinemamızda, farklı anlatılarla bu şiddeti ele alan yapımlara rahatlıkla eklemlenebilecek bir yanı var. Ayrıca ağırlıklı olarak TV dizilerinde belirli rollerde karşımıza çıkan Burçin Terzioğlu ve Birkan Sokullu'nun bu tür filmlerde gayet iyi performans sergileyebileceklerini gösteriyor. Bir de Serkan Keskin'in sinemamızdaki en iyi cinayet büro başkomiseri olduğunu tescilliyor... Ezcümle gerilim filmi sevenlere tavsiye edilir.'

KEREM AKÇA: '... İşin içine ‘perili ev filmi’, ‘gotik korku filmi’, ‘polisiye’ gibi türler giriyor. Ama korku numaraları genelde “Halka”dan (“Ringu”, 1998) itibaren bilinen Sadako ezberinin ötesi değil, ‘küçük kız’la korkutmanın ötesine geçemiyor. Buna balta imgesi de ekleniyor... Aylin Zoi Tinel kurguyla her şeyi toparlamaya çabaladığında ise Jon Thomas’ın ‘sanat’ demeye bin şahit isteyen sinematografisi de seviyeyi dizi seviyesine düşürüyor. Bu da aslında her şeyden esinlenilmiş ‘geçmişin sırları’ temasının anlamlı ve görünür olmasını zorlaştırıyor. Elbette ülkemizde ‘cin filmleri’nin sömürüldüğü korku piyasasında belli bir seviyenin sözünü vermek kaçınılmaz. Ama Umur Turagay gibi reklam ve dizi dışında bir alanda başarılı olması zor bir isme bu türde bir proje emanet etmek, ona güvenmek filmin genel sorunu gibi gözüküyor. Oyuncuların başarısızlığı da onu baltalayan ana unsur gibi. Elbette ‘güzellik mi, yaratıcılık mı?’ sorusu ışığında sayısız yapılan egzersizi tekrarlamak da 127 dakikada önemsiz hale gelebiliyor bir yerden sonra. “Güzelliğin Portresi”, biz bunu daha önce görmüştük hissi ile izleniyor.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Bir Güney Kore filminin serbest adaptasyonu olan çalışma, genel çizgileriyle Hollywood işi gerilimlerin tadını, ruhunu ve klişelerini barındırıyor. ‘Güzelliğin Portresi’nin bence asıl kerameti cinli, perili yerli gerilimlerin yanında farklı bir pencereyi aralaması. Turagay’ın filmi bu topraklara göre farklı olabilir ancak evrensel boyutta ‘İzlenebilir ama ortalamayı aşamayan’ kategorisinde. Kadrosunda, yakında vizyona girmesi beklenen ‘Kronoloji’de de karşılıklı oynayan Birkan Sokullu-Serkan Keskin ikilisinin yanı sıra Burçin Terzioğlu, Melisa Şenolsun, Gizem Soysaldı, Feridun Düzağaç ve Şencan Güleryüz gibi isimleri barındıran filmde ben en çok ‘harbi polis’ karakteriyle Serkan Keskin’i beğendim.'


JUMANJI: YENİ SEVİYE
ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Aslında ilginç biçimde başlayan bir film, özellikle andığım oyuncuların sempatikliği ve özgün kişilikleriyle, 'öte yana' geçer geçmez değişiyor. Öncelikle ilk başta tanıdığımız ve kanımızın kaynadığı tüm o kahramanları birden kaybediyoruz. Hiç de hoş bir deneyim değil!.. Neyse... İlk bölümden sonra ikinci bölümde de Jack Black, Kevin Hart gibi özlenmiş oyuncular veya Karen Gillan, Awkwavina gibi hoş kadınlar var.  Özel efektler iyi. Hele bir maymunlarla savaş bölümü var ki, görmelere seza....Yine de şöyle düşünüyorum: bu masal-filmlerde bile asgari bir mantık, minimum inandırıcılık, bir gerçeğe-benzerlik duygusu olmalı. O eski fantezilerde bu vardı: Indiana Jones serüvenlerinden Star Wars serisine, X-Men'lerden Alien'lere... Sınırsız biçimde fanteziye teslimiyet bana hoş gelmiyor. Bu yüzden bu filmi de gözdelerimden sayamıyorum, kusura bakılmasın.'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Jumanji: Vahşi Orman'da fiziksel özelliklerden ziyade insanın iç güzelliğinin önemli olduğuna vurgu yapılıyordu. Ama Jumanji: Yeni Seviye'de avatar meselesi ön plana çıkıyor. İlk filmin çelimsiz genci Spencer, oyunda güçlü kuvvetli bir erkeğe dönüşmüştü. Ama günün sonunda eski çelimsiz haline geri dönmüştü. Meğer o aslında sanal dünyadaki halini çok özlemiş. Kendi fiziki gerçekliği ile hayatla başa çıkmak zor gelince oyunu tekrar çalıştırıyor ve ekip Jumanji'ye tekrar ışınlanıyor. Üstelik bu sefer yanlarında Spencer'ın huysuz dedesini ve onun ağır kanlı arkadaşını da götürüyorlar. Yaşlıların devreye girmesiyle mizah seviyesi artan yeni macera keyifli bir seyirlik vaat ediyor. Yönetmen Jake Kasdan da hem görsel hem de aksiyon olarak bu vaadi gerçekleştiriyor. Ve genç kuşağa 'avatarın olma kendin ol' diyerek insanın kendisiyle barışık olması gerektiğini anlatmaya çalışıyor. Görünen kısmın özetine gelirsek, 90'lardaki Jumanji ve 2010'ların Jumanji'leri hitap ettiği kuşaklardan dolayı farkı meseleleri öne çıkarıyor. İlk Jumanji ailenin önemine ve güven meselesine odaklanırken, yeni nesil Jumanji'ler insanın kendisiyle barışık olması durumuna eğiliyor. Yani nereden nereye... Anlaşılan kuşaklar değiştikçe bir yerlerde aksamalar da baş gösteriyor.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '...  Filmin en büyük avantajı, oyuncuların komedi alanındaki yetenekleri. Serinin yaratıcı konusu da yönetmene teknik açıdan iddialı ve oyuncaklı bir senaryo kurma imkanı veriyor ve bunlar filmde değerlendiriliyor. “Jumanji: Yeni Seviye”, izledikten sonra akılda kalmayan ancak izleyicisini maceranın içine çekebilen bir film.'

KEREM AKÇA: '... Görüntülerin boş bir şekilde üst üste binmesi bir kuru gürültüden, 90 milyon dolarlık bütçenin anlamsız cilasından başka bir şey değil. El emeği göz nuru efektler yerine gelen CGI’ın abartısına ise kapılmak mümkün mü, maalesef hayır! Artık her şey anlamsız bir rollercoaster gezisine dönmüş… The Rock ve Kevin Hart’ın sömürdüğü ‘üç kafadar ekibi’ de android kuşağının leş zevklerine hitap ediyor! ‘Müzede Bir Gece’deki Owen Wilson ile Ben Stiller’in sinsi birlikteliğini mumla aratan boyutsuz, B-tipi ve ‘fiyasko’ niyetine tüketilen bir fantastik komedi eşliğinde…'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... İki yıl önceki yapıma göre daha derli toplu, izlenmesi zevkli bir çalışma olan ‘Jumanji: Yeni Seviye’nin bence asıl başarısı iki ‘Danny’ (Eddie ve Milo karakterlerini canlandıran DeVito ve Glover) üzerinden yapılan ince ‘yaşlılık’ esprileri ve filme katılan hüzün dozu olmuş. ‘Game of Thrones’un Sandor’u Rory McCann’ın canlandırdığı ‘Gaddar Jurgen’ karakteri de öyküye tarihsel fantezi ruhu ve atmosferi katması bakımından dikkat çekici. Ayrıca komik ve sarsak ‘Indiana Jones’ tadı bu kez daha hissedilir biçimde yakalanmış.'

 

ADDAMS AİLESİ

KEREM AKÇA: '... “Addams Ailesi” uzun animasyonu, android kuşağına uygun bir noktaya açılmış. Özellikle aileyi kaydedip sömüren bir beyazın gözünden kapitalizm eleştirisi planlanıyor. Bir çeşit “Örnek Aile”deki (“The Jonesses”, 2009) Demi Moore misali bir tipleme var. Alison Janney ondan çok müthiş bir seslendirme performansında bulunmuş. Ama animasyonun açıkçası bir güldürme problemi var. Bunun ana sebebi John Astin, Carolyn Jones, Jackie Coogan’dan sonra 90’lardaki ekibin oyuncularının da yerinin dolduramamak. Oscar Isaac biraz ciddi bir Gomez olmuş, Theron ise Motricia için fazla genç. Bu fenomenin en önemli ismi, büyümüş de küçülmüş hayalet kıvamındaki kabusu Amca Fester ise Nick Kroll gibi bir stand-up komedyenine emanet edilmiş. Bir Lloyd, bir Coogan’la baş etmek zor… Ricci’nin yerine gelen Moretz’in de sesiyle etki yaratma becerisinde olduğunu söylemek güç. Yine de ‘ötekiler ailesi’ animasyonu çizgileriyle ve koşuşturmacalarıyla kendini izletmeyi beceriyor. Obama sonrası döneme adapte edilmiş, ‘siyahi-esmer’ olduğu için öne çıkan aile bireylerini deneyimlemek keyifli. Onları sarsmak isteyen beyaz tiplemeyi de… Bir kendi için tutarlı durma hali de var açıkçası. Ama 2019 model “Addams Ailesi”, 90 dakikayı geçmemesiyle sanki bir serinin başlangıcı, pilot bölümü olarak da planlandığını belli ediyor.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Charles Addams’ın kara mizahı ve Amerikan değerlerini tiye alan hali yeni animasyonda yer bulamıyor. Çocuklara hitap etme eğiliminin öne çıktığı, yetişkin izleyicilerin fazla dikkate alınmadığı, köşeleri alınmış, biraz daha şekere bulanmış bir Addams Ailesi yorumu karşımızdaki. Bu da, bu ünlü ailenin yeni nesil tarafından tanınmasını sağlasa da, kimliklerini zedeliyor.'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Filmin can alıcı noktası toplum mühendisliği meselesini ele alması. Farklılığa toleransın gün geçtikçe azaldığı günümüz dünyasında, farklı olanı hedef gösterme ve sonra da onu yok etmeye çalışma noktasında TV'nin ve popüler kültürün etkilerini anlatıyor yapım. Öte yandan Addams Ailesi üzerinden de kendi içine kapanmanın yaratacağı tehlikelere dikkat çekiyor.
Söz konusu Addams Ailesi olunca bu biraz tuhaf duruyor açıkçası. Çünkü zaten onların alameti farikası farklı olmalarıydı. Toplumsal tabulardan kaynaklanan korku ve kaygılarımızın mizahi bir şekilde dışavurumu olan aile, yaşadıkları maceralarda tam da bu kaygı ve korkularımızla dalga geçmesiyle ünlüydü. Fakat yönetmenler onların bu durumunu biraz es geçiyor ve bu da anlatılan hikayenin elini zayıflatıyor.
Animasyon olarak gayet başarılı olmasına rağmen hikaye olarak zayıf kalan yapım için yeni başlayanlar için Addams Ailesi'ne giriş filmi denilebilir. Lakin birkaç kuşağı büyütmüş bir kült için filmin bununla yetinmesi çok da takdir edilesi değil galiba...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Addams Ailesi’nin uzun metraj animasyon versiyonu son derece zekice esprilerle başlıyor, devraldığı mirasın genel çizgilerine sahip çıkıyor ama öykünün sınırları, Margaux’nun kurduğu site evrenine eriştiğinde film hızında ve hınzırlığında yavaşlama baş gösteriyor. Miniklere yönelik ‘uzlaşma’ mesajları sanırım öykünün başındaki türden daha zekice ve çarpıcı biçimlerde verilebilirmiş. Ama yine de izlenmesi zevkli bir animasyon ‘Addams Ailesi’... Bu arada meraklısına: Barry Sonnenfeld’in 1991 tarihli ‘Addams Ailesi’ni mutlaka bulup seyredin derim...'

 

ALEV ALMIŞ BİR GENÇ KIZIN PORTRESİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Görkemli bir dönem ve doğa tasviri önünde bir yandan pervasız ve cesur bir (eş)cinsellik öyküsü. Öte yandan, erkekleri hemen tümüyle dışlamış bir kadın ve kadınlık masalı. Öylesine sağlam bir görsel estetiği, öylesine feminen (ve feminist) bir yanı var ki... Gerçek bir kadın filmi; kesinlikle kadın seyirciye seslenen... Ama ben bir erkek olarak da sık sık gözyaşlarımı tutamadım. Hem de hiç beklenmeyen sahnelerde; yani içerik kadar veya daha çok, sinema sanatının kendine özgü büyüsüyle... O büyü öylesine işliyor ki, zaman zaman anlatılanı unutup sırf perdeden yansıyan güzelliğe, zerafete ve canlılığa dalıyor, başka alemlere gidiyorsunuz. Örneğin o kadın korosunun hep birden giderek yükselen biçimde şarkı söylemesinde... O ilk yaklaşma ve ilk öpüşmede... O annenin umutsuz çabasında... O istemeden gebe kalmış hizmetçiye zoraki yöntemlerle bebeğini düşürtme girişiminde... Bence bu son derece kendine özgü bir film. Türünde bir zirve; dişil bir estetiğin görkemli zaferi. 2007'den itibaren çevirdiği Ahtapotların Doğuşu, Tomboy ve Kızlar Çetesi adlı bir avuç filmle dikkat çeken yazar-yönetmen Celine Sciamma gerçekten sinema sanatının zirvelerine çıkıyor. Görüntüleri çeken Claire Mathon'la birlikte bunun tam bir kadın filmi olmasını sağlıyorlar. Neredeyse 'erkekler dışarı' diyerek!..'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  Céline Sciamma, bir söyleşisinde bütün filmin aslında final sahnesi için çekildiğini söylüyor. Ama finalde Vivaldi’nin “Dört Mevsim” adlı eserinin “Yaz” bölümü eşliğinde Héloïse’in kusursuz portresini görebilmek için tıpkı Marianne gibi filmle geçirdiğimiz zamanın her anını hatırlamak ve geriye dönerek anlamlandırmak gerekiyor.
Noémie Merlant ve Adèle Haenel’in oyunculuklarını, Jean-Baptiste de Laubier- Arthur Simonini ikilisinin müziklerini not düşmeden geçmeyelim. Bu filmle birlikte bu yıl Cannes’ın dikkat çeken bir başka yapımı “Atlantis”in de (şu sıralarda Netflix’te gösterimde) görüntü yönetmenliğini üstlenen Claire Mathon’un işçiliğine özel bir dikkat çekelim. “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi”, iki kadın arasındaki imkânsız aşka dairmiş gibi görünse de asıl olarak resmin, doğanın, şiirin, müziğin ve dostluğun bir aşkın gözünden nasıl algılanabileceğine dair. Ve kuşkusuz yılın en iyilerinden birisi…'

KEREM AKÇA: '... Noémie Merlant-Adele Haenel ikilisinin Luana Bajrami ve tecrübe kontenjanından Valeria Golino destekli bir feminist haykırışı devreye soktukları söylenebilir. Bu bağlamda da filmin amacı ortaya çıkıyor. 18. yüzyılın “3 Kadın”ı (“3 Women”, 1977) gibi gözükse de devreye giren ateş motifiyle birlikte de o kadar soyut takılmıyor. Claire Mathon’un görüntü yönetimi gerçekçiliğe ufak stilize ışıklarla destek veriyor. Jane Campion’a yakın bir dil çabasını ortaya koyuyor. Açıkçası filmin 120 dakikaya uzaması ‘ritim’ problemi doğurmuş. İlk 75 dakika boyunca temposuz bir şekilde birbirinden sürpriz çıkarmaya çalışan bir ikili izliyoruz. Ama arka plandaki sonuçları da az çok tahmin edebiliyoruz. 75.-120. dakikalar arası ise ‘hayal kadın’ kavramı mantıklı hale geliyor. Sciamma, kesinlikle önemli bir yönetmen. Burada da 1948 tarihli kendi resmini yaptığı kadına aşık olan bir adamın gözünden akarak ‘fantastik aşk filmi’ klasiğine dönüşen “Hayal Kadın”ın (“Portrait of Jennie”) modelini kullanıyor. Orada Leonardo Bercovici’nin romanı
perdede kalıcı ve devrimci bir temsil bulmuştu. Jennifer Jones-Joseph Cotten ikilisi bu melez
türün tarihine iddialı bir miras bırakmıştı. Halen onun yolunu izleyenler var. “Portrait of a Lady on Fire”da sade renkler ile mesafeli gerçeküstücü sahneler arasında gidip gelen bir yapı var. Sciamma hiçbir şeyi abartmadan aslında ‘hayran bırakan’ın peşine düşüyor. “Hayal Kadın”ın LGBTİ+ soyundan ardılı ya da kardeşi bu şekilde canlanıyor. Film, sonuçta Jane Campion usulü, etkili anları var, yönetmeninin dokunuşunu taşıyor, ama çok uzun olmasıyla Sciamma’nın en iyisine dönüşmüyor.'

UĞUR VARDAN: '...  ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’, ilk elde ‘Mavi En Sıcak Renktir’e (Yön: Abdellatif Kechiche) yakın bir hava yaysa da asıl olarak ‘The Age of Innocence’ (Yön: Martin Scorsese), ‘The Remains of the Day’ (Yön: James Ivory), ‘Moonlight’ (Yön: Barry Jenkins), ‘The End of the Affair’ (Yön: Neil Jordan) ya da ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’ (Yön: Ömer Kavur) gibi filmlerin ait olduğu bir coğrafyanın temsilcisi... Kapıyı resim sanatıyla aralıyor, edebi bir metinin görselleştirilmesi türünden bir etki yapıyor ve yüreğimizi dağlayıp sona eriyor... Biz seyirci kimliğimizle, perde karşısında Marianne’le birlikte Heloise’nin duygularını bütün içtenliğiyle ifade etmesine tanık olurken ses bandından gelen Vivaldi’nin ‘Dört Mevsim’i (‘Yaz’ bölümü) hüzün eşiğimizi yükseltiyor (bu arada sahilde, civardaki kadınların söyledikleri ‘Fugere non possum’ adlı ‘acapella’ da muhteşemdi). Bu ‘feminist’ unsurlara göz kırpan film, anlatım biçimiyle belki kimilerine eski usul ya da demode gelebilir ama bence asıl erdemi de burada... Kısa bir yargıyla bitirelim: ‘Yılın en iyilerinden, kesinlikle kaçırmayın’...'

 

KÜÇÜK ŞEYLER 

ATİLLA DORSAY: ‘… Sonuç olarak önemsenmeye, gidip görmeye ve üzerinde durmaya değer bir film. Her ne kadar klasik sinema yargılarımızı ve 'ham hum şaralop' film değerlendirmelerimizi yerinden oynatıyorsa da... Babamın Kanatları filmiyle çıkış yapan (ben ne yazık ki görememiştim) Kıvanç Sezer, bu kez işi daha ötelere götürüyor. Sineması, yapımcılar arasında bulunan Tolga Karaçelik'in sinemasına benziyor sanki... (Ondan son o enfes Kelebekler'i görmüştük). Oyuncularsa kusursuza yakın bir ekip oluşturuyorlar. Başta biri yabancı tam dört festivalden birer oyuncu ödülü kapan Alican Yüce olmak üzere... Ayrıca Başak Özcan'ı da çok beğendiğimi söylemeliyim. Tüm karakter oyuncularını da... Son olarak Hatip Karabudak'ın görüntüleri de anılmaya değer.’

KEREM AKÇA: ‘… "Küçük Şeyler"de üst-orta sınıftan bir karakterin, Onur'un (Alican Yücesoy) işten çıkarılması üzerine kurulu bir yapı var. Üçlemenin ilk halkasındaki melodramatik hava yerini 'saykodelik' ve 'gerçeküstücü' öğeler taşıyan bir absürd komediye bırakıyor. Açılış sekansı fazlasıyla manidar ve sembolik. Gözü kapalı yürüyen karakterlerin Lanthimos'un ilk İngilizce çalışması "The Lobster"ın (2015) başlangıcını hatırlatıp 'bilimkurgu filmi mi geliyor?' dedirttiği kesin. Üst ile orta sınıf arasında kalmanın devreye soktuğu 'konformizm' ve 'yozlaşma' bu sayede belki de bilinçaltına alan açıyor. Hatip Karabudak'ın geniş açı objektifleri, yakın, orta plan olması fark etmeksizin sıkışmışlığı ve bunalımı tasvir ediyor. Bunun ötesinde filmin aslında derin odakla hareket ettiği gerçeği de var. Bu yolda bize her şeyi gözlemleme ve yaşananların rahatsız ediciliğini hissetme şansı tanıyor film. Bir köşeye zoraki yerleştirilen karakterlerin kafa boşluğu bırakılmış açılarını da ekleyince Yunan Yeni Dalgası'nın öncüsü Yorgos Lanthimos'un dili akla geliyor. "Köpek Dişi" ("Kyonodontas", 2009) gibi ilk dönem harikalarından ziyade "The Lobster" ile girdiği 'İngilizce dönemi' benimsetilmeye çalışılan.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Farklı toplumsal sınıflara ait karakterlerin hayatlarına odaklanan bir üçlemenin ikinci hamlesi niteliğindeki ‘Küçük Şeyler’, yönetmeni adına da farklı bir üslubun ifadesi. ‘Babamın Kanatları’ndaki toplumsal gerçekçi anlatım burada yerini absürd bir tarza bırakmış. Kim bilir, karakterlerin hayata karşı duruşları, bakışları, dertlerinin türü de bu tarz değişikliğini beraberinde getirmiştir, bilemiyorum ama Sezer’in yönetmenlik kumaşını daha da geliştirdiğini gösteren bir çalışma ‘Küçük Şeyler’. Onur’u canlandıran Alican Ulusoy’un ışıltılı performansının (birçok festivalde ‘En İyi Erkek Oyuncu’ dalında ödüle uzandı) yanı sıra Başak Özcan’la yakaladıkları kimya özellikle kimi sahnelerde (mesela Bahar’ın evi terk etme bölümü) üst düzeyde.Toparlarsak ‘beyaz yakalılar’ da denilen toplumsal katmana dair bu modern taşmayı kaçırmayın derim...’

 

DİLSİZ

KEREM AKÇA: ‘… “Dilsiz”, “Nokta”ya yan bölüm olarak gelme arzusunda gibi gözükse de bunu bile yapamayan bir film. Emin Gürsoy biraz profesyonellik katsa da Vildan Atasever’in tarihi atmosfere ayak uyduracak diye büründüğü kitsch makyajını ne siz sorun, ne biz söyleyelim! Ozan Çelik’in zayıf bir oyuncuyken boş boş yürümesi de ‘felsefi/islami çıkarım’ yerine konsa da bir ‘dil’ oturtmaya yaramıyor. Bu da ister istemez amatör ruhlu, mekanik bir şekilde ağır tempolu ve aşırı geveze bir entelektüel sendromuna dönüşüyor. Sanki 80’lerde gördüğümüz ‘sanat yapma’ gayesiyle ortaya çıkan sinemasızlık hastalığı yeniden beliriyor. Entelektüellik boş bir dayanak noktasına dönüşünce ‘yapma minimalizm' devreye giriyor. Filmin yedinci sanat için tek isyan edeni Sinanos olunca ise deneyimli görüntü yönetmeninin yaptığının da boş bir uğraşın ötesi olarak görülmesi zorlaşıyor.’

 

CEP HERKÜLÜ: NAİM SÜLEYMANOĞLU

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Bu hikaye, görüldüğü gibi aksiyona ve gerilime açık. Ayrıca da yoğun bir dramatik malzeme içeriyor. Tüm bunların hayli iyi biçimde değerlendirildiğini ve ortaya iyi, düzeyli bir popüler sinema örneği  konduğunu kabul etmek gerekiyor. Bir büyük, çok büyük şans elbette baş oyuncu alanında... Naim'in o çocuksu yüzünü, o masum bakışlarını bulmak kolay mı? Ama bir mucize olmuş ve Daha adlı çok sevdiğim filmde ilk kez karşımıza çıkan Hollanda doğumlu Türk oyuncusu Hayat Van Eck, harika bir Naim yaratmış. Üstelik çocukluğunu oynayan Deniz Ali Cankorur da bu zincire katılıyor. Öylesine ki, Naim'in çocukluktan gençliğe geçişini farketmiyorsunuz bile... Oyuncu demişken, ana-babada Yetkin Dikinciler ve Selen Öztürk'ü, antrenörde Gürkan Uygun'u, diğer küçük rollerde Uğur Güneş, İsmail Hacıoğlu, Renan Bilek, Bülent Alkış, Mehmet Esen gibi sanatçıları da kutlamak isterim. Ayrıca çeşitli ülkelerdeki çekimler; her birinde o ülkenin dilini konuşan yerel figüranlar, hatta oyuncular; özellikle Türkçe ve Bulgarca'nın en inandırıcı biçimde karışımı. Barış Pirhasan'ın senaryosu, Martin Szecsanov'ın görüntü çalışması; Fahir Atakoğlu'nun aşırı kullanılmış olsa da aslında güzel müziği... Olumsuz ögelere gelince... Filmin çok genelde biraz kaba çizgilerle oluşturulduğu söylenebilir. Elbette bu bir 'sanat filmi' değil, bir kitle filmi. Yine de biraz daha incelik hoş olurdu!.. Bu filmin milliyetçi yanı için de geçerli. Böylesi bir hikayenin milliyetçiliğe çok açık olduğu ve bundan kaçınılamayacağı doğru. Bu açıdan, hele Türk milliyetçiliğinin okşanmak bir yana açıkça kışkırtılmasının moda olduğu şu günlerde, elbette bu kaçınılmazdı. Ama bu derecede mi? Biri kalkıp örneğin "Kardeşim, tüm Bulgarlar bu kadar mı kötüydü?" diyemez mi?

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Neticede kısacık hayatına üç olimpiyat şampiyonluğu sığdıran, yedi defa dünya şampiyonu olan ve 46 kez dünya rekoru kıran bir efsanenin hikayesi derli toplu ve duygusal olarak anlatılıyor. Naim yaşarken bile onun yazdığı destanın ne kadar esaslı olduğunu çok da anlayamadığımızı düşündüğüm için bu da bir şey diyebiliyorum. Bu filmin de, Naim'in efsaneleşen hikayesini tekrar hatırlamamızı ve biraz da üzerine düşünmemizi sağlayacağını umuyorum.
Kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip filmde Naim'i canlandıran Hayat Van Eck esaslı bir alkışı hak ediyor. Fiziksel benzerliğinin yanı sıra Naim'in verdiği mücadeleyi içselleştiren bir performans ortaya koyarak filmin lokomotifi olmayı başarıyor. Ama sadece o değil, Selen Öztürk, Yetkin Dikinciler ile Gürkan Uygun da performanslarıyla öne çıkıyorlar.’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.çdm.tr): ‘… Naim’in annesiyle (hakkını verelim Selen Öztürk oldukça iyi) ilişkisi üzerinden ağır bir drama diğer taraftan “vatan, millet, Sakarya” ajitasyonu inşa ediliyor. Meselenin iyi bir Naim Süleymanoğlu filmin çekmek değil de, böyle önemli bir karakteri sömürmek, seyirciyi topluma mal olmuş bir karakter üzerinden maniple etmek olduğuna dair koca bir soru işareti kalıyor geriye.
“Daha” filmiyle dikkatleri çeken Hayat Van Eck’in Naim Süleymanoğlu’na fiziksel olarak benzerliği ve oyunculuğu sınıfı geçiyor. Film için ciddi bir prodüksiyon masrafı yapıldığı, büyük emekler harcandığı da gözlerden kaçmıyor. Bu kadar büyük masrafa ve emeğe rağmen yangından mal kaçırırcasına vizyona film yetiştirmenin yazının başında değindiğim gibi maddi hatalar yanında kurgu ve tempo hatalarını da beraberinde getiriyor. Koyduğu parayı bir an önce alma hevesinin , “sabah sünnet, öğlen deniz” heveskârlığının ortaya çıkardığı eksiklik hissi bir kez daha kendini gösteriyor.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Yönetmen olarak Özer Feyzioğlu imzasını taşıyan çalışma ana karakterinin çocukluğuna, yetişme dönemine, Jivkov’un Türkler üzerindeki baskı rejimine ve iltica hamlesine odaklanıyor. Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye ayak bastıktan sonraki yaşantısından, özel hayatından, yaşadığı zorluklardan filmde eser yok. Öte yandan anlattığı bölümlerde ise derinlemesine bir karakter analizinden de söz etmek zor. Barış Pirhasan’ın senaryosu belli bir tarih aralığında kronolojik bir gezintiye çıkmış gibi. Öykü daha çok dramatik unsurları öne çıkarmaya çalışmış. Bu durumu anlamak mümkün, çünkü ‘Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu’ bir ‘Dijital Sanatlar’ yapımı ve malum, bu şirkete ait filmler daha çok seyircinin gözyaşlarını teslim almaya odaklı. Öte yandan ‘Dijital Sanatlar’ın bir önceki adımı ‘Türk İşi Dondurma’ tarihi kendi kafasına göre alabildiğince çarpıtıyordu, Süleymanoğlu’nun hikâyesinde ise pek çarpıtma olduğu söylenemez (sadece iltica sahnesi bildiğim kadarıyla daha geniş sayılı bir grupça ve farklı bir şekilde yapılıyordu, filmde eylemi iki kişi gerçekleştiriyor, sonrasında da iki kişi daha operasyona dahil oluyor)…’

 

KARLAR ÜLKESİ 2

KEREM AKÇA: ‘… Elbette ‘Buz Devri’ (‘Ice Age’) serisinin tamamından daha iddialı bir animasyon yolculuğu sunulan, bu burada da o devam ediyor. Prenses Anna’nın buzların altında buzullardan üretilmiş aynaların yansımalarıyla mücadele ettiği son bölüm, “Şangaylı Kadın”la (“The Lady from Shanghai”, 1947) Orson Welles’in sinemaya miras bıraktığı bir ‘sahne ezberi’ni animasyona taşıyor. Bu içsel çekişme bölümü, filmin yükselmesini sağlıyor. Idina Menzel daha çok işin performans tarafını öne çıkarmış. Özellikle ‘Into the Unknown’ Oscar’a da aday olabilecek kalibrede bir şarkı. Olaf’ın eğlence katkısı hedefinde ise bir değişiklik yok. Buzullar arasında kayarak Tolstoy’un evreninde minimalist, ağır tempolu ve natüralist koşuşturmacanın, maceranın adı da konuyor. Bu kez eksik kalmayan bir tempo var. “Karlar Ülkesi 2”, ilkinden farksız bir seyirlik sunuyor, ama geriye “Oyunbozan Ralph” (“Wreck-It Ralph”, 2011) gibi postmodern Disney klasiği ayarında bir yapıt bırakmıyor nihayetinde. ‘İzle, keyif al ve unut!’ mantığıyla izleniyor. Disney’in yeni milenyumda devre dışı kalan ‘müzikal sahneleri’ni animasyona geri getirmesinin çok da anlamlı olmadığına dikkat çekerek tamamlanıyor. Kahkahalarla gelen bu dünyaya ait olmayan karakter prototipleri ise ‘çarlık rejimi’ eleştirisini bir yere taşıyamıyor nihayetinde...'

 

PARAZİT

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Garip, tuhaf, yer yer komik, yer yer de tüyler ürpertici bir film. Sanki bir tür modern Burjuvazinin Gizli Çekiciliği denemesi. Ama Bunuel verilebilecek referanslardan sadece biri. Çünkü öylesine inceliklerle yazılmış bir senaryoya sahip ki...Ve bu tipik Kore hikayesine öylesine evrensel boyutlar katabilmiş ki... Oyuncularsa Uzak-Doğu sinemalarının bizim için çok farklı kriterlere dayalı olan oyun tarzına karşın son derece iyi bir ekip oluşturuyor ve yaşayan karakterler inşa ediyorlar. Belki tümüyle kavranması için birden çok izlenmesi gerekebilir. Ama ilgisiz kalınması bence düşünülemez bile... Velhasıl Altın Palmiye’sini de, şimdiden eriştiği ‘kült’ statüsünü de hak eden bir yapım.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Yönetmenlik açısından büyüleyici ve güçlü oyuncu performanslarına sahip film, izledikten yıllar sonra bile akılda kalmayı sürdürecek sahnelere sahip. Joon Ho, filminde politik açıdan ezilen sınıfın dinamiklerinin ve gelir eşitsizliğinin altını kalın çizgilerle çiziyor. Sol siyasi görüş, bu kadar geniş kitlelere erişen ve sinema diliyle anlatım açısından başyapıt düzeyinde seyreden bir filme uzun süredir sahip değildi. Filmin dünyanın her yerinde elde ettiği gişe başarısı da Joon Ho’nun dünyanın isyan eden ruh halini yakaladığını ve bunu izleyici dostu bir filme dönüştürdüğünü kanıtlıyor.'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Bong Joon-Ho, sürdürülebilirliklerini zengin sınıfın kendilerine sağlayacağı olanaklara bağlamış iki aileyi ‘ekmek kavgası’ için birbirine düşman ve kanlı bıçaklı hale getirirken sinemanın neredeyse bütün olanaklarından yararlanmayı başarıyor. Ortalama bir ‘sanat filmi’ gibi başlayan hikaye, biz farkında olmadan kara komediye, finale doğru ise ‘thriller’a doğru ustaca evriliyor. Böylece sınıf anlatısının türler içine ustaca yedirildiği, alt metin giderek zenginleşirken hikaye akışındaki dinamizmin seyirciyi hipnotize ettiği bir seyirlik çıkıyor ortaya... “Parazit”, üzerine birçok şey yazılabilecek, bu sayfanın sınırlarını aşacak kadar uzun tartışmalara konu olabilecek görkemli bir yapım. Yukarıda anlattıklarımın hepsi bir yana, Kim ailesinin evini su bastığı sahnedeki görselliğin ve simgeselliğin gücü bile sinemada eşine çok az rastlayabileceğimiz güçte. Mutlaka izleyin…'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Cinayet Günlükleri’, ‘Canavar’, ‘Snowpiercer’, ‘Okja’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Bong Joon-ho, son adımı ‘Parazit’te yine kapitalizmin açtığı, kapanmayan ve bu sistem daim kaldıkça sonsuza kadar kapanmayacak olan meselelere dokunduruyor ve burjuvaziye olan öfkeyi perdeye taşıyor. Won Han Jin’le birlikte yazdığı senaryo, mükemmel bir çatı üzerine inşa edilmiş. ‘Parazit’ her aşamasında içindeki katları açıyor ve giderek genel bir yelpazede seyrediyor. Park’ların kibirli aile babası Dong-ink, naif ve dış dünyanın sertliğinden uzak karısı Yeon-kyo, iyiliksever ama ‘açın halinden anlamaz tok hayatlarına’ (şehrin fakir ve altyapıdan uzak kesimleri su baskınlarıyla evlerini ve hayatlarını kaybederken onlar düzenleyecekleri partinin derdinde mesela) devam ededursun, ‘alt sınıfın laneti’ kapılarını çalıyor... Öte yandan filmin, burjuvaziye birbirinden habersiz, farklı kimlikler altında tavsiyelerle sızmış gibi görünen ailenin bağlarına ilişkin en güzel yorumunu Park’ların küçük oğlu Da-song yapıyor ve anne-babasının keşfedemediği bir şeyi yakalıyor: “Hepsi aynı kokuyor!”...'