ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

OYUNCAK HİKAYESİ 4

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Josh Cooley'in yönettiği animasyon Oyuncak Hikayesi 4, genelde bütün anaokullarında yapılan, atıktan bir oyuncağı başrole çıkararak tüketim çılgınlığına olan tavrının değişmediğini hatta bu noktada daha da dirençli olduğu gösteriyor. Woody'nin ufkunun açılmasını ve onun özgürlüğe kavuşmasını sağlayarak da oyuncak da olsa kurulan her türlü ilişkinin temelinde eşitlikçi yaklaşım olması gerektiğini vurguluyor. Ki bu da az buz bir şey değil. Kıskançlık, bencillik gibi tavırların altındaysa sevgisizliğin yattığını gösteriyor. Ayrıca önceki filmlerde 'güzel kız' işlevi gören Bo Peep'in 'özgür kadın'a dönüşmesi ve Woody'nin özgürlüğüne giden yolu onun açması da feminist açıdan önemli bir hamle. Neticede 'oyuncuk hikayesi' deyip geçilecek bir seri hiç olmadı. Ama son film önemli önermelerle karşımızda. Bu önermelerini su gibi akan bir hikayede, hiçbir şeyin altını çizmeden iyi bir şekilde sunuyor. Ki sürprizli ve katmanlı hikayesi ve hem büyüttüğü çocuklara, hem de şimdiki çocuklara seslenen yaklaşımı da cabası... Hikaye nasıl devam eder, özgür Woody'nin hikayesi izlemeye mi devam ederiz, yoksa yeni macera ufaklık Bonnie üzerine mi kurulur bilemiyorum. Ama karşımızda yarattığı efsanenin hakkını verdiği gibi yeni şeyler söyleyen bir film var. Kaçırmayın derim.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Yönetmenliğini Josh Cooley’nin üstlendiği, senaryosunu Andrew Stanton-Stephany Folsom ikilisinin kaleme aldığı bu dördüncü adımda da oyuncakların sevgiye, ilgiye, şefkate olan ihtiyaçlarının, kendi doğal işlevlerinin onlarda yarattıkları açmazların dert ve kederleri var; satır aralarında. Bu açıdan plastik kaşıktan yapılma Forky’nin yanı sıra antikacı dükkânındaki Gabby Gabby de anahtar karakterler... Bence ilk üç filmin yerleri (özellikle ilk ikisi) her daim ayrıdır; ‘Toy Story 4’ ise fikirler ve bu fikirlerin peliküldeki yansımaları açısından ilgiye değer bir çaba ama yine de öncekiler kadar çarpıcı, vurucu ve etkileyici olduğunu söyleyemem.'

 

HOTEL MUMBAİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Kısa filmlerden gelen yönetmen Anthony Maras ilk filminde iyi bir iş çıkarmış. Filmi sonuç olarak terörizm denen olaya son yıllarda yaklaşan filmler arasında özel bir yer alıyor. Nick Remy Matthew’ün görüntüleri hem bugün onarılmış olarak yeniden ayakta olan dev yapıyı kullanmada, hem de koca kentin yoksulluğunu vermede çok başarılı. Volker Bertelmann’ın müziği de öyle. Oyunculardan Arjun’da Dev Patel her zamanki gibi kusursuz. Amerikalı Armie Hammer herzamanki gibi yakışıklı. Kadınlarda Nazarin Boniadi ve Tilda-Cobham Harvey, Rus Vasili’de Jason İsaacs ve de tüm Hintli oyuncular da çok iyi. Bu ertelenmiş film, bence haftanın en iyisi...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Mumbai’deki terör saldırılarında şehrin polis gücü yetersiz kalmış, operasyon düzenlemesi gereken özel harekâtçılar Yeni Delhi’den uzun bir süre sonra gelebilmiş, bu süre içinde teröristler birçok kişinin canına kıymıştı. Anthony Maras’ın filmi bu meselenin altını da çizerken “Misafir (müşteri) Tanrı’dır” ilkesi etrafında hizmet veren Taj Mahal Palace personelinin otelde kalan ve sığınanların hayatlarını kurtarmak için gösterdiği çabaya vurgu yapıyor. Bu tür felaket filmleri, konu itibariyle özellikle üçüncü dünya ülkelerinde geçiyorsa beyazların hayatlarına özel bir ilgi gösterir. ‘Hotel Mumbai’, bu konuda daha dengeli bir yapıya sahip. Ana karakterlerinden sadece şef Hemant Oberoi’nin gerçek, diğerleri ise kurgusal olduğu filmde beyazlara özel olarak ‘kahraman’lık payesi biçilmemiş (bu arada teröristlerden birinin ailesiyle telefonla görüşme sahnesi katilleri ‘insanileştirdiği’ için kimi yabancı eleştirmenlerce pek hoş karşılanmamış)...'

 

BEYAZ KARGA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Tümüyle bakıldığında, Nureyev efsanesi sanki yeterince, beklenen tüm boyutlarıyla ortaya çıkmıyor sanki. Dans sahneleri görece olarak az; olanlar da onun zirvedeki performanslarına erişemiyor gibi. Baş oyuncunun Ukraynalı ünlü ve iyi dansçı Oleg Ivenko olmasına karşın... Ama filmin övülecek yanları da var. Öncelikle hemen tümüyle Rusça konuşulması ve böylece ait olduğu kültürün bir parçası olarak sunulması. Birçok filmin tersine, ‘Amerikanca’ya teslim edilmemiş bu güzel hikaye...Ve kendi dilinde anlatılmış. Elbette 1960’ların başında Batı’ya göçten sonra, o dünyanın uluslararası diline mecburen katılmadan önce... 1962 doğumlu oyuncu Ralph Fiennes, senaryosunda yine ünlü yazar David Hare’in emeği bulunan filmi hem yönetmiş, hem de sanatçıyı eğitip yükselten hocası Pushkin’i oynamış. Oyunculuğu her zamanki gibi kusursuz. 2000’lerde yönettiği Coriolanus ve The Invisible Woman- Görünmeyen Kadın’dan sonraki bu yeni çabasındaysa mükemmel değil, ama yeterince iyi bir iş çıkarmış. Özellikle bale ve biyografi sevenler için...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... Filmin birbirinin içine geçmiş zaman kurgusu hem estetik hem de hikaye açısından ciddi kafa karışıklıklarına neden oluyor. Hatta kimi yerlerde Paris’te mi yoksa Leningrad’da mı olduğunu karıştırabiliyor seyirci. “Öyle Bir Gündü ki”, “Aşk Dersi”, “Beni Asla Bırakma”, ve “Büyük Budapeşte Oteli” gibi önemli yapımları kurgulayan Barney Pilling’in elindeki ham çekimleri bilmediğimiz için filmi o mu karmaşık hale getirdi yoksa ancak bu kadar mı kurtardı bilemeyeceğiz. Ralph Fiennes, ‘yoksul bir çocuğun’ Sovyet sistemi içerisinde baş balerin olmaya doğru yolculuğunu gösterirken; Batı söylencelerine göre ‘boyun eğmeye’ programlı Sovyet sistemi yerine her zaman asi, gerektiğinde üstlerine kafa tutan ama yine de mesleğinde ilerlemesi konusunda bir engel çıkartılmayan genç bir adamı anlatırken ‘adil’ davranıyor belki. Bu büyük balet hakkında yazılmış onca metin ve belgeselden sonra bile bu tür eksiklikler, ele aldığı tarihi karakterin ruhuyla filmin ruhunun bir türlü örtüşememesi gibi ağır bir sonuç doğuruyor maalesef. Nureyev’in eğitmenlerinden Pushkin’i canlandıran Ralph Fiennes, iş yönetmenliğe geldiğinde “Beyaz Karga” ile bir kez daha vasatın sınırlarında geziniyor ne yazık ki.'

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): '... Beyaz Karga’yı, aleni bir anti-komünist propaganda filmi olan Jennifer Lawrence’li Kızıl Serçe gibi filmlerle kıyaslamak doğru değil. Oyuncu ve aktör Ralph Fiennes daha nüanslı bir film yapmış. Hatta bazen, filmin kalbinin nerede durduğundan şüphe bile edebilirsiniz. Nureyev o kadar sevimsiz ki onun karşısında olduğu her şeye sempati duyabilirsiniz. Ama nihayetinde film sanatçının özgürlüğünü kısıtlayan sosyalizme karşı bir tonda bitiyor. Ortada Küba haricinde sosyalizmin esamesi kalmamışken ve Avrupa’nın ve Amerika’nın her yerinde faşistler iktidara yürürken, bu tür filmler neden yapılıyor?...'

 

ANNA

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Bir Luc Besson fantezisi olarak durmadan ileri ve geri saran ve aslında fazlaca da işlevi olmayan zaman akışı sizi rahatsız etmediyse, Anna’nın 1987 yılında ‘laptop’undan “online” iş başvurusu yapması da rahatsız etmeyecektir muhtemelen. Ya da aynı yıllarda herkesin elinde olan cep telefonları da. Ama bütün bunları “nihayetinde bu bir film” diye geçiştirsek bile ortada bir filmde olması gerekenler de yok. Örneğin böylesi bir ‘casusluk’ hikayesinde kurulan entrikaların basitliği, öngörülebilirliği. Filmin bitişine yarım saat kala kimin kiminle iş birliği yaptığı ve aslında nasıl biteceğinin apaçık ortada olması. Daha geçen yıl izlediğimiz “Kızıl Serçe”nin bir tekrarının, “Nikita”nın kötü bir kopyasının ve en fenası umutsuz bir “John Wick” öykünmesinin perdede akıp gittiği bir iki saate hazırsanız bu film tam size göre...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Karşımızda Luc Besson var ve yine üzerinde pek kafa yorulmamış bir senaryo eşliğinde yeni bir kadın ajanıyla huzurlarımıza çıkıyor. ‘Anna’, KGB tarafından eğitilip Batı âlemlerinde sahaya sürülen genç ve güzel bir ‘tetikçi’nin hikâyesini anlatıyor. Birim şefi Olga’nın sert ve acımasız yöntemleri eşliğinde suya atılan ve çok çabuk yüzme öğrenen Anna, çok geçmeden Paris moda dünyasında yükselen bir model kimliği örtüsü altında örgütten gelen talimatları yerine getiriyor. Ama bir gün işin içine CIA de giriyor ve... Ana karakteri kadın olan aksiyonlar ister istemez o eski formüle, ‘Soğuk Savaş’ dönemi refleksleriyle dolu ajan filmlerine başvuruyor. Sağ olsun, günümüz dünyasının politik konjonktürü de bu dengeleri yeniden ürettiği için anlatılan öykülerin yer yer karşılığı var. Ama senaryolarda aktarılanlar o kadar karikatürize ve mantık dışı oluyor ki, “Film işte” deyip geçiyorsunuz. Dolayısıyla ‘Anna’nın yansıttığı hissiyatın da aynı olduğunu belirtelim...'

 

SİYAH GİYEN ADAMLAR: GLOBAL TEHDİT

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Yönetmen F. Gary Gray, Siyah Giyen Adamlar'ı aksiyon olarak Hızlı ve Öfkeli'yi atmosfer olarak Avengers'ı hatırlatan bir anlatım ve görsel dünya içine sokuyor. Güzel olan bir kadın ajanın işbaşı yapması ve filmin adındaki 'adamlar' kelimesinin sorgulanması. (Geçen haftaki X-Men filminde de Raven serinin adının X-Women olmasını önermişti.) Kötü olan ise serinin orjinalliğinden uzaklaşması ve bu hamle ile özgünlüğünü yitirme tehlikesiyle karşı karşıya kalması.
Gerçi Siyah Giyen Adamlar'ın ortaya çıktığı dünya yok artık. O serinin iğnelediği, dalgasını geçtiği bürokratik ciddiyet kendini yeniden üretti ve artık daha güçlü bir şekilde otoritesini hissettiriyor. Dolayısıyla ilki gibi bir seri günümüze uygun düşmüyor denilebilir. Olabilir ona da itirazım olmaz. O zaman yeni filmden kendi janrı içinde onu öne çıkartacak bir özelliğinin olmasını bekleyebiliriz. İşte o da yok. Dediğim gibi Hızlı ve Öfkeli ve Avengers karışımı ama oyuncuların siyah giyindiği bir film var karşımızda.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘The Negotiator’, ‘The Italian Job’ gibi filmleriyle tanıdığımız, en son da ‘Hızlı ve Öfkeli 8’i çeken F. Gary Gray’in yönettiği ‘Siyah Giyen Adamlar: Global Tehdit’, ilk üç adımın çok çok altında bir çalışma. Ama serinin başta kendisi olmak üzere her şeyi ti’ye alan yapısı durumu kurtarıyor ve ‘genç nesil ajanlar’ın sürüklediği bu yeni macera sıkılmadan izleniyor. Geçmişte biri siyahi, diğeri beyaz iki karakter ön plandayken bu kez beyaz erkek ve siyahi kadın karakterlerin atıldığı serüvenleri izliyoruz. Ki film zaten bir yerinde bu değişikliği ‘Women In Black’ tanımlamasıyla ilan ediyor. Öykü tıpkı zamane aksiyon serileri ‘Görevimiz Tehlike’, ‘Jason Bourne’ veya ‘John Wick’ gibi Londra, Paris, Napoli, Fas, Sahra Çölü türü farklı merkezlerde geçerken Ajan H’de Chris ‘Thor’ Hemsworth’ü, Ajan M’de de ‘Avengers’ın Valkyrie’si Tessa Thompson’ı (İkili daha önce ‘Thor: Ragnarok’ta da karşılıklı oynamıştı) izliyoruz. Kadroda ‘kıdemliler’ kontenjanından da Liam Neeson ve Emma Thompson var...'

 

ROCKETMAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Bu 300 figüranla çekilmiş, sanki tek başına var olan ve olacak özel bir ‘clip’. Bir bölümü tek bir çekimle kotarılmış. Bir yandan baskın cinselliği (ve eşcinselliği); öte yandan çılgın koreografisi ve yüksek estetiğiyle belleklere yerleşen... Böylece filmin tümü için kullanılabilecek sıfatlar burada doruğa çıkıyor: Barok, kitsch, camp gibi...Ve de tüm o kostümler... Hepsi Elton John’un yıllar boyu giydiği, kimilerini bizzat tasarladığı kıyafetler. Bu açıdan, bizim ondan bile önce gelmiş ‘kitsch’ krallarımızı anmamak elde değil: En azından Zeki Müren ve Bülent Ersoy’u!.. Filmin içinde John’un bir düzine kadar şarkısı yer alıyor. Üstelik bunları başoyuncu Taron Egerton bizzat söylemiş. Egerton’un müziğe gerçek bir merakı, Elton’la da özel bir arkadaşlığı var. Egerton önceki filmlerinden Kartal Eddie ve Şarkını Söyle’nin kimi şarkılarını plak yapmış. Kingsman- Altın Çember’de ikisi birlikte rol almış ve Egerton onun I’m Still Standing’ini söylemiş. Böylece bu rol için adı geçen Justin Timberlake, James McAvoy, Daniel Radcliffe, Tom Hardy gibi isimler yerine Egerton role kavuşmuş. Ve iyi de olmuş. Çünkü oyuncu role müthiş uyum sağladığı gibi, şarkıları da gayet iyi benimsemiş ve de yorumlamış...'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... “Rocketman” kendini bulmanın tek bir yolu olmadığını bence gerçekten iyi anlatıyor. Bazen kendinizi bulmanız için her şeyi geride bırakmanız, hatta kendinizden kaçmanız bile gerekir. Turneye çıktığı Amerikalı blues müzisyeninin “sahne kişiliği”yle ilgili önerisinden ilham alan Elton John buna inanıyor ve mutsuz, acılı Reggie'yi geçmişte bırakıp Elton Hercules John'a dönüşüyor. İşte tam da bu noktada, Elton John'un sahne kişiliği güçlü bir anlam kazanıyor. Biyografik filmlerden kendi adıma tam da bunu beklerim aslında... Yani, dışardan anlaşılmayan şeyleri anlatmalarını... Gerçi “Rocketman” çocukluk, gençlik ve yükseliş yıllarından sonra bunu pek beceremiyor ama yine de bazı açılardan akılda kalıcı...
Filmdeki bütün şarkıları seslendiren, “Eddie the Eagle” ve “Kingsman”den hatırladığımız Taron Egerton'ın performansını beğendim. Diğer oyuncular kuşkusuz kötü değiller ama karakterden ziyade tipleri canlandırıyorlar. Çünkü filmin tek bir merkezi var. O da Elton John. Geri kalanlar onun uydusu gibiler... Bu da bence filmin zaaflarından biri...
Buna karşılık, “Rocketman” müzikal ve biyografi türlerini buluşturan göz kamaştırıcı bir film.
Müzikal çok nadiren gerçekçi bir tür olmuştur. “Rocketman” de gerçekçi olmaktan ziyade yer yer gerçeküstü, sembolik ve duygusal bir film... Keyifli bir seyir vaat ettiği kesin ama daha fazlasını beklememek gerekiyor... '

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): '... Bohemian Rhapsody’yle Rocket Man’in yönetmeni aynı kişi: Dexter Fletcher. Fletcher, bu işin formülünü bulmuşa benzer: Kahraman alttan başlar, yükselir, düşer, tekrar çıkar. Rocketman’in farklı yanı aynı zamanda müzikal oluşu. Ama bazen. Yani filme müzikal demek için yeterince malzeme yok. Keşke olsa, keşke film bizim gözümüzü boyasa, sarhoş etse, danslarıyla, şarkılarıyla. Bizde hoş ama boş bir şey seyrettik diye çıksaydık. Ama hiçbir şarkıyı sonuna kadar dinletmiyor film bize. Dans sahneleri de kısa ve az. Sonuçta bazen hoş, neredeyse hep boş, klişelerle örülü, ele aldığı her konuda yüzeysel bir film var karşımızda. Kötü anne, kötü baba, kötü menajer; iyi şarkı sözü yazarı Bernie Taupin, nihayetinde bulunan iyi koca… Daha derin bir şey söylemek mümkün değil bu insanlar hakkında. Başka ne diyeyim ki? Başrol oyuncusu Taron Egerton’ın hakkını yemeyelim. Egerton iyi oynamış; şarkıları da söylemiş. Sesini Elton John’un sesinden ayırt edemedim. O kadar başarılı. Fakat filmin makyajı tuhaf. Egerton’ı yaşlandırmakta başarılı değiller. Yaşlı Elton’un yüzü bazen kötü tiyatro makyajlarına benziyor...'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Elton John’un rehabilitasyon merkezinde bağımlıklarını itiraf etmesiyle açılan film, John’un çocukluğunun ve gençlik yıllarının önemli olaylarına dönüşlerle ilerliyor. Filmin yapısı fantastik anlar da barındıran bir rock opera olarak çiziliyor. Elton John’un da filmdeki kararlarda yürütücü yapımcı olarak rol almasıyla ilerleyen projenin eleştirmenlerden aldığı yorumlar olumlu. Özellikle Egerton’ın Elton John’u canlandırırken gösterdiği performans ve filmin müzikal yapısı takdir topladı. Müzik sahnesinin en önemli figürlerinden biri olan Elton John’un hayranlarını hayal kırıklığına uğratmayacak yaratıcı bir biyografiyle karşı karşıya olabiliriz.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Rocketman’, şöhretin zirvesine ulaşırken kendisini o noktalara taşıyan değer ve kişilerle problem yaşama türünden klasikleşen ya da bir tür “Ee, bu işin doğası bu” denilecek istasyonlarda dolaşıyor. Ama bu rutin denklem içinde de son derece samimi, içten, inandırıcı bir öykü anlatıyor. Elton John’un annesi, babası, anneannesi, dost çevresi, birlikte çalıştığı insanlar, yürütemediği kısa süreli evliliği ve bütün bu aşamalarda çizilen insani portrelerin derinliği son derece tatminkâr. Öte yandan ‘Bohemian Rhapsody’nin, anlattığı öykünün birçok yanını hem detaylarda hem de genelde çarpıttığı iddia edilmişti. ‘Rocketman’e bu türden bir eleştiri yöneltmek zor. Öte yandan yine ‘Bohemian Rhapsody’nin, Freddie Mercury’nin cinsel yönelimini utana sıkıla perdeye taşıdığı yönünde -ki ben öyle olduğu kanısında değilim- eleştirilere maruz kalmıştı. ‘Rocketman’, Elton John’un cinsel kimliği ve yönelimleri açısından fazlasıyla samimi ve açıksözlü; bu konuda sanırım herkes hemfikir olacaktır...'

 

EN SEVDİĞİM KUMAŞ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr)): '... Film son dönemde birçok ülkenin yaşadığı, bu arada özellikle Orta Doğu’da etkili olan başkaldırının bir dökümü. Ve belli acemilikleri olsa da, bunu en azından kadın açısından gayet olgun ve etkileyici biçimde vermeyi başarıyor. Filmi için en çok Luis Bunuel’in Catherine Deneuve’lü ünlü filmi Gündüz Güzeli’nden etkilendiğini söyleyen kadın yönetmen, doğrusu ilginç bir örnek seçmiş. Gerçi Bunuel’in baş özelliklerinden olan Gerçek-üstücülük olayı pek yok... Ama cinselliğin kadın gözünden verilmesi ve de özellikle Müslüman bir ülke için ‘yasak bölge’ olması gereken randevu evi dekoru gayet cesur bir seçim. Ve Gaya Jiji bizzat canlandırdığı Madame Jiji rolüyle, bunun sonuna dek gitmiş. Türk oyuncu Metin Akdülger da hiç fena değil. Sonuç olarak özellikle bu coğrafyanın kaderini paylaşan bizler için ilgiyle izlenebilecek bir film...'

 

X-MEN: DARK PHOENIX

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... “Dark Phoenix”te 2000’lerdeki ilk X-Men filmlerinin hikâye akışıyla uyumsuz başka sürpriz gelişmeler yaşanıyor ve bunlar açıkçası kafa karıştırıcı. “X-Men: Apocalypse”i temaları ve karakterleri ele alışıyla serinin ruhuna uyumlu bulmuş ve beğenmiştim. Ama “Dark Phoenix”in eski X-Men filmlerini özlettiğini söyleyebilirim... Öte yandan, Fox'u satın alan Disney'in X-Men serisini sonlandırarak Marvel Sinematik Evreni içine katma planları yaptığını düşünenler de var. İşte bu yüzden, “Dark Phoenix”de “X-Men: Apocalypse” gibi kötü eleştiriler alır ve gişede çok başarılı olamazsa seri "bağımsızlığı"nı kaybedebilir. Son olarak, başta Sophia Turner olmak üzere oyuncuları iyi bulduğumu belirtmek istiyorum. Simon Kinberg'in, Jean Grey dışında diğer karakterleri iyi yazdığı kesin. Aksiyon sahneleri de önceki X-Men filmlerinde olduğu gibi hikâyeyle bütünleşiyor ve karakterler arası psikolojik çatışmaları yansıtabiliyor. Phoenix’in gizemli kozmik güçle biraz “yanarlı dönerli” ve gösterişli bir süper kahramana dönüşmesinin görsel olarak beni çok cezbettiğini söylemem mümkün değil. Ama Hans Zimmer’in müziklerinin de katkısıyla filmi, baştan sona hiç sıkılmadan seyrettim...'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... “Dark Phoenix”in kötü karakterlerinin “çünkü sizi öldüreceğiz” dışında bir motivasyonunun olmaması hem ciddi ikna edicilik sorunları yaratıyor hem de bugünün ana akım sinemasında bile karşılığı olmayan ‘karikatür kötü’ tiplemesinin ortaya çıkmasına neden oluyor. Buna bir de Charles Xavier’in ekibi tarafından bencillikle suçlanması ve bir türlü derinlik kazanmayan sorgulamalarının işlevsizliği eklenince elimizde kalan kuvveti kendinden menkul genç bir kadının savruluşları oluyor. Oldukça iyi bir oyuncu topluluğu bir araya gelmiş olmasına rağmen James McAvoy, Michael Fassbender ve Jennifer Lawrence’ın “bitse de gitsek” kıvamındaki oyunlarını da filmin eksi hanesine yazmak lazım. Yanlış anlaşılmasın her üçü de filmde iyiler ama üzerlerindeki bıkkınlık hissinin de seyirciye geçtiğini söylemeden geçmeyelim. Haydi bir de buna bir de Jean Grey’i canlandıran Sophie Turner’un “iki çocuk annesi banliyö kadını” şeklinde giydirilmesinin uyumsuzluğunu da ekleyelim ve liste tam olsun. “Dark Phoenix”, serinin onca filmi arasında en kötüsü müdür bir şey zorlamak zor ama en kötülerinden birisi olarak kayıtlara geçeceği kesin.

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Serinin önceki adımlarındaki hınzırca bakış, esprili yaklaşım ve özellikle öyküler 70’lerde ya da 80’lerde gezinirken perdeyi saran nostaljik tatlar; bunların hiçbiri ne yazık ki ‘Dark Phoenix’te yok. Prof. Xavier’in iyilik yapma adına gerçeklerle oynaması ve sonrasında yaşadığı hesaplama filmin az sayıdaki erdemlerindendi. ‘Kozmik’ varlığının tanımsız kimliği de fena fikir değildi sanki; bir de ‘X-Women’ vurgusunu beğendim. Neyse, gelecek yıl ‘X-Men’ kabuk değiştiriyor ve ‘The New Mutants’ta yepyeni karakterlerle buluşacağız. O halde o biricik klişemize bir kez daha başvuralım: ‘Önümüzdeki maçlara bakalım’ derim...'

 

MA SENİNLE İLGİLENİR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Bu filmde de o genç ve güzel insanlar korkunun, nefretin, ölüm tehlikesinin hedefi oluyorlar. Ama iyi anlatılmış bu hikaye, içerdiği tipik Amerikan ögelerle birlikte bir toplumun taşrasına ürkünç bir ayna tutuyor. Birçok kez olduğu gibi... Öte yandan Ma, karmaşık, kompleks ve alabildiğine dramatik bir karakter olarak beliriyor. Geçmişi giderek ortaya çıkıyor, sırlar birbiriyle örülü olarak geliyor. Ve tüm o içburucu yalnızlığı ve umutsuzluğu içinde, onun adım adım çılgınlığa kayışını izliyoruz. Yaratıcı ekipte The Help- Duyguların Rengi, Get On Up, Trendeki Kız gibi filmleriyle tanınan yönetmen Tate Taylor ve bunlar dahil son dönemin birçok ilginç filminin yapımcısı, son derece çalışkan Jason Blum, bu filmde de işbirliği yapmışlar. Ve yine iyi bir sonuca ulaşmışlar. Oyunculara gelince... Oscarlı Octavia Spencer yine döktürüyor: uzun zamandır ilk kez bir baş rolde olarak... Ayrıca annede bir dönemin başarılı oyuncularından Juliette Lewis de parlak bir dönüş yapıyor. Deneyimli Luke Evans’ın yan ısıra, gençler de iyi seçilmişler. Özellikle Maggie’de Diana Silvers başta olmak üzere... Küçücük bir rolde (kadın veteriner) çok az gözüken Allison Janney’i ise (Mom dizisinin mom’u) dikkat etmezseniz kaçırabilirsiniz!..’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘…Ma Seninle İlgilenir'i vasat yapan da bu intikam öyküsünü inandırıcı kılamaması ve derinlikli bir şekilde işleyememesi. Senaryodan kaynaklanan bu durum filmi sıradanlaştırıyor ve tam da bu noktada yönetmen Tate Taylor'ın hamlelerinin de bu sıradanlığa hizmet ettiğini görüyoruz. Adeta bir memur yönetmen tavrıyla filmi kotarıyor. Sue Ann arkadaşlarına karşı öfkeli olmakta haklı. Ama neden intikam almak için onların çocuklarını kullanıyor bu tam anlaşılamıyor. Onun yaşadığı travmadan bunca yıl nasıl çıkamadığını da öğrenemiyoruz. Dolayısıyla filmin ana omurgasını oluşturan Sue Ann bir karakterden ziyade öfkesini kusmak için fırsat kollayan 'deli' bir tip olarak filmde dolaşıyor... Yönetmen Tate Taylor olmasa, Octavia Spencer, Juliette Lewis gibi oyuncular kadroda bulunmasa filmle ilgili beklentimizi yüksek tutmayabilirdik. Ama tarzı olan bir yönetmenden, iyi oyunculardan böylesi vasat bir film çıkmasını anlamak pek mümkün değil…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…Yönetmenliğini, ‘Help’ ve ‘Trendeki Kız’ gibi filmleriyle tanıdığımız Tate Taylor’ın üstlendiği ‘Ma Seninle İlgilenir’ ise bırakın ‘Carrie’yle aşık atmayı, kendi içinde bile yolunu bulmakta zorlanan bir film (Bu arada bir İngiliz eleştirmen, ‘Misery’den de tatlar bulmuş Taylor’ın filminde; haklı). Scotty Landes’ın kaleme aldığı senaryo o kadar inandırıcılıktan ve kendi içinde tutarlılıktan uzak ki, ne olay örgüleri, ne geri dönüşler; hiçbiri ikna etmiyor. Eski hesabı kapatmak için ortalığı nihayetinde kan gölüne çeviren Sue Ann’de Octavia Spencer, karikatürize bir tipleme ortaya koymaktan öteye gidemezken aynı şekilde lisede tutulduğu Ben’de Luke Evans da benzer bir karton kişilik sergiliyor. Performanslar bakımından liseli gençler gayet başarılı; grubun yeni üyesi Maggie’de izlediğimiz Diana Silvers, ‘yeni Madchen Amick’ olabilir. Eski göz ağrılarımızdan Juliette Lewis’a kadroda rastlamak ise filmin benim açımdan en akılda kalıcı hamlesiydi. Sonuç olarak ‘Ma Seninle İlgilenir’, Tate Taylor’ın (ki filmde polis memuru Grainger’ı canlandırıyor) yönetmenlik kariyerindeki en kötü adım olmuş...’

 

DÜZENBAZLAR

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘…filmin “Kirli, Çürük ve Adi” gibi yeni bir alan açmakta sıkıntıları olduğunu söylemek gerekiyor. Dolayısıyla önceki filmleri izleyenler için hikaye akışında sürprizlere yer yok. “Kirli, Çürük ve Adi” karakterlerinin özelliklerinden alıyordu adını. Bu ikilinin kadınları binbir sahtekarlıkla tuzaklarına düşürmesiydi filme adını veren bir başka şey de. Burada Josephine’in “Erkeklerin kadınların kendilerinden daha zeki olamayacağı” inancı üzerine inşa ettiği yöntemlerini fazlaca görebilmek mümkün olmuyor. Erkeklerin bu kibirli hallerinin üzerine gitmek bunu biraz daha kurcalamak tanıdık hikaye için yeni bir alan açabilirdi belki. Hal böyle olunca mesele dönüp dolaşıp kadın rekabetinin komik anlarına odaklanıyor. “Düzenbaz” özellikle “Kirli, Çürük ve Adi”yi izleyenler için yeni bir şey bulmakta zorlanacakları ama yer yer oldukça eğlenecekleri bir yapım. Önceki filmleri görmeyenler için ise cazip ve komik bir seçenek olabilir.’

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ‘…Anlamakta güçlük çekiyorum, Anne Hathaway gibi A sınıfı bir oyuncu bu senaryoyu okuyup da neden kabul etmiş? Hakikaten iyi bir şey çıkacağına inanmış olabilir mi? Rebel Wilson’ın olayı ise zaten iğrenç, regresif tipleri canlandırmak. Hiçbir sınır
tanımayan, iğrenç ile normal arasındaki farkı bilmeyen bebek-kadın rolleri alanında bir kariyer yapıyor. İşin enteresanı böyle bir regresif yetişkin modelinin Holyywood’da sürekli karşımıza çıkması. Metis Yayınları’ndan Büyük Gerileme (Die Grosse Regression) diye bir kitap çıktıydı. Siyaset alanındaki sağ popülizmin yükselişine odaklanıyordu kitaptaki yazılar çoğunlukla. Siyasetteki gerilemenin birey üzerindeki yansıması olabilir bu geri (regresif) tipin sinemada karşımıza çıkması. Sonuç olarak Anne Hathaway için Rachel Evleniyor’u (Rachel Getting Married), Rebel Wilson için ise Nedimeler’i (Bridesmaids) izleyin yeniden veya tercihen.’

 

GODZILLA 2: CANAVARLAR KRALI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Film benim o çok sevdiğim (ve başkasının pek kullanmadığı) tabirle dur-durak bilmeyen bir tempoya sahip. Öyle ki ne olup bittiğini izlemek başlıbaşına bir sorun. Buna son derece loş, neredeyse karanlık bir görüntü çalışması gelip ekleniyor. Hatta imdb’de biri şöyle demiş, aynen veriyorum: “Film öylesine karanlık ve sisli ki, Game of Thrones’un o çok eleştirilen final bölümü, bunun yanında güneşe boğulmuş gibi duruyor!”. Birer gölge olmaktan ileri gitmeyen canavarların yanısıra, Kyle Chandler ve Vera Farmiga ikilisi Russel çiftinde, genç İngiliz oyuncusu Millie Bobby Brown kızlarında olabildiğince inandırıcı. İngiliz karakter oyuncuları Charles Dance ve Sally Hawkins, Japon ikonu Ken Watanabe, Çinli Ziyi Zhang o kargaşa içinde ellerinden geleni yapıyorlar. Böylece dev maymun Godzilla’nın ana kahramanı olduğu filmler -asıl anavatanı olan Japon filmleri de katılarak- 35’i bulmuş oluyor. 2014’deki Gareth Edwards imzalı Godzilla ve 2017’nin King Kong yenilemesi Kong: Skull İsland’dan sonra, bu filmin devamı da anlaşılan 2020’de gelecek: Godzilla Kong’a Karşı adıyla...Şimdiden söyleyeyim: ben almayım!...’

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… Aksiyon iyiyse, dramın zayıflığına karşın film, suyun üzerinde batmadan yüzebilir. Tıpkı “Godzilla II”de olduğu gibi... Ama filmin önemli bir artısı daha var. O da Godzilla'nın kendisi... Filmdeki insanlarla anlamlı bir bağ kuramasanız da Godzilla, olgun bir karakter olarak öyküye gerçek bir kahramanlık duygusu getiriyor. Kesinlikle filmin en ilgi çekici karakteri... Şov yapmaya gerek görmeden üstüne düşeni yapmaya hazır bir kahraman... Daha ne olsun! İnsanlara karşı kayıtsızlığı da filme farklı bir hava veriyor. Doğru anda ortaya çıkıyor ve pes etmeden sonuna kadar savaşıyor. Tıpkı bizim gibi, filmdeki karakterler de hayranlıkla onu izliyor. Zaten filmdeki karakter çekimlerinin çoğu, karakterlerin şaşkınlık ve heyecan gibi benzeri duygularla olup bitenleri seyrettikleri anlardan oluşuyor. İnsanların çoğunlukla masa başında oturduğu ve canavarların kavgasını derbi maç havasında izlediği bir film bu…’

ŞENAY AYDEMİR (t24.com.tr): ‘… Marvel’in öncülük ettiği ‘Şampiyonlar Ligi’ temalı filmlerin canavarlar için uyarlanmış versiyonu olarak düşünebiliriz bu yapımı da. Marvel bütün kahramanlarını önce tek bir hikayede bir araya getirdi. Sonra onları birbirleriyle kapıştırdı, finalde de yine buluşturdu. Burada da kadim yaratıkların hep bir arada dünyayı alt üst ettiği ama hepsinin kötü olmadığı birilerinin de insanlık için olmasa bile canavarlık için ait oldukları gezegeni koruma çabasında olduğunu görüyoruz. Haliyle bu filmin de benzerleri kadar zayıf bir hikaye kurgusuna, karakter derinliğine sahip olduğunu söylemeden geçmeyelim. Ve tabii en az onlar kadar da gürültülü. Bu büyük güçleri olan varlıkların (ister süper kahraman ister canavar) topluca karşımıza çıktıkları filmler bir süre daha ana akım sinemanın motor gücü olmaya devam edecek gibi görünüyor. Hollywood için bir öneriyle bitirelim. Avengers’in elemanlarıyla Godzilla ve arkadaşları bir tarafta, uzaydan gelen yaratıklar ve dünyadaki kötü kalpli yaratıklar diğer yanda olsun. Yesinler birbirlerini de bitsin bu iş!’

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘…Filmde Godzilla’nın San Francisco saldırısında oğullarını kaybeden bir ailenin üyeleri Mark Russell ve Emma Russell ile kızları Madison ana karakterler. Dünyadaki titanlar insan eliyle tek tek uyanmaya başlayınca düzene bir denge getirme işi Godzilla’ya kalıyor. Bir kez daha gezegene denge gelmesi için insanların ölmesi gerektiğini düşünen kötü taraf ile hümanist yaklaşan iyi tarafın mücadelesini izliyoruz. Ancak karanlık çekimler, özel efekt bombardımanı ve kapışan dev canavarlar arasında, akan bir olay örgüsünden bahsetmek mümkün değil. İzleyicisine ana akım, özel efektli eğlence vaat etmesi gereken film, bu iddianın altından zayıf hikaye örgüsü ve klişeleri bile yerine getiremeyen karakterler nedeniyle kalkamıyor. Kıyaslamak gerekirse, benzer bir izlekten kendisini ciddiye almayan tam bir kaçış filmi sunan Guillermo Del Toro imzalı “Pacific Rim”in yakınından geçebilen bir film sunulamıyor.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…Bu tür yapımlarda öykü, genellikle aksiyonlar arası geçişte bağlayıcı unsurdur. Lakin ‘Godzilla II: Canavarlar Kralı’ndaki öykü fazla saçma duruyor. Bazı bölümlerde ‘ne oluyor, ne bitiyor’, pek anlamak mümkün değil. Ortaya çıkan onca yaratığın açıklaması ise gezegenin dibindeki birtakım labirentlerde yaşadıkları ve gerektiğinde yüzeye çıkmaları... Ayrıca eski efsanelerle ve söylencelerle bağlantı meselesi de zorlama olmuş. Çevreci mesajlar olumlu ama az-biraz yama gibi duruyor. Öyküyü bir tarafa bırakıp aksiyon sahnelerine baktığımızda da mesela ne 1998’deki (Emmerich’in filminde özellikle Brooklyn Köprüsü sahneleri çok iyiydi), ne de 2014’teki yapımlardakine (burada da Honolulu’da geçen ‘tsunami’ sahneleri, Golden Gate’teki kapışma bölümleri ve Godzilla’nın suları yardığı anlar kayda değerdi) benzer, belli ölçülerde heyecan yaratan, görsel açıdan etkileyici görüntülere ve sekanslara da pek rastlayamıyoruz. Sonuçta ‘Godzilla II: Canavarlar Kralı’, Japon kökenli sinema mitinin, Amerikan yapımı filmler serisindeki en vasat örneği olmuş. “Önümüzdeki maçlara bakalım” derken 2020’de ‘Godzilla vs. King Kong’u izleyeceğimizi de duyurmuş olalım...’

 

AYKUT ENİŞTE

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…‘Aykut Enişte’, bazı sahnelerde çok çok komik, bu haliyle de günümüz ölçülerinde standartları yüksek gözüküyor. İlk kez izlediğim Cem Gelinoğlu da son derece yetenekli (ki bu durumun, sanırım ben yeni farkına varıyorum) bir oyuncu… ‘Aykut Enişte’deki prototiplerden genel bir analize soyunmak ne kadar doğru bilemem ama burada öykünün nispeten ‘fakirleri’ (nişanlısı Nurhan ve ailesi), gözü paradan puldan başka bir şey görmeyen, sürekli sınıf atlamak için uğraşan, Aykut’u da ilkeleri ve doğruluğundan dolayı ‘sünepe’ bulan (bu açıdan Aykut, mesela eski modelden, Kemal Sunal-Şener Şen tiplemelerini andırıyor) bir anlayışa sahip. Sahte nişanlı Gülşah’ın ailesi ise burjuva; baba iş insanı, anne sanatçı vs. Ve bu burjuvalar daha iyi kalpli ve hoşgörülü. Hatta Aykut’un kendisi soğutmak için yaptığı her hamleye özel bir anlam yükleyerek, ‘muhtemel damatları’ sandıkları kişiye daha çok bağlanıyorlar… Filme ilişkin düşüncelerim bu yönde. Toparlarsak sonuç olarak ‘Aykut Enişte’yi gönül rahatlığıyla tavsiye ederim…’

 

SINIR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Bu garip film o tipik Kuzey Avrupa (İsveç, Norveç, Danimarka, Finlandiya) kültüründen mi kaynaklanıyor? Elbette öyle. Çünkü yaratıcıları o ülkelerden geliyor, dekor orası ve de son dönemde ‘kuzey polisiyesi’ denen ve çok da popüler olan kara-film (ya da roman) örneklerinin açıkça izini sürüyor. Ama bu ilginç filmin temel bir kusuru var. Belli bir sadeliğe, birkaç ana temaya odaklanmayı bilmiyor. Ve birçok türü bir arada barındırmaya sıvanıyor. Siyasal bir allegori, cinsel bir araştırma, bir kara-film, bir fantastik hikâye, bir polisiye, bir doğa övgüsü, hatta tapınması... Ve de özellikle o ülkelerde yaygınlaşan bir toplum belası olan çocuk pornografisine de şöyle bir değinme... Hepsi bir arada kolay olmuyor; en azından gerekli doz dengesi sağlananamış gözüküyor. Yine de yenilik ve özgünlük tutkunları görmeli. O iki çirkin suratın aslında öyle olmayan normal insanlar olduklarını bilirseniz, Eva Melander ve Eero Milonoff’un oyunculuklarına daha da hayran olabilirsiniz…’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘…Filmin cazibesi içinde çok fark edilmese de, sonra üzerine düşününce bu karikatürleştirmenin sıkıntıları ortaya çıkıyor. Neyse ki yönetmen ‘iyiler kazanır’ gibi yerleşik bir klişeye düşmeden üçüncü bir yolun da mümkün olabileceğini göstererek bağlıyor hikayesini. Eva Melander ve Eero Milonoff ikilisinin ağır makyaj (film bu dalda Oscar adayı oldu) içinde ve deforme edilmiş bedenleriyle oynadığını da belirtmeden geçmeyelim. Eva Melander’in neredeyse bütün duyu organlarını ustaca kullandığı oyunculuk gösterisinin yılın en iyilerinden birisi olduğunu kayıtlara not edelim. “Sınır”, bu yazının sınırları içinde tartışılamayacak göndermeler, alt metinler, tarihsel kodlar, estetik biçimlerle örülü bir film. 2016’da Berlin Film Festivali’nde en iyi ilk film ödülü için yarışan “Shelley” ile adını duyuran Ali Abbasi’yi yıldızı parlayan yönetmenler listesine sokan, bütünüyle rahatsız edici, seyir deneyimi zor ama bir o kadar da gözünüzü alamadığınız bir yapım “Sınır.”

CÜNEYT CEBENOYAN (BİRGÜN): ‘…Filmin yönetmeni Ali Abbasi İran asıllı bir Danimarkalı. Bu onun ikinci uzun metrajlı filmi. Abbasi, ‘Sınır’ ile geçen yıl Cannes Film Festivali’nin Belirli Bir Bakış bölümünde en iyi yönetmen seçildi. Oyuncuların makyajı çok başarılı, zaten film makyaj ve saç stili dalında Oscar’a aday gösterildi. Her gün 4 saat sürüyormuş makyaj yapımı.‘Sınır’ın başka festivallerde kazanılmış 20’ye yakın ödülü var. ‘Sınır’ iyi bir film. İnsan olmanın esasına değin sorular soruyor. Bu film de, tıpkı geçen haftanın ‘İçerdekiler’i gibi. Fakat film o kadar tuhaf bir çifti anlatıyor ki, insanın kendisini onlara yakın hissetmesi neredeyse olanaksız. Bir çiftleşme sahnesi var ki, hem çok şaşırtıcı hem de çok itici olmayı başarıyor. Film bittiğinde doğrusu rahatlıyor insan.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…Film, sonlara doğru motivasyonunu yer yer kaybetse ve kendi içinde ikna edici olmaktan bir parça uzaklaşsa da genel toplamda etkileyici olmayı başarıyor. Tina’da Eva Melander’in, Vore’de de Eero Milenoff’un ağır makyaj eşliğinde son derece inandırıcı karakterler ortaya koyduğu ‘Sınır’, ayrıca Cronenberg tadı taşıyan bölümleriyle de dikkat çekiyor. Özellikle tuhaf bir seks sahnesi var ki, ‘sinema tarihine geçecek türden’ tanımlamasını hak ediyor.
Sonuç olarak kültürel farklılık, baskı, kapalı bir toplumda yabancı olmanın hissiyatı, kendi köklerine yolculuk, ‘öteki’ korkusu gibi temaları ve sosyal gerçekçilik gibi dertleri mitolojik yaratıkları günümüze taşıyarak anlatan, aynı zamanda ‘X-Men’ topluluğunun uzak akrabası (!) niteliğindeki bu ilginç ve aykırı masal, izlenmeyi hak ediyor; kaçırmayın...’

 

ALADDİN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Batı’nın Doğu kültürüne, özellikle de 1001 Gece Masalları’na yaklaşımı hep ve sıkça olmuştur. Ama çokluk Hollywood’dan gelen bu yaklaşımlar, hep olayın aşırı Amerikanlaştırılmasıyla sonuçlanmıştır. Belki tek istisnası İtalyan ustası Pasolini’nin ünlü Masallar Üçlemesi’nin 1001 Gece Masalları bölümü olmak üzere. (Diğerleri Decameron ve Canterbury Öyküleri idi.) Burada da öyle oluyor. Ve kimi doğru seçimlere karşın (en başta Alaadin’i oynayan Mısır kökenli Mena Massoud olmak üzere) film aşırı ABD damgası taşıyor. Öncelikle müzikal haline getirilmiş olmasıyla: eski bir müzikal çeşitlemeye eklenmiş yeni şarkıların da çok hoş olmasına ve ölçülü biçimde kullanılmasına karşın... Ayrıca dekor olduğu sırıtan Agrabah kentinin hali ne?.. Hele uzaktan görünüşü... Biz ne Bağdat’lar, ne Şam’lar gördük... Buradaki yapaylık hiç inandırıcı değil. Üstelik prenses Yasemin’in aşırı güçlü ve kararlı hali de o dönemden çok sanki “me-too” eylemlerine tanık olmuş zamanımızın kadına bakışının eseri!.. Neyse... O kadar insafsız olmayalım. Örneğin o ‘uçan halı’nın ne denli iyi kullanıldığı gözden kaçacak gibi mi?..’

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘…Son yıllarda büyük stüdyolar tarafından yapılan bütün aile filmlerinde olduğu gibi “Aladdin”in de politik olarak doğru biçimlendirilmiş, cinsiyet ayrımcılığından, ırkçılıktan uzak duran bir senaryosu var... Dolayısıyla, çocuklarınızla birlikte gidebilir ve daha sonra üzerine konuşabilirsiniz. Büyünün bir insanın hayatını kurtarmak ve eğlence dışında hiçbir hayırlı işe vesile olamayacağına dair bir alt metni var filmin... Film de ana karakteri ve kötü adamı gibi biraz düz ve ruhsuz geldi bana... Danslı müzikal sahnelerle gelen gösterişin filme çok şey kattığını söylemem zor. Koreografi, şarkılar, rengarenk kadraj düzenlemeleri ve özel efekt şovuyla belki iyi vakit geçiriyorsunuz ama Ritchie'nin müzikal türüne yaklaşımı 1950'ler zihniyetinden daha ileride değil... Kostüm tasarımı yaratıcı ama yapım tasarımı ve görsel atmosfer açısından yeni bir “numara” yok. Her şey 1930'lardan kalan eski usul Hollywood oryantalizmine uygun olarak tasarlanmış...’

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘…Hollywood’un Ortadoğu’ya bakışının sorunlu olduğu on yılardır bilinen bir gerçek. Terör yuvası, diktatörlükler beşiği olarak göstermediği durumlarda bir tür masalsı hava yüklemek, mistik özellikle atfetmek en tanıdık olanları. Bu bakımdan Hollywood’un Ortadoğu’yu anlatma klişelerine oryantalist demenin kendisi bile bir klişeye dönüşmüş durumda. Bu filmde ise genel temsilin karması söz konusu. Yani bir yanda eğlenceli bir masal, diğer yanda da diktatörlük heveslisi güç peşinde koşan, her yere savaş açmak isteyen amaçsızca kötü, zalim yöneticiler. Üzerine biraz Ortadoğu mistisizmi, yanına yöresine masal atmosferi, nasılsa Türkiye’den sonra Çin’e kadar herkes ‘Arap’ (!) olduğu için Arap- Hint karışımı dans figürleriyle tamamlanan bir menü bu. Ha bir de bu kez oyuncuların kökenine dikkat etmişler. Büyük bir kısmı Kuzey Afrika ve İran kökenli. Eh bu da bir gelişme.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…1001 Gece Masalları’nın ‘Alaaddin’in Sihirli Lambası’ adlı bölümünün uyarlaması niteliğindeki yapım, Guy Ritchie imzasını taşıyor. En son ‘Kral Arthur’ efsanesine kendince bir yorum getirdiği filmiyle hatırladığımız İngiliz yönetmen, ‘Aladdin’de son derece renkli bir dünyayı perdeye taşıyor. Aslında öyküdeki mekânlar, Doğu’ya ait bildik klişe imajların yansımaları. Ama masal dediğin biraz da bu tür klişelerin görsel yansıması değil midir? Bu durum özellikle Agrabah’ın mimari dokusunda, sarayın dışında ve içinde, Alaaddin ve peşindeki muhafızların koşuşturduğu sokak aralarında kendisini hissettiriyor. Giyim-kuşam ve özellikle Alaaddin’in Prens Ali’ye dönüşme bölümünde film, ‘Bollywood yapımları’ tadına ve ruhuna ulaşıyor. Ritchie’yle birlikte John August’ün kaleme aldığı senaryo ise özellikle Prenses Yasemin üzerinde fazla kafa yormuş ve ortaya kişilikli, yer yer feminist dokunuşlarla bezeli bir karakter çıkarmış…’

 

JOHN WICK 3: PARABELLUM

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Evet, John Wick artık öylesine zarif, öylesine koreografik, öylesine stilize biçimde vuruşuyor ve öldürüyor ki... Bu kitlesel öldürme, bu neredeyse soykırım kendine özgü bir estetik kazanıyor. Ve film boyunca bitmeyen bir bale izler gibisiniz. Konusu ölüm ve öldürmek olsa da!.. Bu artık gerçekten dur-durak bilmeyen bir tempo, şiddet soslu bir gösteri havası, parlak bir şov sanki...Öldüğü halde birtürlü ölmeyen kişiliklerse, elbette başta John Wick, ölümsüzlüğü haberler gibi. Tüm bunlar filmi getirip çok özel bir yere koyuyor. Çok hassas yürekler dışındaki tüm sinemaseverlere tavsiye edilebilecek bir film.

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘…Görsel atmosferin etkisini daha da artıran IMAX kopyasından seyrettiğim “John Wick 3”ün, hem hikâyesi hem de görsel atmosferi itibarıyla ilk iki filme oranla daha çok ilgimi çektiğimi söyleyebilirim. Başta Vivaldi'nin müziğinin kullanıldığı sahne olmak üzere iyi vakit geçirebileceğiniz bir aksiyon şovu bekliyor sizi... Ama seriyi hiç bilmeyenleri uyarmak isterim. “John Wick 3” derinlikli ve inandırıcı bir dram değil... Sığ bir hikâyenin son derece şık, havalı olarak anlatıldığı biçimci bir aksiyon... Son olarak, Keanu Reeves faktörünün altını çizelim. Onun starlık karizması olmasa, John Wick asla buralara gelemezdi...’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… İlk iki filmde sunulan hikayenin bittiği anda yeni bir serüvenin daha olabileceğine dair açık kapının önünde bırakılıyordu seyirci, bu kez o kapıdan içeri davet ediliyor, büyük bir finalin yaklaşmakta olduğu bilgisiyle donatılıyor ve tam orada bırakılıyoruz. Bu tür ‘bölünmüş final’ yarım kalmış bir seyir zevki de veriyor çoğu zaman. En son “Avangers”ta gördüğümüz ve finalin ikinci bölümünün büyük bir hayal kırıklığı yarattığı bu tarzın, benzer bir sonuç doğurmamasını temenni edelim. Bu yarımlık duygusunun, filmin yeni karakterlerinin kuruluşundan da kaynaklı olduğunu eklemeden geçmeyelim. Halle Barry’nin canlandırdığı bir başka tövbekâr tetikçi Sofia güçlü bir şekilde hikayeye giriyor ama sanki kendi döngüsünü tamamlamadan çıkıyor. Bu da bu karakterin gelecek yeni bir filme havale edildiğini hissettiriyor seyirciye. Bu havale işlemi, gelecek filme dair beklentiyi yükseltici bir etki yapsa da bu filmi akamete uğratan önemli unsurlardan birine dönüşüyor. “John Wick: Chapter 3 – Parabellum”, serinin hayranlarını şüphesiz ki tatmin edecektir. Ama bıraktığı yer, çekilip çekilemeyeceği henüz netleşmemiş bir devam filminin işaretleriyle dolu olduğu için eksiklik duygusuyla çıkmak da mümkün.’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘…Aksiyon anlayışından ödün vermeyen John Wick 3, enfes sahneler koyuyor önümüze. Kahramanının hantal olduğunun farkında olması, aksiyon sahnelerindeki kareografiyi onun hantallığını da göz önüne alarak kurması, bu sahnelerin lezzetini daha da artırıyor. Fakat serinin devamı geldikçe John Wick de birçok devam filmi gibi hikaye açısından sendeliyor. Tamam John Wick'in geçmişi hakkında bilgiler vermesi, onun Belaruslu bir tetikçi olduğunu öğrenmemiz hoş ama ilk filmdeki minör hikaye-gerçekçi aksiyon dengesinin bozulduğunu da görüyoruz. Hikaye büyüdükçe, olaylar karmaşıklaştıkça John Wick 3'ün sendelemesinin sebebi senaryodan ziyade karakterle ilgili. Nihayetinde John Wick çok da akıllı bir karakter değil (Bu filmde daha net anlıyoruz). İşinde son derece başarılı olsa da basit ve düz düşünebilen bir insan. Açıkçası hikayenin karmaşıklaşması John Wick'in zihin dünyasına fazla geliyor. Hal böyle olunca karakterle ilgili inandırıcılık sorunları baş gösteriyor…’

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘…Yönetmen Chad Stahelski, ikinci filmde olduğu gibi üçüncü filmde de yönetmen koltuğunda. Reeves, bir kez daha John Wick olarak dönüyor. Filmin çekildiği mekanlarsa New York City, Montreal ve Fas olarak sıralanıyor. Hikayede John Wick, bu kez peşindeki işinin ustası çok sayıda suikastçıyla uğraşıyor. Suikastçılar derneğinin bir üyesini ikinci filmde izinsiz öldürmüş olması, John Wick’i öldürmek için 14 milyon dolar para ödülü konmasına sebebiyet veriyor. Wick bu kez canını kurtarmaya gayret ediyor. Seri, belki de ilk ekibin değişmemiş olmasından dolayı yoluna hız kesmeden devam ediyor gibi gözüküyor. Aldığı olumlu eleştirileri gişe başarısı da takip ederse John Wick’in kalıcı olacağını söylemek mümkün.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘.. . Serinin üçüncü filmi, bir sonraki adıma kapı aralayarak sona eriyor. Geride kalan üç adıma baktığımızda 2014 tarihli ilk hamlenin en iyisi olduğu kanaatindeyim. Elden ayaktan çekilmiş kovboyun yeniden silahına sarılmak zorunda kalması gibi klişe bir western temasına dayansa da (ilk olarak akla Eastwood’un ‘Unforgiven’ı geliyor mesela) fikir ve aksiyon oranları daha dengeliydi. Sonraki adımlarda hikâye geriye çekilirken koreografi ve estetize şiddet had safhaya vardı. ‘John Wick 3’te birçok zorlama sahne var ama şurası da bir gerçek, film seyircisinin öyküyü düşünmesine fırsat vermeden aksiyona ilişkin elinde (ve zihninde) ne varsa sıralıyor... Bu filmi (ya da seriyi) kuşkusuz her kuşak kendi sinemasal deneyimleri (ya da hatıralarıyla) ele alacaktır. Örneğin zamane izleyicisi için hemen akla ‘Raid’ gelebilir ama benim için Bruce Lee ya da Wang Yu filmlerinin aşırı modernize ve estetize edilmiş hali gibi...’

 

AVANGERS: ENDGAME

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘…“Endgame”, Iron Man ve Captain America'nın Marvel Sinematik Evreni içindeki kişisel hikâyelerinin döngüsünü tamamladığı film olarak da çok önemli... Sadece Avengers filmleri değil, Hulk, Thor, Galaksinin Koruyucuları, Spider-Man, Doctor Strange, Black Panther ve Ant-Man filmleri de bir yere bağlanıyor... Bütün o süper kahramanlar, kalabalık ve kargaşa yaratmadan büyük resmin ve destanın bir parçası oluyorlar... Captain Marvel (Brie Larson), Spider-Man (Tom Holland) Black Panther (Chadwick Boseman), Doctor Strange (Benedict Cumberbatch) ve Galaksinin Koruyucuları ekibi Marvel Sinematik Evreni'nin geleceğini temsil ediyorlar... Yönetmenler Anthony Russo ve Joe Russo, finale doğru seyrettiğimiz savaş sahnesinde, eski çağ meydan savaşlarını bilimkurgusal ve fantastik motiflerle birleştiren cehennemi bir atmosfer sunuyor; destan duygusunu zirveye çıkarıyorlar.
Ama “Endgame” daha önce de söylediğim gibi asıl gücünü dramatik sahnelerden alıyor. Yönetmenler bu sahnelerde de gayet iyiler.
Çünkü kahramanlarla kurduğunuz duygusal bağ, özel efekt şovu ve aksiyonun çok daha önünde duruyor... “Endgame”, savaş ve aksiyon sahneleriyle değil, karakterler arasında geçen diyaloglarıyla hatırlayacağımız bir film olacak...’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘…Russo Kardeşler'in yönettiği film için her şeyden önce büyük bir seriye görkemli veda filmi denilebilir. Bir final filmi olduğundan olsa gerek Russo Kardeşler bir türlü alışamadığımız o yorucu aksiyona boğmadan filmi kotarmayı başarıyor. Daha dramatik ve hatta mizah dozu gayet iyi ayarlanmış bir film var karşımızda. Göbekli Thor, aile babası Tony Stark, Hulk ile barışık Bruce Banner... Sürprizi de bol filmin. Ayrıca serinin baştan sona bütün filmlerine gönderme yapıldığı gibi sinemadaki zaman yolculuğu üzerine çekilen filmlere da kah laf sokan kah saygı sunan bir yanı da var… Avengers serisini seversiniz sevmezsiniz bilemem. Beyazperdede anaakım sinemayı belli bir anlatımla bloke ettiğini düşündüğüm, her filmindeki süperlik övgüsünden bıkkınlık geldiği için naçizane mesafeli duruyordum. Fakat Avengers: Endgame kötülüğün her zaman olacağını, önemli olanın bir araya gelmek ve ortak hedef doğrultusunda herkesin elinden geleni yapması gerektiğini öğütlüyor. Ki asıl süperliğin de temel olarak tehlike karşısında birlikte hareket etmek olduğunu anlatıyor. Eee bu önermesi hepimiz için daha makul. Neyse bir seri bitti. Şimdi hepimiz dağılıp en sevdiklerimizin yanına gidebiliriz.’

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘…Marvel’ın süper kahramanlarının yıldızlar geçidi yaptığı “Avengers” filmlerinin dördüncüsü ve “Infinity” serisinin final filmi “Avengers: Endgame”, Marvel evreni takipçilerinin ödülü gibi. Aynı zamanda Marvel uyarlamalarının 22. filminde, bu filmin kahramanlarına zamanlarını ayıran izleyiciyi memnun etmek için oynanabilecek tüm kartlar oynanmış. Anthony ve Joe Russo’nun yönettiği film, “Avengers: Infinity War”un bittiği yerde başlıyor. Yani kötü adam Thanos’un nüfusun yarısını katlettiği yerde. Kahramanlarımız kayıplarıyla baş etmeye çalışırken, Thanos’un yaptığını geri döndürmenin bir yolu olup olmadığını ortaya çıkarmaya çalışıyor. Bu filme kadar süper kahramanlar arasında kurulan tüm ilişkilerin ve seri içi şakaların düğümlendiği filmde, bir yas ve melankoli duygusu da eksik değil. Aslında ağır bir şekilde ve bireysel yolculuklarla başlayan film, epik finalin etkileyiciliği için büyük bir yatırım yapıyor ve bekleneni veriyor. Hem duygusal hem karanlık hem de ümit dolu bu film, Marvel’ın bitmek bilmeyen bir evrende peşlerinden giden izleyicilere ettiği bir teşekkür niteliğinde. ‘

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Belki de mesele kuşak farklılığıdır. Biz ‘Superman’lerle büyüdük (ki Kriptonlu dostumuz da malum 1929’daki Büyük Bunalım’ın eseriydi), Marvel kahramanlarıyla sonradan sinema sayesinde tanıştık. ‘Bir solo, bir koro’ formülü eşliğinde karşımıza çıkarlarken maksadın gişe olduğu hissiyatını aşamadılar... Genel toplam içinde ise ben en çok Russo Kardeşler’in (Anthony ve Joe) imzasını taşıyan ‘Captain America: Kış Askeri’ni beğendim. Dolayısıyla ‘Infinity War’ ve ‘Endgame’de de kamera arkasına Russo Kardeşler geçtiği için benzer bir yüksek çıtanın izlerini aradım. Ama birbirini tamamlayan bu iki filmde de hikâye anlamında çok da çarpıcı bir şey görmediğimi belirtmem lazım. Sadece öykünün derinliği değil bu filmlerin meselesi; mesela bu tür yapımların önemli unsurlarından biri olan mizahın da kendisini etkili bir biçimde perdeye yansıtmadığını görüyoruz. ‘Endgame’de yer yer espriler var ama bir tarife soyunursak örneğin ‘Galaksinin Koruyucuları’ serisindeki kadar çarpıcı türden değil. İşin aksiyon kısmına gelince: Hafiften ‘Miğfer Dibi Savaşı’nı hatırlatan bir bölüm var diyerek bu kısma ait notumu düşeyim. İlk filme ilişkin eleştiri yazımda şöyle bir temennide bulunmuşum: “Öykü ‘Zaman ve Zihin Taşları’ üzerine kurulu: 2019’da izleyeceğimiz devam filminde umarım bu taşlar yerine oturur!” ‘Endgame’de bu temenni karşılığını buluyor ...