ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

YENİ BAŞTAN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Tam Fransız usülü bir romantizm; bir tür duygusal 'puzzle'. 2016'da Monsieur etMadame Adelman-Bay ve Bayan Adelman adlı ilk filmini yapmış olan yazar-yönetmen Nicoas Bedos, doğrusu bu riskli işin altından kalkmayı bilmiştir. Elbette kadronun da büyük katkısıyla... Yıllardır görmediğimiz ve onca özlediğimiz oyunculara dayanarak... Daniel Auteuil'in böylesine iyi oynadığını, Fanny Ardant'ın (hâlâ) bu kadar güzel olduğunu unutmuşuz. Ki kendisiyle baş başa söyleşimiz vardı. Ayrıca yine eskilerden Pierre Arditi ve Denis Podalydes''i bulmak, Guillaume Canet'nin ne kadar sempatik olduğunu hatırlamak, Doria Tillier'i tanımak da iyi geldi. Fondaki Alain Souchon şarkıları da... Özellikle Fransız sinemasını sevenler ve perdede farklı birşeyler görmeyi özleyenler için...’

 

KÜÇÜK KADINLAR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Gerwig altı dalda Oscar adayı olmayı başaran filminde (ki yalnız kostüm dalında alabildi), öncelikle romanın kronolojik anlatımını bozuyor ve yer yer zamansal sıçramalar yapıyor. Bu bazen bizi şaşırtsa da, sonunda belki bütüne daha iyi yaklaşmış oluyoruz. Biçim olarak canlı bir tempo, hareketli bir görsellik var. Örneğin başlarda New York bölümlerindeki o travelling-kaydırmalar enfes. Öze geçersek... Ana konu o olmasa da, ikiye bölünmüş bir ülkede, Güney-Kuzey arasındaki iç savaşın acısı duyruluyor. Hele o yaşlı adamın dramı: dört oğlundan ikisi ölmüş, biri hapishanede, öbürü hastanede! İşte size savaşın korkunçluğu... Ayrıca o çağda kadının yeri, rolü, yapıp yapamayacakları... Özellikle ana kişilik Jo, iki temel ve vazgeçilmez tutkusuyla buna örnek: yazmak ve koşulsuz özgürlük. Ki ikincisi ona belki tek ve asıl aşkını kaybettirecektir. Ve o görkemli sinema bölümleri. İlk baloları; Meg'in yanan saçları; kıyıda yüzme ve uçurtma uçurma; Amy'nin göle düşme sahneleri... Kolay unutulacak sahneler değil. Bu çekimlerde adını hiç bilmediğimiz görüntü yönetmeni Yorick Le Sau'lu överken, müzikte de Alexandre Desplat ustaya bir kez daha şapka çıkaralım. Ya oyuncular? Orada da bir rüya takımı var. Kızkardeşlerde başta Jo rolünde Saoirse Ronan (Oscar adayı idi) olmak üzere Emma Watson, Florence Pugh, Eliza Scanlen... Annede Laura Dern (ki Oscar'ı Marriage Story ile aldı). Halada Meryl Streep; babada Bob Odenkirk... Laurie'de sinemanın genç prensi Timothée Chalamet; Friedrich'de Fransızlardan ödünç alınmış Louis Garrel; öğretmende James Norton; zengin büyükbabada Chris Cooper. Dedim ya: tam bir rüya kadrosu... Kısacası yılın görülmesi gereken filmlerinden biri. Elbette özellikle ve öncelikle kadınlar tarafından

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… Gerwig'in anlatımını seviyorum ama bir sahneyi çekerken çok fazla açı kullanması, kurguya çok fazla başvurması ve uzun çekimleri nadiren tercih etmesinden çok hoşlandığımı söyleyemem. Sahnenin duygusunu taşıyan genel çekimler yapıyor ve filmin birçok anında resim tadı yakalamasını biliyor ama yakaladığı kadrajların büyüsüne kapılmayan yönetmenlerden Gerwig... Oyunculara ve karakterlere verdiği önemle daha çok bir hikâye anlatıcısı olarak öne çıkıyor... Belki sahneleri çok fazla açıdan çok alternatifli çekmesinin ve kurguda sürekli kesmesinin nedeni en iyi performansı yakalama isteği... Gerwig'in senaryoyu tek başına yazdığını düşünürsek, kariyerinin üçüncü filminde zorluk derecesi yüksek bir işin altından kalktığını söyleyebiliriz... Belli ki, Gerwig “Lady Bird” gibi düşük bütçeli bağımsız filmlerle yetinmek istemiyor... “Lady Bird” benim için hâlâ daha yaratıcı ve samimi ama “Küçük Kadınlar”ın da çok iyi bir roman uyarlaması olduğunu düşünüyorum.’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Gerwig’in başardığı başka şeyler de var. Mesela bir yandan hikayeyi dönemin ruhuna uygun bir ‘kostüm draması’ olarak inşa ederken, diğer yandan bugünün ruhunu üflemedeki başarısı. Biraz açalım. “Küçük Kadınlar”, içinde savaşın, hastalıkların, aşk açısının, kimlik sorunlarının, kıskançlık ve ölümün olduğu bir metin. Ama aynı zamanda dayanışma ve güvenin, sevgi ve dostluğunda hüküm sürdüğü bir anlatı. Gerwig bütün bunları dengeli bir biçimde dönem atmosferi içinde anlatmayı başarıyor kanımca. Yani bu açıdan bakınca tam bir dönem film. Öte yandan karakterlerin birbirleriyle ilişkileri açısından oldukça bugüne dair bir anlatı. Örneğin Jo ile Lourie arasındaki ilişki. Ya da Mr. Laurence’in hikayeye dâhil olma biçimi. Sanki dönemden değil de, bugünden biriymiş gibi. Kentli, zengin ve yalnız. Kaybettiği kızının gölgesini başka bir evde arayan modern insanmış gibi… Jo’nun iyi bir yazar olduğunu ispatlamak zorunda kalma halleri, yayıncının kitabın çok satması için ona yukarıdan bakan ve akıl veren tavırlarını izlerken hiç de “bir döneme aitmiş” gibi gelmiyor örneğin. Bu bir yanıyla Gerwig’in yorumunun başarısı kuşkusuz. Ancak diğer yanıyla da Louisa May Alcott’un metninin olanaklarının sonucu…’

OLKAN ÖZYURT (SABAH)‘… Gerwig'in uyarlamasının en önemli özelliği bütün kız kardeşlere hatta filmdeki bütün kadın karakterlere karşı sevgiyle yaklaşması. Dört kız kardeşin büyürken tercihlerine, hayat karşısındaki seçimlerine büyük bir saygıyla yaklaşıyor ve hiçbir kadını isteklerinden dolayı yargılamıyor. Kız kardeşlerin zaman zaman birtakım nedenlerden dolayı gerilen ilişkilerinde bile bu tavrından taviz vermiyor. Bu olgunluk takdire şayan... Öyle ki, Gerwig, kadın mevzu bahis olduğu zaman hâlâ indirgemeci bir yaklaşıma giren ve kadını tek tipleştiren bakış açısına bu yaklaşımıyla kendince meydan okuyor.
Açıkçası Küçük Kadınlar için senarist Gerwig'in en iyi işi denilebilir. Yönetmen olaraksa Uğur Böceği ile kıyaslandığında Gerwig dev bir adım atmış gibi görünüyor. Bir dönem filmini gayet iyi bir sinematografiyle çekmiş. Ama genel olarak bu filmin senarist Gerwig'in filmi olduğu söylenebilir.
Altı dalda Oscar'a aday olan filmde elbette Jo'yu canlandıran Saoirse Ronan, Uğur Böceği'nde olduğu gibi çok iyi bir performans sergiliyor. Ve bir kez daha Jo karakterine insanın hayranlık duymasını sağlıyor…’

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘… Gerwig’in romana getirdiği hafiflik ve zamanın akışı duygusu, büyüme üzerine zaman ve mekan tanımayan bir his vermeyi başarıyor. Jo’nun kendisini bulma öyküsünün, kadınların bağımsızlığı konusunda hâlâ söyleyecek çok sözünün olduğu kesin. Filmi önemli bir uyarlama kılan, Gerwig’in karakterleri, eseri benimsemesindeki adanmışlık ve kamerayı dönem filmlerinin ağırlığından kurtaran yaklaşımı. Filmin oyuncu performansları açısından da çok iyi işlemesi bir yana özellikle “Midsommer”ın Pugh’unun performansı öne çıkıyor…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Gerwig, romanı kurgusal anlamda farklılaştırırken özünü korumayı ve köklerine sadık kalmayı başarmış. Film, fakirlik ve savaş ortamında (ki aslında ‘iç savaş’ bir tema olarak var, asıl olarak kızların hayatla savaşı daha ön planda) umutlarını kaybetmeden ayakta durma çabasını ruhsal açıdan seyircisine aktarmanın üstesinden rahatlıkla geliyor. Kadrajlar, mekânlar, ödüle uzanan kostüm tasarımı cephesi ve uygun rol dağılımı (casting) çok başarılı. Jo’da Saoirse Ronan, Meg’de Emma Watson, Beth’te Eliza Scanlen, anne Marmee’de ‘Oscar’lı Laura Dern, yaşlı Laurence’te Chris Cooper, Alman akademisyen Friedrich Bhaer’de Louis Garrel; hepsi çok iyiler. Ama ben içlerinde en çok Amy’de karşımıza gelen Florence Pugh’ı beğendim. İlk kez 2016 tarihli ‘Lady Macbeth’le dikkatleri çeken İngiliz yetenek, ‘Midsommar’ın yanı sıra ‘Küçük Kadınlar’la son dönemin en popüler isimlerinden biri oldu. Kızların zengin halalarında ise Meryl Streep her zamanki gibi ışıltılı bir performans sunmuş. Genç kuşağın yükselişteki ismi Timothee Chalamet’nin ise romantik komşu Laurie rolü için hafif ve fazla uçarı kaldığı düşüncesindeyim.  Sonuç olarak ‘Küçük Kadınlar’ büyüsünü her daim koruyan bir roman. Sinemadaki son uyarlaması da Greta Gerwig’in özgün çabalarıyla bu büyüyü sürdüren bir film olmuş…’

 

KİRPİ SONIC

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Görsel olarak bilgisayarda yaratılmış ana karakterin sürüklediği film, akıcı ve izlenmesi keyifli bir seyirlik olmuş. Süper kahramanlardan en çok ‘Flash’i seven, Keanu Reeves’in ‘Speed’ine bayılan ve bir tür ‘Yüzüklerin Efendisi’ olma refleksiyle hareket eden ‘Kirpi Sonic’, yıllardır bir röntgenci tavrıyla hayatına uzaktan vâkıf olduğu -çörek sevdiği için de ‘Ponçik Bey’ adını taktığı- şerif Tom’la güç birliğine soyunuyor. Öte yandan mekân bellediği Montana’ya bağlı Green Hills kasabasından önce San Francisco’ya, sonra da ‘dakika ve skor aldığı’ Paris’e, Çin Seddi’ne ve Mısır Piramitleri’ne de uğruyor. ‘Men In Black’e de şık bir göndermede bulunan yapımda en güzel bölüm, ağır çekimlerle beslenen ‘bar kavgası’ olmuş.Uzun bir süredir sesi soluğu çıkmayan Jim Carrey’yle (son derece yüksek zekâya ve egoya sahip ‘Drone Kralı Dr. Robotnik’i canlandırıyor) yeniden buluşmamızı sağlayan ‘Kirpi Sonic’, bilgisayar oyununun müptelaları dışındaki seyirciyi de içine alacak bir yapıya ve seyir zevkine sahip, gönül rahatlığıyla tavsiye ederim...’

 

THE GENTLEMEN

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… Fletcher ve Ray’in bol İngiliz aksanlı uzun ve eğlenceli diyalogları da filmin komedi yükünü sırtlıyor. Ki tam bu noktada Fletcher’ı canlandıran Hugh Grant’a özel bir yer açalım. Oyuncu bugüne kadar canlandırdıklarının çok uzağında bir karakter olarak çıkıyor karşımıza ve hem beden dili hem de aksanıyla hayranlık uyandırmayı başarıyor. Keza, Colin Farrell’ın da Koç karakterinde benzer bir etki yarattığının altını çizelim. Nihayetinde, ABD’li, İngiliz, Uzakdoğulu, Yahudi... Hangi milletten, ırktan olursa olsun bir grup erkeğin sidik yarıştırdığı, ‘hangimizinki daha büyük’ oynadığı, ortalığı testosteron basan suç filmlerinden birisi “The Gentlemen”. Filmi farklı kılan, en azından ilk başlarda yaptığı şeyin farkında olması ve bununla dalga geçecek ferasete sahip olması. Her ne kadar sonlara doğru kendisini fazla ciddiye almaya başlasa da… Ez cümle, hayatınızın filmlerinden birisi olmayacak büyük ihtimalle ama hafta sonu sinemayagitmek gibi bir fikriniz varsa cazip bir seçenek “The Gentlemen.’

 

KARANLIK SULAR

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘… Sisteme karşı çıkan tek bir kişinin mücadelesini merkeze alan filmlerin en yeni üyesi “Karanlık Sular/Dark Waters”, çevre sorunlarının her zamankinden fazla odakta olduğu bu dönemde, önemli konusunu öne çıkaran bir sinema dilini isabetle tercih ediyor. Todd Haynes, “Carol”, “Safe” ve Bob Dylan’ı merkeze alan alışılmadık biyografi olan “I’m Not There” gibi filmlerle yaratıcı anlatımlarıyla tanınan bir yönetmen. Ancak “Dark Waters”da kendisini geriye çekerek güçlü öykünün öne çıkmasına izin vermiş…Todd Haynes ise uzun yıllara yayılan hikayeyi akıcı ve anlaşılır, abartılı kahramanlık anlarına değil; serinkanlı bir azim öyküsünün ince detaylarına odaklanarak gösteriyor. Büyük dava filmlerinin dev söylemlerinden kaçınıp doğru olanın peşinden giden sıradan insanın öyküsünü tercih ediyor. Bu yüzden de tek bir kişinin yaratabileceği farkı ortaya koyan önemli bir yapım.’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… New York Times'ta yayımlanan 'Dupont'un kabusu olan avukat' başlıklı yazıdan uyarlanan filmi yönetmen Todd Haynes bir mücadele öyküsünden ziyade yaşadığımız sistemin gerçeklerini gösteren bir örnek olarak yorumluyor. Finale doğru Bilott'un eşine söylediği "Sistem hilekar. Bizi koruduğuna inandırmak istiyor ama bu bir yalan. Bizi biz koruyacağız. Hiç kimse değil. Ne şirketler, ne bilim insanları ne de hükümet... Biz" cümlesi de bunun bir göstergesi. Filmin ilk yarısında Bilott'un, vicdani bir noktadan başladığı mücadelesi anlatılırken ikinci yarıda Haynes anlatım çerçevesini genişletiyor. Ve kapitalist sistemin büyük şirketler eliyle insan hayatını hiçe sayan uygulamalarına karşı verilecek mücadelenin zorluklarına odaklanıyor. Ki böyle durumda şirketlerin hem ilişkilerini kullanarak (hükümet, yargı, kamuoyu) hem de psikolojik olarak insanları nasıl sindirdiğini gösteriyor. Böylesi bir baskıya dayanmak çok zor. Ama Bilott, ailesiyle, iş arkadaşlarıyla gerilimler yaşasa da hatta sağlığını kaybetme noktasına gelse bile doğru bildiklerinden vazgeçmiyor. Ve Dupont'un foyasını ortaya çıkarttığı gibi mahkemelerin aldığı kararlarla şirketin çirkinliklerini de tescilliyor. Oscar'lı Spotlight filmi dahil birçok hak mücadelesi filmlerini hatırlatan, Mark Ruffalo'nun oynamanın dışında yapımcısı da olduğu Karanlık Sular, gerçeğin peşinden giden yapımlardan. Aynı zamanda günümüz dünyasının şirketler eliyle nasıl daha yaşanılamaz bir yer haline getirdiğinin de beyazperdedeki önemli yansımalarından biri…’

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… Film, birlikte hareket etmenin geç de olsa sonuç almakta önemine dikkat çekerken, yine de meseleyi ‘kahramanın varlığı’na bağlamayı ihmal etmiyor. Bütün hikâye Rob’un inadına, bazı şeyleri göze almasına ve hukuka olan inancına bağlanıyor. Kuşkusuz ki de öyle. Ama bu Amerikanvari tercihin, devletin kamusal sorumluluklarını insanlara hatırlatmaktan çok, insanların omzuna daha fazla yük bindirmek gibi sıkıntılı tarafları var. Ve evet bu da çok fazla Amerikan ve belli ki işler orada böyle yürüyecek bir süre daha. Ama iyi adamlar ancak bir kasabadaki sorunu çözebiliyor. İyi sistemler ise tüm ülkede sıkıntıları giderebilir… Bitirirken dikkat “Karanlık Sular” ile ilgili çekici bir noktaya parmak basalım. Mark Ruffalo, Anne Hathaway, Tim Robbins, Bill Pullman ve Bill Camp gibi iddialı bir kadrosu, usta bir yönetmeni ve mesele ‘sosyal sorumluluk’ olduğunda daha önce Oscar adaylıkları elde eden (Spotlight, The Big Short, The Post vb.) benzerlerinden hiçbir eksiği olmamasına rağmen hem gişede hem de ödül sezonunda görmezden gelinmesi biraz yazık olmuş gibi. Siz görmezden gelmeyin!’

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… “Karanlık Sular”, mümkün olduğunca gerçekçi güzergâhta kalmaya, klişelerden uzak durmaya çalışıyor. Film, Bilott'un araştırma sürecindeki keşifleri ve hukuk mücadelesi üzerinden ilerliyor. Yan karakterlerin rolünü artırmak için ekstra bir çaba sarfedilmiyor. Mesela Anne Hathaway'in oynadığı Bilott'un eşi Sarah karakterinin hikâyedeki yeri gereksiz yere köpürtülmüyor.
Yönetmen Todd Haynes, dramatik açıdan çoğunlukla düz ve sade bir film çekmekten kaçınmamış. Buna karşılık, gerilim ve huzursuzluğun neredeyse hiç bitmediği söylenebilir. Karanlık, karamsar ve sade atmosferiyle David Fincher filmlerini hatırlatan bir dünya yakalamış… Her filminde renk paletlerine, görsel atmosfere özel önem veren Todd Haynes, görüntü yönetmeni Edward Lachman'la birlikte karanlık, kasvet ve hastalık metaforunu filmin görsel özü haline getirmiş. “Karanlık Sular”, gri kış ışığı altında çekilmiş bir film. Tempo da kara filmleri andıran bir sakinlikte ilerliyor, gerilim yükseliyor ama kurgu pek hızlanmıyor.
Mark Ruffalo, son yıllarda seyrettiğim en mükemmel performansını sergiliyor. Daha önce hiçbir filmde onu böyle görmediğinizi söyleyebilirim…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET) ‘… Bir suçun cezalandırılması kadar o suçun nasıl ve kimler tarafından işlendiğinin herkesçe bilinmesi de gerekiyor; ‘Karanlık Sular’ın ana dertlerinden biri de bu. Todd Haynes’in filmi ‘Başkanın Bütün Adamları’, ‘’Silkwood’, ‘The Insider’, ‘Erin Brockovich’, ‘Spotlight’, ‘The Post’ gibi sistemin karanlık noktalarına odaklanan ve tarihin kimi dönemlerinde işlenen suçların (günahların) sinemasal belgesi konumundaki yapımların izinden gidiyor. Robert Bilott, adeta ‘araştırmacı avukatlık’ türü bir özel alanın üyesi gibi. Doğrunun ve vicdanın yanında bir gazetecinin, hukuk alanındaki temsilcisi sanki ve iz sürdüğü dava derinleştikçe karşısına kasıt, ihmal, yolsuzluk türü meseleler çıkıyor. Oyunculuklara gelince: Mark Ruffalo’nun (namı diğer ‘Hulk’) başı bir kez daha DuPont’larla belaya giriyor. Kuşağının en iyilerinden olan deneyimli aktör 2014 tarihli ‘Foxcatcher’dan sonra bir kez daha aynı şirketi karşısına alıyor. Sıkı bir Demokrat Parti ve de özellikle Bernie Sanders destekçisi olan Ruffalo, sakin, pek de çizgi dışı olmayan ama ömrünü adadığı davayla binlerce insanın hayatına yön veren Bilott’ta etkileyici bir portre çiziyor…’

 

YIRTICI KUŞLAR VE MUHTEŞEM HARLEY QUINN

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Film önce bir canlandırma (animasyon) bölümüyle açılıyor, bize geçmişi özetleyen... Sonra, son derece hızlı bir tempoyla ve dur durak bilmeyen bir hızla macera başlıyor. Dövüş ve gösteri (spectacle) bölümleri öylesine ritmik ve akıcı ki... Dövüşlerin tümü bir bale gibi özenilmiş bir koreografiyle sunuluyor. Yer yer başvurulan 'ralanti' (yavaşlatılmış) sahneler bu bale estetiğini arttırıyor. Ve filme hatırı sayılır bir görsellik katıyor. Oyuncular da filme büyük katkıda bulunuyor. Harley Quinn'de Margot Robbie, sanki insan yüzünün takınabileceği tüm ifadeleri toparlıyor karakterinde. Ella Jay Basco hem oynarken, hem şarkı söylerken muhteşem... Huntress'da Mary Elizabeth Winstead belli bir 'soğuk gizem' takınmayı başarıyor. Komiser Montoya'da Rosie Perez tüm kadınların en az güzel olanı. Ama bunu neredeyse bir avantaja dönüştürüyor. Ewan McGregor, bu özlediğimiz İngiliz oyuncusu (hayli zamandır yoktu), Roman Sionis'te bize yeteneğini hatırlatıyor. Kalabalık kadronun oyuncu takımı Asya kökenli Amerikalı, siyahi, uzak-doğulu ya da Hintli oluşlarıyla belli bir evrensellik sunuyorlar. Son jeneriklere kalırsanız, filmin stunt- dublör kadrosunun uzunluğuna dikkat edin. Ki aralarında bir Türk de var!..’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Hemen söyleyelim, maalesef ki “Yırtıcı Kuşlar”, Martin Scorsese’nin bu tür filmleri tanımlamak için kullandığı “lunapark eğlencesi” düzeyinde. Kelimenin hem gerçek hem de mecaz anlamında. Sağlam bir olay örgüsü olmadığı gibi Harley Quinn dışındaki hiçbir karakteri derinleştirmeyi beceremiyor. Çizgi roman baloncuklarıyla verilen bilgiler kadar diyelim. Kaldı ki Harley karakteri için de yeterince iyi yazılmış demek olası değil. Öte yandan filmin “lunapark eğlencesi” olması nedeniyle ‘hoşça vakit geçirilebilir’ olduğu gerçeğini atlamayalım. Çokça çizgi roman estetiği barındıran filmin özellikle finale doğru, beş kadının patriyarkaya karşı savaşını izlemek ajite edici bile olabiliyor. “Yırtıcı Kuşlar”, sağlam bir hikaye, güçlü bir dramatik yapı kuramamış olmasıyla akıllarda kalmayacak, izlendikten sonra uçup gidecek bir film maalesef. Öte yandan bir grup kadının bir araya gelip erkeklerle mücadele edip onları yenmesinin vereceği haz da az şey değil kanımca…’

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… “Yırtıcı Kuşlar ve Muhteşem Harley Quinn”, bir aksiyon olarak gerçekten iyi tasarlanıp çekilmiş, türün meraklılarını hayal kırıklığına uğratmayacak bir film... Cathy Yan, “Suicide Squad”de David Ayer'in kurduğu görsel dünyayı, daha renkli, canlı ve kıpır kıpır bir hale getirmiş. Son yıllarda bütün süper kahraman filmlerinin kendini kaptırdığı kirli ve karanlık estetiği, daha enerjik, neşeli, canlı bir dünyaya dönüştürmüş. Harley Quinn'in abartılı, teatral ve delimsirek halleriyle Black Canary, Cassandra ve Renee Montoya'nın sadeliği arasındaki kontrast, filmin mizahına sağlam bir temel teşkil ediyor. Montoya, idealist; Black Canary gerçekçi; genç Cassandra ise pragmatik ve oportünist yanlarıyla öne çıkıyor. İçlerinde en güçlü motivasyonu taşıyan Helena Bertinelli ise süper kahramanlığa özenen çocuksu halleriyle ekibin belki de en saf üyesi...
Tecrübeli Ewan McGregor iyi bir “kötü adam” yorumu ortaya koymak için elinden geleni yapmış. Ama McGregor'un “fazla fazla oynayarak” canlandırdığı Roman Sionis / Black Mask, filmdeki kadın karakterlere oranla yeterince iyi yazılamamış bir karakter…’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… En son Joker filminde bırakmıştık Gotham'ı. Rezil bir haldeydi. Aradan çok zaman geçmedi Cathy Yan'ın yönettiği Yırtıcı Kuşlar ve Muhteşem Harley Quinn ile tekrar bu şehirdeyiz. Suicide Squad: Gerçek Kötüler filminin bir devamı olarak algılayabileceğimiz filmde, Gotham'ın güçlü kadınlarının bir araya gelerek erkeklere karşı verdiği mücadeleyi izliyoruz. Montoya'yla birlikte bir takım oluşturmasına neden olur…Erkeklere karşı erkeğin anladığı dilden mücadele böyle verilir dedirten film Batman'siz bir Gotham da mümkün diyor. Açıkçası Gotham'da büyük suçlar işlenecek ve Batman olmayacak. Alışılageldik bir durum değil. Bunu çok da önemsemezseniz, ki anladığımız DC'de pek önemsemiyor artık, eğlenebileceğiniz bir kötüler dünyası filmi var karşımızda.’

 

KUZULAR FİRARDA: UZAY PARKI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… İngiliz ‘stop-motion’ ustası ‘The Aardman Animations’ şirketinin yeni filmi ‘Kuzular Firarda: Uzay Parkı’ (‘A Shaun the Sheep Movie: Farmageddon’), sömestr tatiline çıkan minikler ve onlarla birlikte salonların yolunu tutması ihtimal dahilinde olan ebeveynler için birinci sınıf bir seyirlik sunuyor. Yaramaz bir uzaylının dünyayı ziyaretiyle başlayan ve sonrasında ‘kuzular’la gelişen dostluk odağında yaşanan bir serüveni anlatan yapım, zekice göndermeler ve hatırı sayılı esprilerle dolu. Will Becker-Richard Phelan ikilisinin yönettiği film temel olarak Spielberg klasiği ‘E.T.’ye selam gönderiyor. Ama öykünün uğradığı duraklarda ‘2001: A Space Odyssey’ ve ‘Doctor Who’ gibi referanslar da var. Ayrıca genel tabloda ‘Yabancı düşmanlığı’ meselesine de vurgu yapılıyor. Jorja Smith, Chemical Brothers vs. gibi şarkıcı ve gruplarla donatılmış soundtrack’i de cabası diyelim… Özetle yılın en iyi animasyonlarından biri huzurlarımızda diyorum, gönül rahatlığıyla tavsiye ederim…’

KEREM AKÇA: “Kuzular Firarda: Uzay Parkı”, orijinal ismi ‘Farmageddon’dan yola çıkınca “Armageddon”a (1998) olabilecek en milliyetçi ve klişe uzaylı istilası filmine karşı çıkıyor. Bu konuda keyif veriyor, koşuşturmacalar, söylenmeler ve daha nicesi de bu ‘sorunsal’ı anlamlı hale getiriyor. Ama burada izlediklerimizin çok da özgün olduğu söylenemez. Bunun ötesinde tercih edilen 85 dakikalık sürenin "Kuzular Firarda" kadar 'cuk oturmuş' dedirtmediği de ortada. Zaten temeli Peter Lord-Nick Park ikilisinin “Tavuklar Firarda”nın (Chicken Run”, 2000) kuzulu ardılı ya da kardeşi olarak başlayan bir serinin çok da ileri gittiği söylenemez. Sadece izlenip eğlendirip unutulacak izlenimi bırakıyor. Ama yine de çizimlerinden politik mesajına kadar kayda değer bir stop-motion animasyon ürünü. Aardman külliyatının eli yüzü düzgün uzun metrajlı animasyonları arasına adını yazdırıyor. "Taş Devri Firarda"dan ("Early Man", 2018) daha çok eğlendiriyor üstelik...'

 

DOLITTLE

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… Film, Jessie Buckley'nin canlandırdığı “Uyuyan Kraliçe Victoria” fikriyle eski usul çocuk masallarını da getiriyor akla. Daha sonraki sahnelerde korsan filmlerini veya Hollywood usulü deniz macerası filmlerini hatırlamak mümkün... Yolculuk, “Karayip Korsanları”nda olduğu gibi giderek daha fantastik hale geliyor... Antonia Banderas'ın Dolittle'ın öfkeli kayınpederi Kral Rassouli olarak sahne aldığı film, finale doğru çağdaş fantezileri bile akla getiriyor... “Dolittle”, türler arasındaki geçişleri, kullandığı motifler ve temalar açısından tam bir yamalı bohça aslında... “O da olsun, bu da olsun...” gibi bir zihniyetle yapıldığı belli… Filmin en sevdiğim yanı, havyanlarla insanları “efendi – köle ya da sahiplik ilişkileri” içinde ele almıyor oluşu... Dolittle'ın hayvanlara hükmetmeden, onlara efendilik taslamadan eşitlik içinde yaşaması şüphesiz önemli... Ayrıca nevrotik ve öfkeli kaplan dahil olmak üzere filmde kötü bir hayvan karakteri hatırlamıyorum...

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Doktor Dolittle'ı canlandıran Robert Downey Jr.'ın (filmin yapımcıları arasında), Chaplin filmindeki dışa dönük ve sevimli oyunculuğunu anımsatan performansıyla akıp giden film, romandan gelen naifliği korumayı başardığı gibi, dört dörtlük eğlence de vaat ediyor. Yönetmen Gaghan, masal atmosferi içerisinde renkli, macerası da mizahı da yerinde bir film ortaya koyuyor. Ve 100 yıl sonrasından yazar Hugh Lofting'e esaslı bir selam çakıyor…’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Hugh Lofting’in geçen yüzyıl başında çocuklara yönelik yazdığı seriyi, ait olduğum kuşak 70’lerde TRT Televizyonu’nda çizgi film olarak izlemişti. Serinin sinemadaki ilk macerası ise 1967 tarihli Rex Harrison’ın başrolde göründüğü yapımdı. Daha sonra 1998 ve 2001 tarihli, Eddie Murphy’li iki ‘Doktor Dolittle’ daha izledik. Günümüzün uyarlaması ise bu haftadan itibaren salonlarımıza uğruyor. Ana karakteri Robert Downey Jr.’ın canlandırdığı, Antonio Banderas, Michael Sheen, Jim Broadbent gibi usta aktörlerin yan rollerde karşımıza geldiği yapımda Emma Thompson, Rami Malek, Octavia Spencer, Tom Holland, Ralph Fiennes, Marion Cotillard, Selena Gomez, Craig Robinson gibi isimler de birçok hayvan karaktere sesleriyle hayat veriyor. Özellikle ‘Syriana’yla tanınan Stephen Gaghan’ın yönettiği film, hayvanlara yönelik demode reflekslerin uzağında, son derece sempatik ve politik doğruculuk açısından da özenli bir senaryoya ve bakış açılarına sahip. Geleceğin dünyasını şekillendirmek adına miniklere yönelik bu türden mesajlara sahip filmlere ihtiyacımız var; dolayısıyla ‘kaçırmayın’ derim…'

KEREM AKÇA: '... Son derece karizmatik dekor, anlamlı aksesuarlar ve Guillermo Navarro’nun görüntü yönetimi bir ‘iz’ bırakıyor. Bu “Dolittle”, Robert Downey Jr.’ın karizmasıyla da kendini izletiyor. Korsan kıvamındaki Antonio Banderas onun yanına cuk oturuyor. Emma Thomspon’ın anlatıcı sesi ile Michael Sheen’in kalitesi de fena bir katkı vermiyor. Rami Malek için ‘niye?’, John Cena ve Kumail Nanjiani için ‘iyi olmuş’ dedirten ‘konuşan hayvanlar’ için ses tercihlerinin ise üzerine tartışılacaktır. Açıkçası uyarlama külliyatı açısından yapılanları takdir ediyoruz. Ama 2014’te başlayan ‘konuşan ayı başrollü’ ‘Paddington’ gibi postmodern bir live-action animasyon cinliği izlemiyoruz. Yine de Stephen Gaghan’ın filmografisindeki vasat memuriyetleri düşününce (bkz. “Abandon”, “Syriana”) ‘bu da yeter’ dedirtiyor 2020 model “Dolittle”. ‘Karayip Korsanları’nı bir Disneyland biniş atraksiyonundan yürüten enerjinin peşine takılıyor, o modele ‘hayvanlı’ bir egzersiz eklemesi yapıyor. Kurgusu, yapım tasarımı ve görsel efektleri yerinde bir fantastik sinema ürünü servis ediyor. 1998’deki politik ortamın ‘siyahi bir ana karakter’ gerektirmediği gibi Trump döneminde de niye bembeyaz bir Dolittle’a yer verildiğini de sorgulatıyor...'

 

KARAKOMİK FİLMLER 2

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Karakomik Filmler 2'de ise taksici Güven (Deli) ile şöhret olmak isteyen Birol (Emanet) var karşımızda. Deli'de Güven'in karıştığı bir cinayet sonrasında yaşadıklarını izliyoruz. Derdini bir türlü anlatamıyor ve akıl hastanesinden 'deli' raporu alınca işlerin düzeleceğini umuyor. Ama son tahlilde 'delilerle' sınava tabii tutuluyor. Kim akıllı kim deli dedirten, trajikomik bir hikayenin kahramanı oluyor.
Emanet ise TV dünyasının yarattığı şöhret algısıyla ilgili bir hikaye. Gündüz kuşağı programlarının birinde talibini arayan bir kadına aşık olan eski dansçı Birol'un o kadına ulaşmak isterken yaşadıkları anlatılıyor. Ona ulaşmak isterken kendini bir yarışmanın içinde buluyor. Bir Zeki Demirkubuz filmi gibi başlayan ve finaliyle de Yeşim Ustaoğlu'nun Araf'ıyla akraba olan Emanet, Cem Yılmaz'ın içindeki 'bağımsız ruh'un en iyi şekilde dışa vurmuş hali olduğu gibi, gayet başarılı bir gösteri toplumu eleştirisi... Naçizane bence serinin de en iyisi...’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Bu iki öyküyle sonlanan ‘Karakomik Filmler’ serisi, kuşkusuz Cem Yılmaz’ın sinema serüveninde bundan sonra gideceği yolu da eni konu belirleyecek gibime geliyor. Sinemadaki Cem Yılmaz’a ilişkin herkesin farklı bir tarifi ve beklentisi var. Kimi sadece güldürsün istiyor, kimi kendi beğenilerine göre sinema yapsın istiyor, kimi hem güldürsün hem de kendi tarifine göre sinema yapsın istiyor. ‘Karakomik Filmler’in bütününe bakıldığında Cem Yılmaz’ın yer yer güldüren ama asıl olarak hikâyeye ağırlık veren bir sinema yapmak istediği anlaşılıyor. Bu aynı zamanda gişeyi de önemsememek demek. Ama klasik refleksler kuşkusuz onu da bu türden tartışmaların içine çekiyor…

 

BEDENİMİ KAYBETTİM

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘… Aslında bütün hikâye, tutunmak ya da tutunmamak üzerine... Çünkü Naoufel gibi insanlar için mutlu ya da mutsuz sonlardan ziyade asıl önemli olan, yaşama ve mücadele etme arzusu... Ya bedenini arayan elden ilham alıp kendine acımayı bırakacak, yoluna devam edecek ya da teslim olacak...
İşte tam da bu yüzden “Bedenimi Kaybettim” hem yalnızlık ve melankoli hem de pes etmemek üzerine bir film...
Yönetmen Jérémy Clapin, ilk uzun filminde bazen pastel, bazense kuru boya tonlarını hatırlatan bir renk paletiyle geliyor karşımıza. Animasyonun sınırsız imkânlarını daha çok Naoufel'in zihnindeki anları birleştiren kurgu oyunlarında kullanıyor. Zamanlar arasında gidip gelen kurgu, filmin en etkileyici yanlarından biri... Onun dışında, kadraj ve kamera hareketleri açısından klasik film gramerinden pek saptığı söylenemez... Dan Levy'nin elektronik tınılı müziği filme çok şey katıyor ama hikâyenin önüne geçmiyor...’

KEREM AKÇA: '... Burada takip ettiğimiz sinemanın en iddialı fantastik elini yaratma hedefi. Bunun da fazlasıyla izlenesi tarafları var. Sadece animasyonda kolay olduğundan tamamı bakış açısı kamerasından çekilseymiş daha iddialı ve alkış tutulası olabilirmiş. Buradaki üslup denemesinde ‘nasıl olsa gözünden izliyoruz!’a güvenilerek biraz tembellik yapılmış. Ama bu durum, karakterlerin çevresinde bir el dolaşsa da onlara da boy-diz plan almaya kadar gitmeyi mantıklı gören bir süreç getiriyor. Bu sebeple de beden kaybetmenin elle anlam kazanıp sinemasal özgünlüğe ulaşması isteği, fikrin geliştirmesinden beslenmiyor.
 Aksine “Bedenimi Kaybettim”in iddialı olmayı reddederken kendini kısa film hikayesine kaptırdığı söylenebilir. Belki de Jeunet dünyasının kısa bir yan bölümünün uzatılmış versiyonu görünümü vererek seyir sürecini keyifle geçirttiği söylenebilir. Gerçeküstücü sinemasal el de bir hayal görmüş de içerideki filmine geri dönecek gibi…'

 

BIÇAKLAR ÇEKİLDİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... ABD yapımı olsa da İngiliz edebiyatının en tipik gerilim ögelerine sırtını yaslamış bu film, 130 dakikalık uzunluğuna karşın kendisini ilgiyle izletiyor. Arada biraz uzatıldığı, yayıldığı ve özellikle oyunculara abartılı kompozisyonlar çizme fırsatının aşırı olarak sunulduğu izlenimi doğsa da. Nasıl öyle olmasın ki... Karşımıza gelen kadro tam anlamıyla görkemli. Ve özlenmiş oyuncularla dolu. Yaşlı yazarda tam 90 yaşındaki Chrtistopher Plummer'ı bulmak gerçek bir sürpriz. O perdeyi tümüyle bırakmamış mıydı? Dedektif Blanc'da 'son James Bond' Daniel Craig; genç Marta'da gerçek bir yetenek olan Ana De Armas; yazarın oğlunda yetenekli Michael Shannon; kızında çok uzun zamandır görmediğimiz Jamie Lee Curtis (hatırlatalım: kendisi 'merhum' Tony Curtis'in kızı olurlar!); onun kocasında eski günlerin TV ünlüsü Don Johnson… Dul gelinde yine uzun zamandır kayıplara karışmış olan Tony Collette, ki uzamış yüzüyle sanki bir maske takmış gözüküyor! Lakeith Stanfield'den Katherine Langford'a tipik oyuncular; Frank Oz'dan K. Callan veya M. Emmeth Walsh'a çok eskiler... Tam bir şamata! Sonuç olarak özellikle polisiye sevenler ve de sinema tarihine düşkünler kaçırmamalı.'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Rian Johnson, 1970'lerden kalma eski usul bir film grameri kullanmış ama kurguyu bunun dışında tutmuş... Özellikle Agatha Christie uyarlamalarında tür, çok daha ağır ve sakin bir tempo tutturur. En gerilimli anlarda bile teatral havadan vazgeçilmez… Sonuçta, tiyatro kokan bir türdür. Ama Rian Johnson aksiyondan gelen alışkanlıkla ilk anlardan itibaren temponun düşmesine izin vermemiş. Söz konusu alt türle duygusal bağı olmayanlar, açıkçası filmi çok sevmeyebilirler. Hatta onlara biraz uzun, fazla dolambaçlı ve sıkıcı gelebilir. Ama Agatha Christie tarzı polisiyeleri sevenlerin “Bıçaklar Çekildi”yi baştan sona severek, keyif alarak, türün klasikleriyle karşılaştırmalar yaparak seyredeceğini tahmin ediyorum.'

KEREM AKÇA: '... Popüler kültürde Agatha Christie’nin dedektif Hercule Poirot’suyla bilinen ‘cinayeti kim işledi?’ araştırmasıyla bilinen ve katil zanlılarının bakış açılarına odaklanan gizem filmi alt türüne kayarak şaşırtmıyor. Ama bu alanda olabilecek en bayat ve vasat denemeye imza atıyor. Daniel Craig, LaKeith Stanfeld, Jamie Lee Curtis ara ara güldürebiliyor, ama Ana de Armas ve Chris Evans’ın yeteneksizliği de belli oluyor. Oyuncular, sanki ‘büyük bir kast olsun, dikkat çekelim’ taktiğiyle öylesine aralara serpiştirilmiş, senaryoda bir karakter yazıldığını görmek güç. Özellikle Don Johnson ile Frank Oz misafir sanatçı gibi...'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Johnson bir kez daha tür sinemasına hakimiyetinin farklı türlerde sınır tanımadığını kanıtlıyor. Kartlarını tek tek açan senaryo, bir Agatha Christie eseri gibi dört dörtlük bir matematikle işliyor. Johnson’ın özgün metni, güncel referanslar ve mizahtan da yoksun değil. “Ensemble”ın hakkını veren oyuncu kadrosu, filmde bilerek karikatür bırakılmış tiplemeleri başarıyla canlandırıyor. Johnson’ın görünmezlik anlamında klasik ancak kurgusuyla dikkat çeken yönetmenliği de filmin “Kim yaptı?” heyecanını sürekli ayakta tutuyor. İsmini bir Radiohead şarkısından alan “Bıçaklar Çekildi”, polisiye tutkunlarına sinemanın son dönemde sunduğu en güzel sürpriz…'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  “Bıçaklar Çekildi”, birden çok kişinin bulunduğu bir ortamda birisinin öldüğü, önce bu ölümün cinayet olup olmadığı, sonra da eğer bir cinayetse kimin öldürdüğü sorularına yanıt arandığı eski usul polisiyelerin izinden gidiyor. Tabii en çok da Agatha Christie’nin. Bu tür hikayelerde asıl mesele ‘gizem’ ve ‘entrika’nın güçlü bir şekilde inşa edilmesi. Bir yandan ortada bir cinayet olup olmadığının gizeminin diri tutulması, öte yandan eğer bir cinayetse katilin kurduğu entrikanın kusursuz olması gerekir.
Ve tabii seyircinin mekândaki herkesi potansiyel katil olarak görmesi. Dedektifle birlikte herkesten şüphelenmesi, teker teker onları elemesi, kimi elediklerinin yeniden şüpheli hale gelmesi ve finalde hepimizin şaşırdığı ama dedektifin gayet soğukkanlı bir şekilde anlattığı biçimde katilin ortaya çıkması. “Bıçaklar Çekildi” bu aşamaların çoğunu sorunsuz bir şekilde geçiyor. Eski usul dediğim polisiyeye saygının bir parçası olarak öyle tasarlanmış olsa da, finalde dedektifin gelişmeleri ayrıntılı bir şekilde anlattığı bölümün fazlalıklarını bir kenara koyabiliriz belki. Yine de filmin bu yüzünün yeterince keskin olduğunu söylemeliyiz. Peki diğer yüzünde neler var? Bu tür filmleri merak uyandırıcı ve izlenilir kılan bir diğer şey ise yaratılan karakterler. Rian Johnson bu açıdan da sınıfı geçiyor açıkçası. Agatha Christie ya da Arthur Conan Doyle romanlarından çıkıp gelmiş gibi duran karakterler inşa etmeyi başarıyor...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Rian Johnson, Agatha Christie öykülerindeki gibi, hep katilin kim olduğunu merak ettiren ve herkesi şüpheli gibi gösteren bir olay örgüsüyle filmi kotarıyor. Kotarıyor ama bunu yaparken de seyircinin zekasına saygı duyduğunu görüyoruz. Seyirciye katilin kim olduğunu tahmin etmeye yönelik birtakım ipuçları veriyor ve her seferinde de el artırıp senaryonun akışını bozmadan, olay akışını daha karmaşık hale getirerek tahminleri boşa çıkartmayı başarıyor. Ama finalde karmaşık hale gelen bir cinayet dosyasını iyi bir şekilde toparlıyor. Dolayısıyla film, temel dinamizmini senaryodan alıyor. Johnson'un yaptığı bir şey daha var. O da Agatha Christie'nin polisiye dünyasını tekrardan kurarken, o dünyaya modern bir dokunuş yapmak. Bu noktada özellikle Daniel Craig ile Chris Evans'ın sinemadaki personalarını, yine onların eliyle yönetmenin bir mizah unsuru haline getirme çabası takdire şayan. Ki iki oyuncu bu noktada gayet iyi iş çıkartıyor. 130 dakikalık, yer yer oyunculuk şovunun yapıldığı, yılın bu gizli güzelliğini polisiye hikayeler ama özellikle de Agatha Christie sevenler kaçırmasın derim.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Filmin en önemli yanlarından biri de ‘Dream Team’ tadındaki oyuncu kadrosu. Kuşkusuz ekipte Benoit Blanc rolünde Daniel Craig öncülüğü üstleniyor. ‘Daimi’ Bond, bu kez dedektifliğe özenmiş. Ama sanki kimi hal ve hareketleriyle bana daha çok ‘Komiser Columbo’ya göndermelerde bulunuyor gibi geldi. Filmden sonra “Abartıyorum mu?” diye düşündüm ama baktım The Guardian’ın eleştirmeni Peter Brad-shaw da bu meselede benzer şeyler karalamış; yalnız değilmişim! Harlan’da Christopher Plummer, Linda’da Jamie Lee Curtis, Richard’da Don Johnson, Walt’ta Michael Shannon, Joni’de Toni Collette, avukatta Frank Oz ve küçük bir rolde karşımıza çıkan emektar Emmet Walsh, eskilerin deyimiyle ‘gözlerimizin pasını silecek’ türden bir ışıltılı toplama imza atıyorlar. Ramsom’da Chris Evans, Marta’da da Ana de Armas ekibi tamamlayan diğer ışıltılı isimler. Sonuç olarak bu izlenmesi zevkli ve senaryosu itibariyle göndermeleri zengin filmi ‘kaçırmayın’ derim...'

 

BİZ BÖYLEYİZ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Ege güneşinin altında çekilmiş, zaman zaman sahile de uzanan bu film, iyi yazılmış, yeterince espri içeren ve yer yer insan karakterine özgün yaklaşımlar getirmeyi beceren bir yapım. Bir özelliği isimlerle oynaması. Böylece Emre bir kadın adı oluyor. Ve Gökçe'nin müstakbel eşi, onun 'eski arkadaşım' diye söz ettiği Emre'yi görünce feleğini şaşırıyor! Tıpkı kendisinden Nezih diye söz etmeyi seven Nezihe gibi... Bir diğer mizahi buluş, kimi kişilerin Nezihe'den haber aldıkça işlerini o an terk etmeleri. Böylece veteriner Gökçe, önündeki evcil hayvanı sahibinin fal taşı gibi açılmış gözleri önünde bırakıp gidiveriyor. Herkesten saklasa da aslında bir "garson kız" olan Emre ise her seferinde cam-çerçeve kırıyor! Ve film başta dediğim gibi bize Çağan Irmak filmlerini hatırlatıyor. Birçok açıdan... Ama bu sonuç olarak kesinlikle Hümeyra'nın filmi. Ve İstanbul festivalinin bu yıl onur ödülü vereceği bu büyük sanatçının aslında hepimiz için ne denli önemli ve vazgeçilmez bir kişilik olduğunun yeni bir kanıtı...'

 

AJANLAR İŞ BAŞINDA

KEREM AKÇA: '... “Ajanlar İş Başında”, bilimsel deney damarlı iki kafadar casusluk komedisi olarak hatırlanacaktır her zaman. Smith ile Holland’ın uyumu ve onlara eşlik eden diğer seslerle de aslında bir ‘Spy Kids’ olmaya aday olarak devreye giriyor. “Horton”da (“Horton Hears a Who”, 2008) ciddi bir meselesi olan bir bilimkurgu animasyonu klasiği üretme hedefi vardı. Ama ‘Blue Sky Studios’ ilk kez bu kadar iddialı bir komedi ürününe imza attı. Bunun devamı da gelmeli! Smith-Holland ikilisi, hem baba-oğul, hem usta-çırak, hem aile, hem iki kafadar damarından alacağı çok yol var. Buradaki bilimkurgu-fantastik tonu da sınır tanımıyor!'

 

SIFIR BİR

KEREM AKÇA: '... Ülkemizde aksiyon genelde ucuz örnekleriyle bilinir. Bu sebeple de aslında deneme yapmak bile heyecanlandırabiliyor. Kadri Beran Taşkın’ın yönettiği ‘Sıfır Bir Adana’sı ekip ruhunu yansıtan bir işti. Sinema şubesi “Sıfır Bir”de (2020) bu durum devam ediyor. Adana’nın mahalle kültürünü çok iyi yansıtan yapıt, el-omuz kamerası gerçekçiliği de günümüzün ‘Bourne’ sonrası eğiliminin peşine takılıyor. Elbette dizi piyasasındaki duruma da örnek oluşturmuş olabilir. ‘Kurtlar Vadisi’nin fazlasıyla politik açıdan yanlış, milliyetçi olabildiği bir ortamda mafya prototipleriyle, derin devlet ilişkileriyle de samimi durmayı beceriyor. Dizinin esas iyi niyetli yaklaşımı ise bu damardan çıkmış. Sinema filminde de Naim Kanat’ın kurgusunun katkısıyla bu durum sürüyor. Baskın, çatışma ve araba takip sahnelerinin bir hışımda çıktığı 98 dakika oyalayıcı. Bazen dizinin bir bölümü kadar olsaymış dedirtiyor. Ama iyi niyetine kaptırınca alıp götürüyor. Sonuçta ‘mafya aksiyonu’ bizde ihtiyaç olan bir alan. “Sıfır Bir” bu boşluğu kapatıyor. “En Uzun Gece”den (2019) sonra bir başka samimi aksiyon filmi izliyoruz bu sayede. Elbette Alper Çağlar’ı “Panzehir”i (2014) gibi profesyonel bir iş değil. Çamur gibi görüntülerden beslenen Ali Yılmaz bir yana oyuncu kadrosunun amatör ruhu ve oyunculuğa yatkın olmaması ise ekip kültürünü birazcık zedeliyor, onu da unutmamak gerek.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘S1 F1R B1R’in problemi senaryosu ve yer yer karikatürize çizgilerde seyreden kanlı sahneleri. Öyle ki film boyunca ölen insan sayısı, ‘John Wick serisi’nin ortalamalarını yakalıyor! Ama dinamik anlatım, kalbe ve hayatımızın içinde eksik olduğuna inandığımız adalete ilişkin duygularımıza seslenen tavrı, filmin anlattıklarına kulak vermemizi sağlıyor. Öykünün, kendi kahramanlarına kıyan ve nihayetinde, bütün ortamı tertemiz bırakan yaklaşımı da dikkat çeken yanlarından. Sistem tarafından el üstünde tutulan yerel politikacılar, iyi ve kötü polisler, iç içe geçmiş kirli ilişkiler, küçük bir kızı hayata bağlamak için verilen mücadele ve ortaya konan çaba derken filmde, aslında büyük resimle birlikte genel bir tasviri görmek mümkün. Çok daha iyi bir sinematografi ve senaryoyla belki de bu toprakların ‘La haine’i olabilirmiş ‘S1 F1R B1R’ ama artık önümüzdeki maçlara bakalım...'

 

JUDY

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Belki en güçlü yanı bir starla gerçek fan’ları (hayranları) arasındaki o sihirli, tariflere sığmaz ilişkiyi vermesindeki güç. Tüm o konser sahneleri; o kimi zaman gergin, ama çokluk, büyüleyici alışveriş. Hele o The Wizard of Oz’un unutulmaz şarkısı Over the Rainbow’un hep birlikte söylenmesi.
Ya da en koyu fan’lar arasında yer alan o gay çift. Ve onların o inanılmaz Judy Garland sevgisi... Ki tüm o sahnelerde -ama özellikle finalde- gözyaşlarımın sel gibi akmasına mani olamadım; açık yüreklilikle söylüyorum. Aynı biçimde, sanatçının kimi en umutsuz anlarında teselliyi neredeyse 'sokaktan geçen' yabancılarda araması da dokunaklı. Ve elbette muhteşem Rene Zellweger. Bugün tam 50 yaşında olan (1969 doğumlu), Norveç kökenli Texas doğumlu oyuncu. 1992’de başlanmış bir kariyerde adım adım yükselen, 2003 yılında Cold Mountain-Soğuk Dağ filmiyle yardımcı kadın oyuncu dalında Oscar aldığında, aynı rolle Oscar’ın yanısıra BAFTA, Critics Choice, Golden Globe ve SAG ödüllerini de alan 13 kadın oyuncu arasına girmişti Zellweger. Ama uzun süredir ortalarda yoktu. Ve Judy Garland deyince fizik olarak hemen akla gelen biri değildi. Ama işte, olmuş. Hem de kusursuza yakın biçimde... Üstelik tüm o şarkıları da kendisi söyleyerek... Gerçi en azından ünlü ve ödüllü Chicago müzikalinde de bunu başarıyla yapmıştı. Yine de... Sonuç olarak, yeni yılın ilk güzel sürprizi. Özellikle has sinefiller, onulmaz nostaljikler ve benim gibi sulu gözlüler için...'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Final, her şeyi toparlıyor ama yine de filmin bütünü tatmin edici olmaktan uzak kalıyor. Belki karakterin olumlu ya da olumsuz anlamda hiçbir değişim yaşamıyor olmasından kaynaklanıyor bu…  Açılışla final arasında Judy açısında değişen çok fazla bir şey yok aslında... Sonuçta, Judy Garland sıradan insanların ulaşamayacağı yerlere gelmiş uluslararası büyük bir star ama son geldiği noktada, sevgiye şefkate muhtaç, zayıf ve kırılgan bir insan… Sevgi arayışı, tuhaf şekilde herkesi eşitliyor ve şöhretin gerçekten çok da anlamı olmadığını düşündürüyor. Mutsuz starlarla ilgili filmler belki bu yüzden çekiliyor. “İnsanın ne olduğunu değil, ne olacağını?” düşünmesi gerektiğini hatırlattıkları için...  “Judy”yi çok beğendiğimi söylemem mümkün değil ama sadece Renée Zellweger’in performansı için bile önerebilirim. Zellweger kuşkusuz filme çok şey katıyor ve tek tek bütün sahnelerde çok iyi... Karakterin acılarını, hislerini, içindeki karmaşayı, ruhundaki o kapanmayan yaraları çok duyarlı, içten bir yorumla getiriyor karşımıza. Kendi adıma, Zellweger’i oyuncu olarak daha önce hiçbir filmde bu kadar beğendiğimi hatırlamıyorum. Oscar ödülünün de en güçlü adaylarından biri olduğu kesin...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... Rupert Goold, dönemin dışa dönük atmosferini anlatırken eksik, ancak hikayenin ana karakterlerine odaklandığında dikkat çekici bir iş çıkarmış ortaya. Judy Garland’ın yalnızca kariyerinin değil, hayatının da son demlerine doğru gittiği hissinin film ilerledikçe atmosfere hâkim olduğu bir yapım var karşımızda. Öte yandan sahne tasarımlarından Renée Zellweger tarafından seslendirilen şarkılara kadar dönemin ruhuna sadakat dikkat çekiyor... Filmin iyi yönlerinden birisi de Garland’ı ‘düşmüş’ resmetmekten ısrarla kaçınması. Çocuk yaştan itibaren ağır koşullar altında çalışmanın, şöhretin yükünün, erkekler tarafından sömürülmenin yarattığı ‘tükenmeyi’ gösterse de hayatına devam etmek isteyen ama içten içe durumun da farkında olan bir kadın var karşımızda. “Judy”, hayatımızın unutulmaz filmleri arasına girmeyecek belki ama Renée Zellweger’in performansı ile taçlanan bu sinema efsanesinin hayatına dair bir anlatı olarak dikkat çekici.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Stüdyo sisteminin altın yıllarının yıldızlarından Judy Garland’ın hayatının son dönemine odaklanan “Judy”, Peter Quilter’ın Broadway oyunu “End of the Rainbow”un sinema uyarlaması. Tiyatro yönetmenliği kökenli Rubert Goold’un yönettiği filmin en dikkat çekici yönü Zellweger’ın varını yoğunu ortaya koyduğu ve ona Oscar getirmesi muhtemel Garland performansı... Film, Goold’un tiyatro kökenli olması nedeniyle de en geniş alanı, oyunculuğa, yani Zellweger’a açıyor ve film bu performansın dinamiği üzerinden akıyor. Ancak klişeler nedeniyle tahmin edilebilir ilerleyen senaryo, karakteri bilindik sınırlardan daha derine indirip stüdyo sistemi dönemiyle tam bir hesaplaşma sağlayamıyor, akıldan çıkmayacak bir etki yaratamıyor. Buna rağmen sistemin beyaz ve erkek olmayanlara nasıl davrandığının tartışıldığı bir dönemin bir sonucu olarak bu hikâyeleri hatırlamanın tam zamanı.'

KEREM AKÇA: '... Rupert Goold’un yerine Tom Hooper’ın gelmesiyle gerçek hikaye, objektif bozulumuyla “Zoraki Kral”vari (“The King’s Speech”, 2010) bir sıkışmışlık aşılayabilirmiş. Ama sahnedeki şarkılar ve dönemi portreleme gücünü dar alana sıkıştırma dışında bir reji becerisi içermeyen bir biyografik filme dönüşmüş “Judy”. Ama İskandinav görüntü yönetmeni, filme hiçbir katkıda bulunmuyor, her şeyi başrolün omzuna yükleyip geri çekiliyor. Elbette son yıllarını anlatmak ‘sahne estetiği’ni öne çıkarıyor. Ama bunun altından kurguyla da hayali dünyayla da kalkılabilirdi. Goold, film olarak aynı sene çekildiği “Spotlight”ı (2015) sollarken zorlanmayan, iyi kurgulanmış gizemli gazetecilik filmi örneği “True Story” (2015) ile başladığı kariyerinde böylesi bir fırsatı bekliyordu, ama nafile… Akrabalık kurduğu Bio-pic’ler söz konusu olduğunda “Kaldırım Serçesi” (“La Vie en Rose”, 2007), “Marilyn ile Bir Hafta” (“My Week with Marilyn” gibi vasat durmak durumunda kalıyor “Judy”. “Monako Prensesi Grace” (“Grace of Monaco”, 2014), “Yıldızlar Asla Ölmez” (“Film Stars Don’t Die in Liverpool”, 2017) ve “Hitchcock Kızı” (“The Girl”, 2012) gibi Hollywood ihtişamını yansıtırken kendi tutarlılığıyla öne çıkan denemelere dönüşmüyor. Grace Kelly, Gloria Grahame ve Tippi Hedren kadar şanslı olamıyor. Aksine Zelweeger’i Rufus Sewell de, Michael Gambon da alkışlıyor. Senarist Tom Edge’in fantastik öğeleri devre dışı bırakması bir zaaf gibi gözükürken bir tuhaf tercih de Garland’a saygısızlık olarak devreye giriyor. Onun 1939’da “Oz Büyücüsü” setinde Darci Shaw gibi yüzü dışında bir anlamı olmayan dizi oyuncusuna emanet edilmesi ‘yapaylık’ göstergesi. Halbuki ikonik oyuncunun en kilit rolü daha anlamlı ve saygı değer hale getirilebilirdi. Zelweeger’in gözünden bir fantastik temsil olarak canlanabilirdi.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET) : '... Film ‘Oz Büyücüsü’ dönemi, çocukluğu elinden alınmış bir yıldız adayı olarak çareyi önce ilaçlarda, sonra da alkolde bulma nedenleri ve nihayetinde kendisinden küçük Mickey Deans’le yaptığı son evliliğiyle Londra’daki ‘Talk of the Town’ adlı gösteri merkezinde sahneye çıkarak hayata tutunuşu gibi istasyonlarda geziniyor. Peter Quilter’ın ‘End of the Rainbow’ adlı oyununun uyarlaması olan filmde Judy Garland rolündeki Renee Zellweger, performansıyla Oscar’larda ‘En İyi Kadın Oyuncu’ dalının en büyük favorisi olacak gibi. ‘Judy’ klasik biyografi çizgileri pek aşamıyor ve bence en önemlisi Garland’ın büyük kızı Liza Minnelli’yle olan ilişkilerine bir sahne dışında hiç değinmeden küçük çocuklarıyla ilgileniyor. Ama şunu da kabul etmek lazım: ‘Judy’, ana karakterinin yaşadığı acıları ve trajediyi seyircisinde hissettiriyor. Özellikle filmin finali çok hüzünlü ve de çok güzel… '

 

BABA PARASI

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Selçuk Aydemir, toplumsal olarak parayla ilişkimizin kodlarını iyi çözmüş. Bu kodları kah abartarak kah ters-yüz ederek filmin komedisinin ana unsuru haline getiriyor. Açıkçası para sevdasının bizi nerelere savurduğunu anlamamızı sağlıyor. Ki manzaranın fena olduğunu tahmin edersiniz... irbirlerini o güne kadar tanımayan iki kardeşi oynayan Murat Cemcir ile Ahmet Kural ise diğer filmlerinde birbirlerini bütünleyen iki karakterken bu filmde farklı bir durumla karşımızdalar. İkisi de paragöz ve aynı zamanda bir rekabet halindeler... Bu durum da ikilinin mizahını zenginleştiren bir unsur olarak ortaya çıkıyor. Taşlama, durum ve karakter komedisi ve yer yer kaba komedinin yer aldığı bir komedi harmanı olarak değerlendirilebilecek Baba Parası, nihayetinde ağlanacak halimize güldürüyor. Hem de, birkaç noktadaki zorlama esprileri saymazsak, kimi yerlerde katıla katıla kimi yerlerde tebessümle. Film aydınlık ve şen şakrak olsa da genel olarak ahlaki değerlerin yozlaşmasıyla ilgili karanlık bir tablo sunuyor. Ama finaliyle de umutsuz bırakmıyor bizleri...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Senaryonun kimi noktaları zorlama gibi görünüyor ve filmin ilk yarısında çok da kayda değer bir bölüm yok. Sadece cenaze faslı sırasında çelenklerde ‘Kemal Sunal filmleri’ndeki yan karakterlerin isimlerinin yer alması bir tür ‘saygı duruşu’ olmuş. ‘Baba Parası’ bence ‘mezarlık bekçisi’ karakterinin devreye girmesiyle ritm, ilginçlik ve seyir zevki kazanıyor. Bu ekibin filmlerinde ayrıca şöyle bir mesele var; karakterler şive kullanıyor ama ses bandı genellikle problemli oluyor ve şivelerin vurgularını çoğu kez tam olarak duyamıyor ya da anlayamıyoruz; aynı sorun ‘Baba Parası’nda da geçerliydi. Performanslara gelince; ana ikili klasik olarak üstlerine düşenleri yerine getiriyor, Devrim Yakut’un çizgi dışı bir anne portresine soyunması takdir edilesi ama ben çizdiği karakteri ve oyununu yer yer fazla abartılı buldum, ‘mezarlık bekçisi’nde ise Giray Altınok öykünün en dikkat çekici karakterine imza atmış.
Sonuç? ‘Aydemir-Cemcir-Kural ortaklığı’nda hâlâ en kıymetli ve akılda kalıcı buluşma ‘Çalgı Çengi’ gibi geliyor bana, henüz o filmi aşamadılar...'

 

ALEV ALMIŞ BİR GENÇ KIZIN PORTRESİ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Görkemli bir dönem ve doğa tasviri önünde bir yandan pervasız ve cesur bir (eş)cinsellik öyküsü. Öte yandan, erkekleri hemen tümüyle dışlamış bir kadın ve kadınlık masalı. Öylesine sağlam bir görsel estetiği, öylesine feminen (ve feminist) bir yanı var ki... Gerçek bir kadın filmi; kesinlikle kadın seyirciye seslenen... Ama ben bir erkek olarak da sık sık gözyaşlarımı tutamadım. Hem de hiç beklenmeyen sahnelerde; yani içerik kadar veya daha çok, sinema sanatının kendine özgü büyüsüyle... O büyü öylesine işliyor ki, zaman zaman anlatılanı unutup sırf perdeden yansıyan güzelliğe, zerafete ve canlılığa dalıyor, başka alemlere gidiyorsunuz. Örneğin o kadın korosunun hep birden giderek yükselen biçimde şarkı söylemesinde... O ilk yaklaşma ve ilk öpüşmede... O annenin umutsuz çabasında... O istemeden gebe kalmış hizmetçiye zoraki yöntemlerle bebeğini düşürtme girişiminde... Bence bu son derece kendine özgü bir film. Türünde bir zirve; dişil bir estetiğin görkemli zaferi. 2007'den itibaren çevirdiği Ahtapotların Doğuşu, Tomboy ve Kızlar Çetesi adlı bir avuç filmle dikkat çeken yazar-yönetmen Celine Sciamma gerçekten sinema sanatının zirvelerine çıkıyor. Görüntüleri çeken Claire Mathon'la birlikte bunun tam bir kadın filmi olmasını sağlıyorlar. Neredeyse 'erkekler dışarı' diyerek!..'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  Céline Sciamma, bir söyleşisinde bütün filmin aslında final sahnesi için çekildiğini söylüyor. Ama finalde Vivaldi’nin “Dört Mevsim” adlı eserinin “Yaz” bölümü eşliğinde Héloïse’in kusursuz portresini görebilmek için tıpkı Marianne gibi filmle geçirdiğimiz zamanın her anını hatırlamak ve geriye dönerek anlamlandırmak gerekiyor.
Noémie Merlant ve Adèle Haenel’in oyunculuklarını, Jean-Baptiste de Laubier- Arthur Simonini ikilisinin müziklerini not düşmeden geçmeyelim. Bu filmle birlikte bu yıl Cannes’ın dikkat çeken bir başka yapımı “Atlantis”in de (şu sıralarda Netflix’te gösterimde) görüntü yönetmenliğini üstlenen Claire Mathon’un işçiliğine özel bir dikkat çekelim. “Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi”, iki kadın arasındaki imkânsız aşka dairmiş gibi görünse de asıl olarak resmin, doğanın, şiirin, müziğin ve dostluğun bir aşkın gözünden nasıl algılanabileceğine dair. Ve kuşkusuz yılın en iyilerinden birisi…'

KEREM AKÇA: '... Noémie Merlant-Adele Haenel ikilisinin Luana Bajrami ve tecrübe kontenjanından Valeria Golino destekli bir feminist haykırışı devreye soktukları söylenebilir. Bu bağlamda da filmin amacı ortaya çıkıyor. 18. yüzyılın “3 Kadın”ı (“3 Women”, 1977) gibi gözükse de devreye giren ateş motifiyle birlikte de o kadar soyut takılmıyor. Claire Mathon’un görüntü yönetimi gerçekçiliğe ufak stilize ışıklarla destek veriyor. Jane Campion’a yakın bir dil çabasını ortaya koyuyor. Açıkçası filmin 120 dakikaya uzaması ‘ritim’ problemi doğurmuş. İlk 75 dakika boyunca temposuz bir şekilde birbirinden sürpriz çıkarmaya çalışan bir ikili izliyoruz. Ama arka plandaki sonuçları da az çok tahmin edebiliyoruz. 75.-120. dakikalar arası ise ‘hayal kadın’ kavramı mantıklı hale geliyor. Sciamma, kesinlikle önemli bir yönetmen. Burada da 1948 tarihli kendi resmini yaptığı kadına aşık olan bir adamın gözünden akarak ‘fantastik aşk filmi’ klasiğine dönüşen “Hayal Kadın”ın (“Portrait of Jennie”) modelini kullanıyor. Orada Leonardo Bercovici’nin romanı
perdede kalıcı ve devrimci bir temsil bulmuştu. Jennifer Jones-Joseph Cotten ikilisi bu melez
türün tarihine iddialı bir miras bırakmıştı. Halen onun yolunu izleyenler var. “Portrait of a Lady on Fire”da sade renkler ile mesafeli gerçeküstücü sahneler arasında gidip gelen bir yapı var. Sciamma hiçbir şeyi abartmadan aslında ‘hayran bırakan’ın peşine düşüyor. “Hayal Kadın”ın LGBTİ+ soyundan ardılı ya da kardeşi bu şekilde canlanıyor. Film, sonuçta Jane Campion usulü, etkili anları var, yönetmeninin dokunuşunu taşıyor, ama çok uzun olmasıyla Sciamma’nın en iyisine dönüşmüyor.'

UĞUR VARDAN: '...  ‘Alev Almış Bir Genç Kızın Portresi’, ilk elde ‘Mavi En Sıcak Renktir’e (Yön: Abdellatif Kechiche) yakın bir hava yaysa da asıl olarak ‘The Age of Innocence’ (Yön: Martin Scorsese), ‘The Remains of the Day’ (Yön: James Ivory), ‘Moonlight’ (Yön: Barry Jenkins), ‘The End of the Affair’ (Yön: Neil Jordan) ya da ‘Kırık Bir Aşk Hikâyesi’ (Yön: Ömer Kavur) gibi filmlerin ait olduğu bir coğrafyanın temsilcisi... Kapıyı resim sanatıyla aralıyor, edebi bir metinin görselleştirilmesi türünden bir etki yapıyor ve yüreğimizi dağlayıp sona eriyor... Biz seyirci kimliğimizle, perde karşısında Marianne’le birlikte Heloise’nin duygularını bütün içtenliğiyle ifade etmesine tanık olurken ses bandından gelen Vivaldi’nin ‘Dört Mevsim’i (‘Yaz’ bölümü) hüzün eşiğimizi yükseltiyor (bu arada sahilde, civardaki kadınların söyledikleri ‘Fugere non possum’ adlı ‘acapella’ da muhteşemdi). Bu ‘feminist’ unsurlara göz kırpan film, anlatım biçimiyle belki kimilerine eski usul ya da demode gelebilir ama bence asıl erdemi de burada... Kısa bir yargıyla bitirelim: ‘Yılın en iyilerinden, kesinlikle kaçırmayın’...'

 

CEP HERKÜLÜ: NAİM SÜLEYMANOĞLU

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Bu hikaye, görüldüğü gibi aksiyona ve gerilime açık. Ayrıca da yoğun bir dramatik malzeme içeriyor. Tüm bunların hayli iyi biçimde değerlendirildiğini ve ortaya iyi, düzeyli bir popüler sinema örneği  konduğunu kabul etmek gerekiyor. Bir büyük, çok büyük şans elbette baş oyuncu alanında... Naim'in o çocuksu yüzünü, o masum bakışlarını bulmak kolay mı? Ama bir mucize olmuş ve Daha adlı çok sevdiğim filmde ilk kez karşımıza çıkan Hollanda doğumlu Türk oyuncusu Hayat Van Eck, harika bir Naim yaratmış. Üstelik çocukluğunu oynayan Deniz Ali Cankorur da bu zincire katılıyor. Öylesine ki, Naim'in çocukluktan gençliğe geçişini farketmiyorsunuz bile... Oyuncu demişken, ana-babada Yetkin Dikinciler ve Selen Öztürk'ü, antrenörde Gürkan Uygun'u, diğer küçük rollerde Uğur Güneş, İsmail Hacıoğlu, Renan Bilek, Bülent Alkış, Mehmet Esen gibi sanatçıları da kutlamak isterim. Ayrıca çeşitli ülkelerdeki çekimler; her birinde o ülkenin dilini konuşan yerel figüranlar, hatta oyuncular; özellikle Türkçe ve Bulgarca'nın en inandırıcı biçimde karışımı. Barış Pirhasan'ın senaryosu, Martin Szecsanov'ın görüntü çalışması; Fahir Atakoğlu'nun aşırı kullanılmış olsa da aslında güzel müziği... Olumsuz ögelere gelince... Filmin çok genelde biraz kaba çizgilerle oluşturulduğu söylenebilir. Elbette bu bir 'sanat filmi' değil, bir kitle filmi. Yine de biraz daha incelik hoş olurdu!.. Bu filmin milliyetçi yanı için de geçerli. Böylesi bir hikayenin milliyetçiliğe çok açık olduğu ve bundan kaçınılamayacağı doğru. Bu açıdan, hele Türk milliyetçiliğinin okşanmak bir yana açıkça kışkırtılmasının moda olduğu şu günlerde, elbette bu kaçınılmazdı. Ama bu derecede mi? Biri kalkıp örneğin "Kardeşim, tüm Bulgarlar bu kadar mı kötüydü?" diyemez mi?

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Neticede kısacık hayatına üç olimpiyat şampiyonluğu sığdıran, yedi defa dünya şampiyonu olan ve 46 kez dünya rekoru kıran bir efsanenin hikayesi derli toplu ve duygusal olarak anlatılıyor. Naim yaşarken bile onun yazdığı destanın ne kadar esaslı olduğunu çok da anlayamadığımızı düşündüğüm için bu da bir şey diyebiliyorum. Bu filmin de, Naim'in efsaneleşen hikayesini tekrar hatırlamamızı ve biraz da üzerine düşünmemizi sağlayacağını umuyorum.
Kalabalık bir oyuncu kadrosuna sahip filmde Naim'i canlandıran Hayat Van Eck esaslı bir alkışı hak ediyor. Fiziksel benzerliğinin yanı sıra Naim'in verdiği mücadeleyi içselleştiren bir performans ortaya koyarak filmin lokomotifi olmayı başarıyor. Ama sadece o değil, Selen Öztürk, Yetkin Dikinciler ile Gürkan Uygun da performanslarıyla öne çıkıyorlar.’

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.çdm.tr): ‘… Naim’in annesiyle (hakkını verelim Selen Öztürk oldukça iyi) ilişkisi üzerinden ağır bir drama diğer taraftan “vatan, millet, Sakarya” ajitasyonu inşa ediliyor. Meselenin iyi bir Naim Süleymanoğlu filmin çekmek değil de, böyle önemli bir karakteri sömürmek, seyirciyi topluma mal olmuş bir karakter üzerinden maniple etmek olduğuna dair koca bir soru işareti kalıyor geriye.
“Daha” filmiyle dikkatleri çeken Hayat Van Eck’in Naim Süleymanoğlu’na fiziksel olarak benzerliği ve oyunculuğu sınıfı geçiyor. Film için ciddi bir prodüksiyon masrafı yapıldığı, büyük emekler harcandığı da gözlerden kaçmıyor. Bu kadar büyük masrafa ve emeğe rağmen yangından mal kaçırırcasına vizyona film yetiştirmenin yazının başında değindiğim gibi maddi hatalar yanında kurgu ve tempo hatalarını da beraberinde getiriyor. Koyduğu parayı bir an önce alma hevesinin , “sabah sünnet, öğlen deniz” heveskârlığının ortaya çıkardığı eksiklik hissi bir kez daha kendini gösteriyor.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… Yönetmen olarak Özer Feyzioğlu imzasını taşıyan çalışma ana karakterinin çocukluğuna, yetişme dönemine, Jivkov’un Türkler üzerindeki baskı rejimine ve iltica hamlesine odaklanıyor. Süleymanoğlu’nun Türkiye’ye ayak bastıktan sonraki yaşantısından, özel hayatından, yaşadığı zorluklardan filmde eser yok. Öte yandan anlattığı bölümlerde ise derinlemesine bir karakter analizinden de söz etmek zor. Barış Pirhasan’ın senaryosu belli bir tarih aralığında kronolojik bir gezintiye çıkmış gibi. Öykü daha çok dramatik unsurları öne çıkarmaya çalışmış. Bu durumu anlamak mümkün, çünkü ‘Cep Herkülü: Naim Süleymanoğlu’ bir ‘Dijital Sanatlar’ yapımı ve malum, bu şirkete ait filmler daha çok seyircinin gözyaşlarını teslim almaya odaklı. Öte yandan ‘Dijital Sanatlar’ın bir önceki adımı ‘Türk İşi Dondurma’ tarihi kendi kafasına göre alabildiğince çarpıtıyordu, Süleymanoğlu’nun hikâyesinde ise pek çarpıtma olduğu söylenemez (sadece iltica sahnesi bildiğim kadarıyla daha geniş sayılı bir grupça ve farklı bir şekilde yapılıyordu, filmde eylemi iki kişi gerçekleştiriyor, sonrasında da iki kişi daha operasyona dahil oluyor)…’

 

PARAZİT

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Garip, tuhaf, yer yer komik, yer yer de tüyler ürpertici bir film. Sanki bir tür modern Burjuvazinin Gizli Çekiciliği denemesi. Ama Bunuel verilebilecek referanslardan sadece biri. Çünkü öylesine inceliklerle yazılmış bir senaryoya sahip ki...Ve bu tipik Kore hikayesine öylesine evrensel boyutlar katabilmiş ki... Oyuncularsa Uzak-Doğu sinemalarının bizim için çok farklı kriterlere dayalı olan oyun tarzına karşın son derece iyi bir ekip oluşturuyor ve yaşayan karakterler inşa ediyorlar. Belki tümüyle kavranması için birden çok izlenmesi gerekebilir. Ama ilgisiz kalınması bence düşünülemez bile... Velhasıl Altın Palmiye’sini de, şimdiden eriştiği ‘kült’ statüsünü de hak eden bir yapım.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Yönetmenlik açısından büyüleyici ve güçlü oyuncu performanslarına sahip film, izledikten yıllar sonra bile akılda kalmayı sürdürecek sahnelere sahip. Joon Ho, filminde politik açıdan ezilen sınıfın dinamiklerinin ve gelir eşitsizliğinin altını kalın çizgilerle çiziyor. Sol siyasi görüş, bu kadar geniş kitlelere erişen ve sinema diliyle anlatım açısından başyapıt düzeyinde seyreden bir filme uzun süredir sahip değildi. Filmin dünyanın her yerinde elde ettiği gişe başarısı da Joon Ho’nun dünyanın isyan eden ruh halini yakaladığını ve bunu izleyici dostu bir filme dönüştürdüğünü kanıtlıyor.'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Bong Joon-Ho, sürdürülebilirliklerini zengin sınıfın kendilerine sağlayacağı olanaklara bağlamış iki aileyi ‘ekmek kavgası’ için birbirine düşman ve kanlı bıçaklı hale getirirken sinemanın neredeyse bütün olanaklarından yararlanmayı başarıyor. Ortalama bir ‘sanat filmi’ gibi başlayan hikaye, biz farkında olmadan kara komediye, finale doğru ise ‘thriller’a doğru ustaca evriliyor. Böylece sınıf anlatısının türler içine ustaca yedirildiği, alt metin giderek zenginleşirken hikaye akışındaki dinamizmin seyirciyi hipnotize ettiği bir seyirlik çıkıyor ortaya... “Parazit”, üzerine birçok şey yazılabilecek, bu sayfanın sınırlarını aşacak kadar uzun tartışmalara konu olabilecek görkemli bir yapım. Yukarıda anlattıklarımın hepsi bir yana, Kim ailesinin evini su bastığı sahnedeki görselliğin ve simgeselliğin gücü bile sinemada eşine çok az rastlayabileceğimiz güçte. Mutlaka izleyin…'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Cinayet Günlükleri’, ‘Canavar’, ‘Snowpiercer’, ‘Okja’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Bong Joon-ho, son adımı ‘Parazit’te yine kapitalizmin açtığı, kapanmayan ve bu sistem daim kaldıkça sonsuza kadar kapanmayacak olan meselelere dokunduruyor ve burjuvaziye olan öfkeyi perdeye taşıyor. Won Han Jin’le birlikte yazdığı senaryo, mükemmel bir çatı üzerine inşa edilmiş. ‘Parazit’ her aşamasında içindeki katları açıyor ve giderek genel bir yelpazede seyrediyor. Park’ların kibirli aile babası Dong-ink, naif ve dış dünyanın sertliğinden uzak karısı Yeon-kyo, iyiliksever ama ‘açın halinden anlamaz tok hayatlarına’ (şehrin fakir ve altyapıdan uzak kesimleri su baskınlarıyla evlerini ve hayatlarını kaybederken onlar düzenleyecekleri partinin derdinde mesela) devam ededursun, ‘alt sınıfın laneti’ kapılarını çalıyor... Öte yandan filmin, burjuvaziye birbirinden habersiz, farklı kimlikler altında tavsiyelerle sızmış gibi görünen ailenin bağlarına ilişkin en güzel yorumunu Park’ların küçük oğlu Da-song yapıyor ve anne-babasının keşfedemediği bir şeyi yakalıyor: “Hepsi aynı kokuyor!”...'