ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

VOX LUX

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Film biçim olarak en çok clip estetiğiyle dikkat çekiyor. Kimi bölümler tümüyle uzun birer klip gibi: Avrupa’da Stockholm ziyareti, yüzlerce görüntünün çok hızlı kurgulanmasıyla en uzun olanı. Ne yazık ki sonunda kentten aklınızda tek bir görüntü bile kalmıyor!.. Benzer biçimde kimi seks veya konser sahneleri de öyle. En uzunu finaldeki 15 dakikalık konser olmak üzere... Natalie Portman filmin en büyük kozlarından. Daha 13 yaşında Fransız yönetmeni Luc Besson tarafından keşfedilip Leon - Sevginin Gücü filmiyle parlayan İsrail kökenli sanatçı, bugün 38 yaşında ve çok rol seçen bir star. Bu filme öyle asılmış duruyor ki... Onca yepyeni şarkıyı kendi sesiyle söylemek... Öylesine dans etmek, onca şov ve gösterinin altından kalkmak... Ayrıca Portman’ın oyununu abartılı bulanlar oldu ve olacaktır. Sanırım bu bilinçli bir seçim: Hem yönetmen, hem oyuncu tarafından. O uçlara uzanan kişiliği, aynı ölçüde dışavurumcu bir oyunla bütünlemek...Sevip sevmemek bizim seçimimiz olacak. Portman’ın oyunu ikinci yarıda filme damgasını vuruyor. Nitekim tam dört filmde birlikte oldukları Jude Law, menejerde silik kalıyor. Ama bu zaten kadınların filmi: Raffey Cassidy, Stacy Martin, Jennifer Ehle; hepsi de iyi bir iş çıkarıyor. Kimin Oscar adaylığına uzanıp uzanmayacağını da merak ediyorum.’

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… Film, ’80’li yıllardan kalma bir video görüntüsüyle açılıyor. Willem Dafoe’nın dış sesiyle Celeste ile tanışıyoruz. Burada hemen filmin estetik tavrının Lars von Trier’i hatırlattığı, Dafoe’nin sesinin “Nymphomaniac”taki dış sesi çağrıştırdığı; halihazırda Brady Corbet’ın da oyuncu olarak yönetmenle “Melankoli” filminde çalışmış olduğu bağlantılarının hızlıca kafada dolandığını söylemek gerek… İlk bölümün sakinliği ve dinginliğinin aksine, bu bölümde aşırılıklar öne çıkıyor. Celeste’nin bir star olarak aşırılıkları… Geçmişten bugüne yapıp ettiklerinin sonuçlarıyla yüzleşmeme kibri, kızı ve kardeşine davranışları, sıkça drama kraliçesine dönüşen halleri. Yönetmen Brady Corbet, kamerayı mümkün olduğunda karakterine yakın tutarak ve aktüel kullanarak bir tür ‘belgesel’ hissi yaratmak istiyor. Sanki bir pop yıldızının konser öncesi bütün gününü takip ediyormuşuz gibi kamera da sürekli onu takip ediyor…’

KEREM AKÇA: ‘… “Vox Lux”, kendi dünyasını yaratırken Lady Gaga gibi yapay şöhretlerin, popüler kültür ikonlarının teröre yol açtığını iddia edecek kadar ileri gidiyor. Bu sebeple de ‘şarkıcı ismi’ olarak düşünülen adını da bir ‘terör olayı’na atıfta bulunmak için kullanıyor. Egosantrik, şımarık ve hırslı yıldızları topa tutan film, bu açıdan değerli bir pop dünyası eleştirisine dönüşüyor. Arka plandaki bombalamanın Reaganomics döneminden gelen bebeğe çok şey kattığı da muhakkak. “Bir Liderin Çocukluğu”ndan “Vox Lux”a atlamak da bu açıdan değerli. Paul Thomas Anderson’dan sonra modern Avrupa sinemasında olup bitenleri takip eden James Gray’le beraber en değerli isim son dönemde Corbet. Hatta ikinci filmiyle onun neredeyse bütün külliyatını ekarte edebiliyor. Pop dünyasına ve “Bir Yıldız Doğuyor” (“A Star is Born”, 2018) gibi klasik şarkıcı biyografilerine dair bir isyan kıvamında “Vox Lux”… Kulağımızda tedirgin edici bir şekilde çalan ve zoraki performansına, tiz sesine alan açan Natalie Portman’ın yapaylık temsili eşliğinde ‘Final’ bölümünü de kalıcı bağlıyor. Yapı bozucu ve camp kapanış sekansı akıllardan çıkmayacak. ‘Yaratılış’, ‘Yeniden Yaratılış’ ve ‘Final’in katkısıyla gelen epizodik, mitolojik ve 'anti-terör gerilimi' damarlı sahte şarkıcı biyografisi yıkma biçme eylemiyle türünde yapılan boş üretimlere isyan etmeyi seçiyor, ve bunu başarıyor da!’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… ‘Vox Lux’, içinden geçtiğimiz modern zamanlarda kurulu düzenin elinde bireyin nasıl biçimlendirildiğini, start çizgisindeki noktasından çok farklı uzaklıklara taşındığını ve bütün bu süreçte masumiyetin öldürülerek kendi çapında küçük (ya da büyük) canavarlara dönüştürüldüğünü anlatıyor. Bu denklemde acı da pazarlanan, kitlelerin sömürülmesine aracı olan bir meta... Keza Celeste de çok geçmeden yaşadığı trajedinin ürünü olarak öne çıkarılıyor ve kendi rızasıyla sistem tarafından biçimlendirilip tüketim toplumunun ihtiyaçlarına uygun bir malzeme kimliğini üzerine geçiriyor... ‘Vox Lux’ için, zamanın ruhunu yansıtmak açısından hem inandırıcı bir metne sahip, öte yandan da yer yer aşırılıklarda gezinen, tuhaflıklarla süsleyen ve zaman zaman da göz kamaştırıcı parlak ışıkların hâkim olduğu sahnelerle bezeli bir sosyolojik çaba dersek, yanılmış olmayız. Eski oyuncu Corbet’nin iki filmlik yönetmenlik serüveni düşünüldüğünde ise toplumsal dönüşümlere kafa yoran sineması da takdire şayan. Özetle kaçırmayın derim...’

 

ELEKTRİK SAVAŞLARI

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Filmin bilerek ya da bilmeyerek ortaya çıkardığı şey, “kapitalizm ile bilim arasındaki” ilişkinin tarihsel dinamiklerine dair bir resim aslında. Amerikan sisteminde piyasaya ikame edilemeyen hiçbir bilimsel gelişmenin, paraya dönüştürülemeyen herhangi bir dâhiyane buluşun yaratıcısı dışında kimse için kıymeti harbiyesinin olmayacağını göstermesi açısından anlamlı film. Dinamikleri böyle şekillendirilmiş bir düzende bilim adamlarının da kendilerini finansal hezeyanlar, zengin edecek icatlar ve tabii birbirlerini boğazlamaya kadar varacak sert savaşlar içinde bulması anlaşılır hale geliyor. Dikkat çekici bir diğer nokta da Tesla da dâhil olmak üzere filmdeki bilim insanlarının çalışmalarını yürütebilmek için, bilimsel keşfi nakde çevirecek bir yatırımcıya ihtiyaç duymak zorunda kalmaları. Bu tuhaf kısır döngünün bugün vardığı yeri düşündüğümüzde film biraz daha anlam kazanıyor sanki…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Senaryosunu Michael Mitnick’in kaleme aldığı ‘Elektrik Savaşları’, insanlığın kaderini değiştiren bir buluşun gündelik hayatın içine yavaş yavaş girme sürecini zorlu bir rekabetin eşliğinde anlatırken, bilim tarihindeki yerinin hakkı daha sonra verilen Nikola Tesla’nın ‘Edison-Westinghouse’ denklemindeki konumuna da vurgu yapıyor… Ama genel haliyle film icatçıların hayat hikâyelerinden ziyade sanki iki büyük sanayicinin, iş insanının hatta borsacının sektör (ya da ekonomi dünyası mesela) içindeki mücadelelerini anlatıyor tarzda ilerliyor. Bu durum karakterlerin derinlikli çizilmesini engellerken süreçleri de popüler bir tarih kitabı tadında sunuyor. Ama yine de metin özellikle Edison’un kibrini, ihtirasları için ilkelerinden feragat eden (keşfinin idam için kullanılma meselesinde, yani ‘elektrikli sandalye’ cephesinde olduğu gibi) kişiliğini yansıtmada başarılı…’

 

EŞANLAMLILAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Bu garip film, öncelikle dillerin ve sözcüklerin önemine değiniyor denebilir. Ayrıca İsrail’in kendi akılcı vatandaşları tarafından bile eleştirilen saldırgan, işgalci ve dinci politikalarını da hedef alıyor. Ki bu da önemli bir siyasal ton katıyor filme... Ama bunun karşısına ne denli “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganını yaratmış olsa da... Ve laiklik temel değeri olsa da, Fransa’yı koymak mümkün mü? O Fransa ki, yabancılar için uyum kurslarında ulusal marşları Marseillaise’i söyletirken, Yoah yeni öğrendiği Fransızcasıyla sözlerinin ne denli koyu milliyetçi olduğunu fark ederek şaşıracaktır. Ve de marşı giderek protestonun, öfkenin ve hayalkırıklığının yansıdığı bir vahşi üslupla söylemeye başlayacaktır. Evet, ideal ülke, kusursuz rejim, ‘sudan çıkmış ak kaşık’ devlet yoktur. Ve bir ülkeden öbürüne geçmek her derde deva olamaz. Daha önce de Policeman ve The Kindergarten Teacher filmleriyle dikkat çekmiş İsrailli sanatçı Nadav Lapid’in filmi, söylenenlere göre kendi hayatından izler taşıyormuş. Olabilir: Yahudiler kadar tüm dünyaya yayılıp çifte kültürlü olabilmiş bir başka halk var mıdır?.. Burada bu olayın farklı, ciddi ve sorumluluk taşıyan bir eleştirisi var. Anlayana... Ama bu kolay bir film değil. Ne klasik bir anlatımı var, ne de ‘modern’ bir anlatım olarak yeterince düğüm noktaları. Berlin’deki Altın Ayı’sının seyirciyi ve yazarları öylesine ikiye bölmesi, kimi alkışlara boğarken kimisinin ıslıklaması da bundan!..’

 

KIZ KARDEŞLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…  Film bir zamanlar sözüm ona köy ortamında çekilmiş filmlerimizi de, son dönemin daha gerçekçi köy filmlerini de bir yana bırakıp başka yollara sapıyor. Bu görkemli olmakla ürkünç olmak arasında gidip gelen manzaranın içinde gördüğümüz, dramı ya da melodramı aşıp, bir tragedyanın boyutlarına erişiyor. Nasıl klasik Yunan tragedyası ‘zaman-mekan-tema birliği’ üzerine oturuyorsa, burada da ayni mekan içinde uzun sahnelerle gelişen ve dönüm noktası uzun, çok uzun bir gece olan bir hikaye izliyoruz. O görkemli ‘rakı gecesi’ başlı başına bir sinema zirvesi. Hem gerçeklerin art arda ortaya çıkıp düğümlerin çözüldüğü. Hem de görselliğiyle şaşırtan... Böylece ortaya kırsal kesimde geçen bir ‘pastoral tragedya’ çıkıyor. Elbette ana teması kadın-erkek ilişkileri olsa da, erkeklerle kadınların kendi aralarında ayrı ayrı toplandığı...Ayrıca kimi yerel yaşam geleneklerinin –yayık ayran yapmak gibi- bir belgesel titizliğiyle gösterildiği..’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… “Kız Kardeşler”, hikayenin merkezinde (ev) ne kadar güçlüyse çevreye doğru açıldıkça (doğa) elini zayıflatıyor. Emin Alper, başta kız kardeşlerin kendi aralarındaki dinamik olmak üzere, baba, çoban Veysel gibi çok güçlü oyunculuklarla desteklenmiş karakterler yaratmayı başarmış. Bu karakterler arasındaki dinamik, aile içine dönüp geçmişle ve birbiriyle hesaplaşma anlarında sinemamızda eşine az rastlanır bir gücü yakalıyor. Ancak hikayenin yan unsurları hem bu merkezi parçalıyor hem de tıpkı estetikte olduğu gibi taşra anlatısının parodisini yapmaya kalkarken geleneksel anlatı kodlarına hapsolmaktan kurtulamıyor. “Bir Zamanlar Anadolu’daki” muhtar sahnesine çok benzetilen (buradaki karakterin de doktor olması) dağ başında rakı sahnesi taşraya giden her yönetmenin çekmek istediği ‘ciddi erkek muhabbeti’ sekanslarına nazire yaparak başlıyor adeta. İncir kabuğunu doldurmayacak boş erkek muhabbetinin abartılı bir özenle seyirciye sunulması gibi parlak bir fikir muhabbetin sonunun dönüp dolaşıp filmin kırılma anlarından birine bağlanması ile aşırı ciddi bir misyonu sırtlamak zorunda kalıyor…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Alper’in senaryosu her bir karaktere hakkını vererek uğruyor ve bu muhteşem metin, onların iyilikle kötülük arasında gidip gelmek zorunda kalan hallerini bütün açıklığıyla perdeye taşıyor. Bir kere diyaloglar çok başarılı yazılmış; ciddiyetten sarkastiğe uzanan dokundurmalar eşliğinde kendi açmazlarının farkında olan bireyler, bazı noktalarda işi ti’ye almaktan başka bir şey yapamıyor. Ataerkil aile düzeni içinde var olma çabası, cinsellik vs. filmin çok iyi yansıttığı meseleler. Seçilen mekânlar (Artvin-Yusufeli’nin Morkaya Köyü) da, istenen etkiyi sağlamanın üstesinden geliyor.
Üç kız kardeşte Cemre Ebüzziya, Ece Yüksel ve Helin Kandemir ‘trio’sunun performanslarıyla sürüklediği yapımda çoban Veysel’de Kayhan Açıkgöz sazı ele aldığı sahnelerde müthiş, hissiyatlı ama pragmatik baba Şevket’te Müfit Kayacan da çizgi üstü oynuyor. Keza doktor Necati’de Kubilay Tunçer sade ve sakin görünümlü karakterine hayat verirken etkileyici bir profil çiziyor. Sonuç itibariyle kara mizahla örülü bu çıkışsızlık hikâyesi yılın şu ana kadar gösterime giren en iyi yerli yapımı olmuş, ‘Kız Kardeşler’i kesinlikle kaçırmayın derim.’

 

HANGİ KADIN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Kadın yazar Camille Laurens’ın sükse yapmış romanına dayanan bu film, mütevazi görünümü ardında gayet ilginç ve doyurucu. 2004’lerden itibaren Le Coup de la Girafe- Zürafa Darbesi, Comme un Homme- Bir Erkek Gibi, Dans les Forêts de Sibérie- Sibirya Ormanlarında gibi ilginç filmler imzalamış olan Fransız yazar-yönetmeni Safy Nebbou, hep olduğu gibi yine edebiyata sırtını dayamış. Ve buna gayet rahat, akıcı ve görsel anlatımını eklemiş. Filmin en büyük kozlarından biri, kuşkusuz oyuncuları. Özellikle de Juliette Binoche. Sanatçı geçen İstanbul Festivali’nde ikisi de iddialı iki filmle karşımıza gelmişti. Diğeri olan High Life’ı kendi adıma hiç tutmamıştım. Ama onun da hayranları var!... Rastlantı sonucu ikisinde de cinselliğin büyük yer tuttuğu, cesur sahnelerin birbirini izlediği ve Binoche’un ‘mecburen’ bedenini bol bol sergilediği filmlerde, sanatçı bence en çok bu filmle seçkinleşiyor. Ve bu fedakârlığı boşuna yapmamış izlenimine ulaşıyor!.. Onun yanı sıra doktor Catherine’de deneyimli Nicole Garcia ve Alex’de tam günümüz gençliğini temsil eden, Fransa’nın yükselen aktörü François Civil de süper. Eğlendirdiği kadar düşündüren, özellikle finaldeki sürprizleriyle şaşırtan, en iyi anlamıyla tipik Fransız bir film. Son dönemde Binoche’u en ünlü Fransız kadını titrine yeniden kavuşturabilecek bir adım...Ve özellikle kadın seyirciler için...’

 

NEW YORK'TA YAĞMURLU BİR GÜN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr: '...  Film öylesine nostalji yüklü ki…Sürekli sinemanın geçmişi anılıyor, ikonlaşmış isimler yüceltiliyor. Ve fonda her Allen filmindeki gibi, özgün bir müzik yerine geçmişten gelen birkaç şarkı leit-motiv gibi duyuluyor. Oldukça kalabalık ve iyi seçilmiş bir kadro yine iyi bir kolektif iş çıkarıyor. Ve karşımıza sinema sanatına yine Woody’vari hoş ve sempatik bir romantik komedi daha katılıyor. Ancak olumsuz şeyler de söylenebilir. Kimi yabancı kalemlerin dediği gibi…Film başlarda özlenmiş bir sinemanın örneği olarak ilgiyle izleniyor. Ama giderek belli ölçüde monotonlaşıyor; tekrarlara, uzatmalara dalıyor. Sanki Allen’in kalemi ve de sineması belli bir yorgunluğun işaretlerini taşıyor. Ve bu da filme yansıyor...'

KEREM AKÇA: '... Selena Gomez ve diğer kız oyuncular, ne tercih olarak ne de karakter olarak inandırıcı durabiliyor. Allen, iç mekanlarda üşengeçlikten tek plana sararak Diego Luna’nın bir öpüşme sahnesinde eski zindeliğini kaybettiğini gösteriyor. Ama bu gereksiz uzama problemlerine karşın “Yok Ya”dan sonra bir başka ‘gençlik filmi’ ya da ‘gençlik romantik-komedisi’ anılası bir bütünle karşımızdan ayrılıyor. Chalamet de tüm gerçekçiliğiyle New York’un dönüşüm potansiyeline destek oluyor. “New York’ta Yağmurlu Bir Gün”, yönetmenin en iyilerinden olmasa da ortalama filmleri arasında anılabilir. Fazla uzasa ve bazı oyuncu tercihleriyle yapaylık hissi bıraksa da New York’a dair ‘masalsı’ ve ‘büyülü’ yol arayan filmleri arasında anılacak bir film. Genelde arka plandaki gizemli yer olarak beliren Central Park’ın finaldeki işlevselliğiyle gelen fantastik detaylar ise geriye bırakılacak seviyede ve New York dostu! Biggs’in 2003’teki X kuşağı gözleminden sonra Chalamet’nin 2018’deki Y kuşağı gözlemi de değerli bir miras bırakıyor Allen filmografisinde...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  “New York’ta Yağmurlu Bir Gün”, Woody Allen’ın önceleri defalarca yaptığı bu kente dair güzellemelerden birisi. Yönetmen ne vakit bu kente dönse, sanki ev sahibi olarak maça çıkan bir takımın özgüveniyle hareket ediyor. Kentin mimarisine, dinamiklerine, kültürüne hâkimiyeti kendisini açıkça belli ediyor. Son dönemdeki en komik işlerinden birisi olduğunu da ekleyelim. “New York’ta Yağmurlu Bir Gün” sanki yönetmenin “Bu çağda 20’li yaşlarının başında New York’ta yaşayan bir genç olsaydım” sorusuna yanıt arayışı gibi. Özellikle erkek karakterleri kendisi gibi düşünüp yazan Allen, burada da Gatsby’yi benzer bir biçimde tasarlıyor. Öte yandan Ashliegh’in içine düşürüldüğü durum da birkaç sözü hak ediyor. Genç üniversite öğrencisi hayranı olduğu yönetmenin son filmi üzerine konuşmaya gittiğinde ondan ummadığı bir ilgi görüyor, ardından bir senarist ve bir oyuncu da benzer tavırlar sergiliyor. Filmin bu bölümü Woody Allen’ın sinema dünyasında her türden erkeğin ‘genç kadınlar’ konusundaki yaklaşımına dair bakış gibi. Gerçi Allen sinemasında orta yaşlı erkek- genç kadın ilişkisi sıkça görülen bir tema. Asıl soru, filmde belirsiz ve ucu açık olarak bırakılan bu sahnelerin bir eleştiri mi, yoksa “bu durum buraların normali aslında” demeye getirilen bir yorum mu?...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Film, yönetmeninin öyküsünü kendi evi olan şehirde kurması itibariyle nispeten formunu gösterir bir hamle olmuş. Lakin Woody Allen, uzun bir süredir geçmişteki taciz vakalarının eşliğinde kendisine duyulan sevgiyi, saygıyı kaybetmiş bir sanatçı. Üvey kızı Dylan Farrow’un yedi yaşındayken Allen tarafından taciz edildiği iddiaları, eski hayat arkatdaşı Mia Farrow’un her ortamda bu iddiayı dile getirmesi ve işin peşini bırakmaması, evlatlığıyken sonradan karısı olan Soon-Yi Previn dışında destekçisi olarak kimseyi bulamaması derken 84 yaşındaki ünlü yönetmenin itibarı ‘MeToo çağı’nda haklı gerekçeler eşliğinde yerle bir olmuş durumda. Dolayısıyla artık filmlerini izlerken bütün bu yaşananlardan bağımsız hareket edemiyorsunuz. Üstelik eski yapıtlarında rol alan kimi oyuncular artık Allen’la çalışmayacağını da ilan etti. ‘New York’ta Yağmurlu Bir Gün’de ise Timothée Chalamet, Elle Fanning, Selena Gomez gibi gençlerin yanı sıra Liv Schreiber, Jude Law, Diego Luna ve Rebecca Hall (ki daha önce de ‘Vicky Cristina Barcelona’da Allen’la çalışmıştı) gibi deneyimli isimler var. Lakin filmin, yönetmenine ilişkin iddiaların bu denli gündeme gelmediği 2017’de çekildiğini ve ancak bu yıl vizyona girdiğini belirtelim...'

 

HIZLI VE ÖFKELİ: HOBBS VE SHAW

ATİLLA DORSAY ((t24.com.tr): ‘… Arada atasözü veya deyişler, Nietzsche kadar Bruce Lee’den de alıntılar...Ayrıca sık sık anılan bir isim: Mike Jagger. Ve kulaklarımıza dayatılan günümüzün popüler rap müziği... Kadroda saklı kalmış bir isim. Özellikle başlarda hayli gözüken Ryan Reynolds. Ama jeneriklerde adı bile geçmiyor!.. Şaşırtıcı, ama bu seri için doğal galiba... Baktım da, aynı şey ilk katıldığı film olan 8. bölümde Helen Mirren için de yapılmış!... İşte böyle bir karmaşa (kargaşa dememek için!)... Ama dediğim gibi, vaktin (135 dakika!) nasıl geçtiğini bile anlamamak... Denemeye değmez mi?

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Aslına bakılırsa Jim Croce’un ‘Time In A Bottle’ şarkısı eşliğindeki giriş sekansı çok güzel çekilmiş ve doğrusu bu yanıyla film, çok fazla şey vaat ediyordu ama sonrasında genel olarak kendi kulvarı açısından sıradanlığı aştığını söylemek zor. Yer yer esprili dil, Nietzsche ve Bruce Lee üzerinden yüzeysel ‘filozofi’ göndermeler, ana karakterlerin sürekli didişmesi ve Shaw’ın kız kardeşi üzerinden bir gönül meselesine girmesi (yabancı bir eleştirmenin vurguladığı gibi bu durum ‘Tango & Cash’i andırıyor) derken ‘Hobbs ve Shaw’ kendini belli ölçülerde izletmeyi başarıyor… Dwayne Johnson ve Jason Statham’ın sürüklediği, ‘The Crown’ dizisiyle tanınan Vanessa Kirby’nin estetik kattığı, ‘öykünün kötü adamı’ olarak Idris Elba’nın boy gösterdiği, Helen Mirren’ın ‘ustalara saygı’ kabilinden huzurlarımıza geldiği ‘erkeklik gösterisi’ niteliğindeki ‘Hobbs ve Shaw’, belki serinin yatağını değiştiriyor ama genel toplamda sıradanlığı aşamıyor.’