ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

YENİ BAŞTAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Tam Fransız usülü bir romantizm; bir tür duygusal 'puzzle'. 2016'da Monsieur etMadame Adelman-Bay ve Bayan Adelman adlı ilk filmini yapmış olan yazar-yönetmen Nicoas Bedos, doğrusu bu riskli işin altından kalkmayı bilmiştir. Elbette kadronun da büyük katkısıyla... Yıllardır görmediğimiz ve onca özlediğimiz oyunculara dayanarak... Daniel Auteuil'in böylesine iyi oynadığını, Fanny Ardant'ın (hâlâ) bu kadar güzel olduğunu unutmuşuz. Ki kendisiyle baş başa söyleşimiz vardı. Ayrıca yine eskilerden Pierre Arditi ve Denis Podalydes''i bulmak, Guillaume Canet'nin ne kadar sempatik olduğunu hatırlamak, Doria Tillier'i tanımak da iyi geldi. Fondaki Alain Souchon şarkıları da... Özellikle Fransız sinemasını sevenler ve perdede farklı birşeyler görmeyi özleyenler için...’

 

KÜÇÜK KADINLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Gerwig altı dalda Oscar adayı olmayı başaran filminde (ki yalnız kostüm dalında alabildi), öncelikle romanın kronolojik anlatımını bozuyor ve yer yer zamansal sıçramalar yapıyor. Bu bazen bizi şaşırtsa da, sonunda belki bütüne daha iyi yaklaşmış oluyoruz. Biçim olarak canlı bir tempo, hareketli bir görsellik var. Örneğin başlarda New York bölümlerindeki o travelling-kaydırmalar enfes. Öze geçersek... Ana konu o olmasa da, ikiye bölünmüş bir ülkede, Güney-Kuzey arasındaki iç savaşın acısı duyruluyor. Hele o yaşlı adamın dramı: dört oğlundan ikisi ölmüş, biri hapishanede, öbürü hastanede! İşte size savaşın korkunçluğu... Ayrıca o çağda kadının yeri, rolü, yapıp yapamayacakları... Özellikle ana kişilik Jo, iki temel ve vazgeçilmez tutkusuyla buna örnek: yazmak ve koşulsuz özgürlük. Ki ikincisi ona belki tek ve asıl aşkını kaybettirecektir. Ve o görkemli sinema bölümleri. İlk baloları; Meg'in yanan saçları; kıyıda yüzme ve uçurtma uçurma; Amy'nin göle düşme sahneleri... Kolay unutulacak sahneler değil. Bu çekimlerde adını hiç bilmediğimiz görüntü yönetmeni Yorick Le Sau'lu överken, müzikte de Alexandre Desplat ustaya bir kez daha şapka çıkaralım. Ya oyuncular? Orada da bir rüya takımı var. Kızkardeşlerde başta Jo rolünde Saoirse Ronan (Oscar adayı idi) olmak üzere Emma Watson, Florence Pugh, Eliza Scanlen... Annede Laura Dern (ki Oscar'ı Marriage Story ile aldı). Halada Meryl Streep; babada Bob Odenkirk... Laurie'de sinemanın genç prensi Timothée Chalamet; Friedrich'de Fransızlardan ödünç alınmış Louis Garrel; öğretmende James Norton; zengin büyükbabada Chris Cooper. Dedim ya: tam bir rüya kadrosu... Kısacası yılın görülmesi gereken filmlerinden biri. Elbette özellikle ve öncelikle kadınlar tarafından

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… Gerwig'in anlatımını seviyorum ama bir sahneyi çekerken çok fazla açı kullanması, kurguya çok fazla başvurması ve uzun çekimleri nadiren tercih etmesinden çok hoşlandığımı söyleyemem. Sahnenin duygusunu taşıyan genel çekimler yapıyor ve filmin birçok anında resim tadı yakalamasını biliyor ama yakaladığı kadrajların büyüsüne kapılmayan yönetmenlerden Gerwig... Oyunculara ve karakterlere verdiği önemle daha çok bir hikâye anlatıcısı olarak öne çıkıyor... Belki sahneleri çok fazla açıdan çok alternatifli çekmesinin ve kurguda sürekli kesmesinin nedeni en iyi performansı yakalama isteği... Gerwig'in senaryoyu tek başına yazdığını düşünürsek, kariyerinin üçüncü filminde zorluk derecesi yüksek bir işin altından kalktığını söyleyebiliriz... Belli ki, Gerwig “Lady Bird” gibi düşük bütçeli bağımsız filmlerle yetinmek istemiyor... “Lady Bird” benim için hâlâ daha yaratıcı ve samimi ama “Küçük Kadınlar”ın da çok iyi bir roman uyarlaması olduğunu düşünüyorum.’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Gerwig’in başardığı başka şeyler de var. Mesela bir yandan hikayeyi dönemin ruhuna uygun bir ‘kostüm draması’ olarak inşa ederken, diğer yandan bugünün ruhunu üflemedeki başarısı. Biraz açalım. “Küçük Kadınlar”, içinde savaşın, hastalıkların, aşk açısının, kimlik sorunlarının, kıskançlık ve ölümün olduğu bir metin. Ama aynı zamanda dayanışma ve güvenin, sevgi ve dostluğunda hüküm sürdüğü bir anlatı. Gerwig bütün bunları dengeli bir biçimde dönem atmosferi içinde anlatmayı başarıyor kanımca. Yani bu açıdan bakınca tam bir dönem film. Öte yandan karakterlerin birbirleriyle ilişkileri açısından oldukça bugüne dair bir anlatı. Örneğin Jo ile Lourie arasındaki ilişki. Ya da Mr. Laurence’in hikayeye dâhil olma biçimi. Sanki dönemden değil de, bugünden biriymiş gibi. Kentli, zengin ve yalnız. Kaybettiği kızının gölgesini başka bir evde arayan modern insanmış gibi… Jo’nun iyi bir yazar olduğunu ispatlamak zorunda kalma halleri, yayıncının kitabın çok satması için ona yukarıdan bakan ve akıl veren tavırlarını izlerken hiç de “bir döneme aitmiş” gibi gelmiyor örneğin. Bu bir yanıyla Gerwig’in yorumunun başarısı kuşkusuz. Ancak diğer yanıyla da Louisa May Alcott’un metninin olanaklarının sonucu…’

OLKAN ÖZYURT (SABAH)‘… Gerwig'in uyarlamasının en önemli özelliği bütün kız kardeşlere hatta filmdeki bütün kadın karakterlere karşı sevgiyle yaklaşması. Dört kız kardeşin büyürken tercihlerine, hayat karşısındaki seçimlerine büyük bir saygıyla yaklaşıyor ve hiçbir kadını isteklerinden dolayı yargılamıyor. Kız kardeşlerin zaman zaman birtakım nedenlerden dolayı gerilen ilişkilerinde bile bu tavrından taviz vermiyor. Bu olgunluk takdire şayan... Öyle ki, Gerwig, kadın mevzu bahis olduğu zaman hâlâ indirgemeci bir yaklaşıma giren ve kadını tek tipleştiren bakış açısına bu yaklaşımıyla kendince meydan okuyor.
Açıkçası Küçük Kadınlar için senarist Gerwig'in en iyi işi denilebilir. Yönetmen olaraksa Uğur Böceği ile kıyaslandığında Gerwig dev bir adım atmış gibi görünüyor. Bir dönem filmini gayet iyi bir sinematografiyle çekmiş. Ama genel olarak bu filmin senarist Gerwig'in filmi olduğu söylenebilir.
Altı dalda Oscar'a aday olan filmde elbette Jo'yu canlandıran Saoirse Ronan, Uğur Böceği'nde olduğu gibi çok iyi bir performans sergiliyor. Ve bir kez daha Jo karakterine insanın hayranlık duymasını sağlıyor…’

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘… Gerwig’in romana getirdiği hafiflik ve zamanın akışı duygusu, büyüme üzerine zaman ve mekan tanımayan bir his vermeyi başarıyor. Jo’nun kendisini bulma öyküsünün, kadınların bağımsızlığı konusunda hâlâ söyleyecek çok sözünün olduğu kesin. Filmi önemli bir uyarlama kılan, Gerwig’in karakterleri, eseri benimsemesindeki adanmışlık ve kamerayı dönem filmlerinin ağırlığından kurtaran yaklaşımı. Filmin oyuncu performansları açısından da çok iyi işlemesi bir yana özellikle “Midsommer”ın Pugh’unun performansı öne çıkıyor…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Gerwig, romanı kurgusal anlamda farklılaştırırken özünü korumayı ve köklerine sadık kalmayı başarmış. Film, fakirlik ve savaş ortamında (ki aslında ‘iç savaş’ bir tema olarak var, asıl olarak kızların hayatla savaşı daha ön planda) umutlarını kaybetmeden ayakta durma çabasını ruhsal açıdan seyircisine aktarmanın üstesinden rahatlıkla geliyor. Kadrajlar, mekânlar, ödüle uzanan kostüm tasarımı cephesi ve uygun rol dağılımı (casting) çok başarılı. Jo’da Saoirse Ronan, Meg’de Emma Watson, Beth’te Eliza Scanlen, anne Marmee’de ‘Oscar’lı Laura Dern, yaşlı Laurence’te Chris Cooper, Alman akademisyen Friedrich Bhaer’de Louis Garrel; hepsi çok iyiler. Ama ben içlerinde en çok Amy’de karşımıza gelen Florence Pugh’ı beğendim. İlk kez 2016 tarihli ‘Lady Macbeth’le dikkatleri çeken İngiliz yetenek, ‘Midsommar’ın yanı sıra ‘Küçük Kadınlar’la son dönemin en popüler isimlerinden biri oldu. Kızların zengin halalarında ise Meryl Streep her zamanki gibi ışıltılı bir performans sunmuş. Genç kuşağın yükselişteki ismi Timothee Chalamet’nin ise romantik komşu Laurie rolü için hafif ve fazla uçarı kaldığı düşüncesindeyim.  Sonuç olarak ‘Küçük Kadınlar’ büyüsünü her daim koruyan bir roman. Sinemadaki son uyarlaması da Greta Gerwig’in özgün çabalarıyla bu büyüyü sürdüren bir film olmuş…’

 

KİRPİ SONIC

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Görsel olarak bilgisayarda yaratılmış ana karakterin sürüklediği film, akıcı ve izlenmesi keyifli bir seyirlik olmuş. Süper kahramanlardan en çok ‘Flash’i seven, Keanu Reeves’in ‘Speed’ine bayılan ve bir tür ‘Yüzüklerin Efendisi’ olma refleksiyle hareket eden ‘Kirpi Sonic’, yıllardır bir röntgenci tavrıyla hayatına uzaktan vâkıf olduğu -çörek sevdiği için de ‘Ponçik Bey’ adını taktığı- şerif Tom’la güç birliğine soyunuyor. Öte yandan mekân bellediği Montana’ya bağlı Green Hills kasabasından önce San Francisco’ya, sonra da ‘dakika ve skor aldığı’ Paris’e, Çin Seddi’ne ve Mısır Piramitleri’ne de uğruyor. ‘Men In Black’e de şık bir göndermede bulunan yapımda en güzel bölüm, ağır çekimlerle beslenen ‘bar kavgası’ olmuş.Uzun bir süredir sesi soluğu çıkmayan Jim Carrey’yle (son derece yüksek zekâya ve egoya sahip ‘Drone Kralı Dr. Robotnik’i canlandırıyor) yeniden buluşmamızı sağlayan ‘Kirpi Sonic’, bilgisayar oyununun müptelaları dışındaki seyirciyi de içine alacak bir yapıya ve seyir zevkine sahip, gönül rahatlığıyla tavsiye ederim...’

 

THE GENTLEMEN

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… Fletcher ve Ray’in bol İngiliz aksanlı uzun ve eğlenceli diyalogları da filmin komedi yükünü sırtlıyor. Ki tam bu noktada Fletcher’ı canlandıran Hugh Grant’a özel bir yer açalım. Oyuncu bugüne kadar canlandırdıklarının çok uzağında bir karakter olarak çıkıyor karşımıza ve hem beden dili hem de aksanıyla hayranlık uyandırmayı başarıyor. Keza, Colin Farrell’ın da Koç karakterinde benzer bir etki yarattığının altını çizelim. Nihayetinde, ABD’li, İngiliz, Uzakdoğulu, Yahudi... Hangi milletten, ırktan olursa olsun bir grup erkeğin sidik yarıştırdığı, ‘hangimizinki daha büyük’ oynadığı, ortalığı testosteron basan suç filmlerinden birisi “The Gentlemen”. Filmi farklı kılan, en azından ilk başlarda yaptığı şeyin farkında olması ve bununla dalga geçecek ferasete sahip olması. Her ne kadar sonlara doğru kendisini fazla ciddiye almaya başlasa da… Ez cümle, hayatınızın filmlerinden birisi olmayacak büyük ihtimalle ama hafta sonu sinemayagitmek gibi bir fikriniz varsa cazip bir seçenek “The Gentlemen.’

 

YIRTICI KUŞLAR VE MUHTEŞEM HARLEY QUINN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Film önce bir canlandırma (animasyon) bölümüyle açılıyor, bize geçmişi özetleyen... Sonra, son derece hızlı bir tempoyla ve dur durak bilmeyen bir hızla macera başlıyor. Dövüş ve gösteri (spectacle) bölümleri öylesine ritmik ve akıcı ki... Dövüşlerin tümü bir bale gibi özenilmiş bir koreografiyle sunuluyor. Yer yer başvurulan 'ralanti' (yavaşlatılmış) sahneler bu bale estetiğini arttırıyor. Ve filme hatırı sayılır bir görsellik katıyor. Oyuncular da filme büyük katkıda bulunuyor. Harley Quinn'de Margot Robbie, sanki insan yüzünün takınabileceği tüm ifadeleri toparlıyor karakterinde. Ella Jay Basco hem oynarken, hem şarkı söylerken muhteşem... Huntress'da Mary Elizabeth Winstead belli bir 'soğuk gizem' takınmayı başarıyor. Komiser Montoya'da Rosie Perez tüm kadınların en az güzel olanı. Ama bunu neredeyse bir avantaja dönüştürüyor. Ewan McGregor, bu özlediğimiz İngiliz oyuncusu (hayli zamandır yoktu), Roman Sionis'te bize yeteneğini hatırlatıyor. Kalabalık kadronun oyuncu takımı Asya kökenli Amerikalı, siyahi, uzak-doğulu ya da Hintli oluşlarıyla belli bir evrensellik sunuyorlar. Son jeneriklere kalırsanız, filmin stunt- dublör kadrosunun uzunluğuna dikkat edin. Ki aralarında bir Türk de var!..’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Hemen söyleyelim, maalesef ki “Yırtıcı Kuşlar”, Martin Scorsese’nin bu tür filmleri tanımlamak için kullandığı “lunapark eğlencesi” düzeyinde. Kelimenin hem gerçek hem de mecaz anlamında. Sağlam bir olay örgüsü olmadığı gibi Harley Quinn dışındaki hiçbir karakteri derinleştirmeyi beceremiyor. Çizgi roman baloncuklarıyla verilen bilgiler kadar diyelim. Kaldı ki Harley karakteri için de yeterince iyi yazılmış demek olası değil. Öte yandan filmin “lunapark eğlencesi” olması nedeniyle ‘hoşça vakit geçirilebilir’ olduğu gerçeğini atlamayalım. Çokça çizgi roman estetiği barındıran filmin özellikle finale doğru, beş kadının patriyarkaya karşı savaşını izlemek ajite edici bile olabiliyor. “Yırtıcı Kuşlar”, sağlam bir hikaye, güçlü bir dramatik yapı kuramamış olmasıyla akıllarda kalmayacak, izlendikten sonra uçup gidecek bir film maalesef. Öte yandan bir grup kadının bir araya gelip erkeklerle mücadele edip onları yenmesinin vereceği haz da az şey değil kanımca…’

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… “Yırtıcı Kuşlar ve Muhteşem Harley Quinn”, bir aksiyon olarak gerçekten iyi tasarlanıp çekilmiş, türün meraklılarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir film... Cathy Yan, “Suicide Squad”de David Ayer'in kurduğu görsel dünyayı, daha renkli, canlı ve kıpır kıpır bir hale getirmiş. Son yıllarda bütün süper kahraman filmlerinin kendini kaptırdığı kirli ve karanlık estetiği, daha enerjik, neşeli, canlı bir dünyaya dönüştürmüş. Harley Quinn'in abartılı, teatral ve delimsirek halleriyle Black Canary, Cassandra ve Renee Montoya'nın sadeliği arasındaki kontrast, filmin mizahına sağlam bir temel teşkil ediyor. Montoya, idealist; Black Canary gerçekçi; genç Cassandra ise pragmatik ve oportünist yanlarıyla öne çıkıyor. İçlerinde en güçlü motivasyonu taşıyan Helena Bertinelli ise süper kahramanlığa özenen çocuksu halleriyle ekibin belki de en saf üyesi...
Tecrübeli Ewan McGregor iyi bir “kötü adam” yorumu ortaya koymak için elinden geleni yapmış. Ama McGregor'un “fazla fazla oynayarak” canlandırdığı Roman Sionis / Black Mask, filmdeki kadın karakterlere oranla yeterince iyi yazılamamış bir karakter…’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… En son Joker filminde bırakmıştık Gotham'ı. Rezil bir haldeydi. Aradan çok zaman geçmedi Cathy Yan'ın yönettiği Yırtıcı Kuşlar ve Muhteşem Harley Quinn ile tekrar bu şehirdeyiz. Suicide Squad: Gerçek Kötüler filminin bir devamı olarak algılayabileceğimiz filmde, Gotham'ın güçlü kadınlarının bir araya gelerek erkeklere karşı verdiği mücadeleyi izliyoruz. Montoya'yla birlikte bir takım oluşturmasına neden olur…Erkeklere karşı erkeğin anladığı dilden mücadele böyle verilir dedirten film Batman'siz bir Gotham da mümkün diyor. Açıkçası Gotham'da büyük suçlar işlenecek ve Batman olmayacak. Alışılageldik bir durum değil. Bunu çok da önemsemezseniz, ki anladığımız DC'de pek önemsemiyor artık, eğlenebileceğiniz bir kötüler dünyası filmi var karşımızda.’

 

PARAZİT

 

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Garip, tuhaf, yer yer komik, yer yer de tüyler ürpertici bir film. Sanki bir tür modern Burjuvazinin Gizli Çekiciliği denemesi. Ama Bunuel verilebilecek referanslardan sadece biri. Çünkü öylesine inceliklerle yazılmış bir senaryoya sahip ki...Ve bu tipik Kore hikayesine öylesine evrensel boyutlar katabilmiş ki... Oyuncularsa Uzak-Doğu sinemalarının bizim için çok farklı kriterlere dayalı olan oyun tarzına karşın son derece iyi bir ekip oluşturuyor ve yaşayan karakterler inşa ediyorlar. Belki tümüyle kavranması için birden çok izlenmesi gerekebilir. Ama ilgisiz kalınması bence düşünülemez bile... Velhasıl Altın Palmiye’sini de, şimdiden eriştiği ‘kült’ statüsünü de hak eden bir yapım.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Yönetmenlik açısından büyüleyici ve güçlü oyuncu performanslarına sahip film, izledikten yıllar sonra bile akılda kalmayı sürdürecek sahnelere sahip. Joon Ho, filminde politik açıdan ezilen sınıfın dinamiklerinin ve gelir eşitsizliğinin altını kalın çizgilerle çiziyor. Sol siyasi görüş, bu kadar geniş kitlelere erişen ve sinema diliyle anlatım açısından başyapıt düzeyinde seyreden bir filme uzun süredir sahip değildi. Filmin dünyanın her yerinde elde ettiği gişe başarısı da Joon Ho’nun dünyanın isyan eden ruh halini yakaladığını ve bunu izleyici dostu bir filme dönüştürdüğünü kanıtlıyor.'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Bong Joon-Ho, sürdürülebilirliklerini zengin sınıfın kendilerine sağlayacağı olanaklara bağlamış iki aileyi ‘ekmek kavgası’ için birbirine düşman ve kanlı bıçaklı hale getirirken sinemanın neredeyse bütün olanaklarından yararlanmayı başarıyor. Ortalama bir ‘sanat filmi’ gibi başlayan hikaye, biz farkında olmadan kara komediye, finale doğru ise ‘thriller’a doğru ustaca evriliyor. Böylece sınıf anlatısının türler içine ustaca yedirildiği, alt metin giderek zenginleşirken hikaye akışındaki dinamizmin seyirciyi hipnotize ettiği bir seyirlik çıkıyor ortaya... “Parazit”, üzerine birçok şey yazılabilecek, bu sayfanın sınırlarını aşacak kadar uzun tartışmalara konu olabilecek görkemli bir yapım. Yukarıda anlattıklarımın hepsi bir yana, Kim ailesinin evini su bastığı sahnedeki görselliğin ve simgeselliğin gücü bile sinemada eşine çok az rastlayabileceğimiz güçte. Mutlaka izleyin…'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Cinayet Günlükleri’, ‘Canavar’, ‘Snowpiercer’, ‘Okja’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Bong Joon-ho, son adımı ‘Parazit’te yine kapitalizmin açtığı, kapanmayan ve bu sistem daim kaldıkça sonsuza kadar kapanmayacak olan meselelere dokunduruyor ve burjuvaziye olan öfkeyi perdeye taşıyor. Won Han Jin’le birlikte yazdığı senaryo, mükemmel bir çatı üzerine inşa edilmiş. ‘Parazit’ her aşamasında içindeki katları açıyor ve giderek genel bir yelpazede seyrediyor. Park’ların kibirli aile babası Dong-ink, naif ve dış dünyanın sertliğinden uzak karısı Yeon-kyo, iyiliksever ama ‘açın halinden anlamaz tok hayatlarına’ (şehrin fakir ve altyapıdan uzak kesimleri su baskınlarıyla evlerini ve hayatlarını kaybederken onlar düzenleyecekleri partinin derdinde mesela) devam ededursun, ‘alt sınıfın laneti’ kapılarını çalıyor... Öte yandan filmin, burjuvaziye birbirinden habersiz, farklı kimlikler altında tavsiyelerle sızmış gibi görünen ailenin bağlarına ilişkin en güzel yorumunu Park’ların küçük oğlu Da-song yapıyor ve anne-babasının keşfedemediği bir şeyi yakalıyor: “Hepsi aynı kokuyor!”...'