ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

SÖZ VERMİŞTİN

KEREM AKÇA: ‘… Film, klasik bir ‘ölümcül hastalıklı duygusal dram’ formülünü yaşatıyor. Onun için hiçbir şeyi ihlal etmeden hareket ediyor, başını sonunu bağlama, diyaloglarla sonuç alma konusunda daha az köşeli olabilirmiş. Ama Baran Seyhan’ın Sadi Çilingir’den bile karakter yaratma becerisi çok açık. Şenay Gürler, şarkıcı rolünde müthiş bir performans sergileyip kalitesini ispatlıyor. Mazlum Çimen de entelektüel camianın ‘yakın arkadaş’ kontenjanında işlevsel bir şekilde yansıtılıyor. Üç kişinin elinden çıkan besteler ise Yeşilçam damarından ilerlemek için tasarlanınca unutulup gitmeyi garantiliyor. Baran Seyhan, sonuçsuz aşkların üzerine giderken ülkemizde tek yasın depremle gelen yas olmadığına da dikkat çekiyor. Filmi eski Beyoğlu’na adayarak duygusallaştırıyor. “Kader”in izlendiği sinemanın Atlas olması ve yılların Cevdet Pişkin’inin yer göstermesi bile anılarımızda yer edecektir. Ama Tandoğan-Karayel çiftinin yakaladığı kimyayla inandırıcılık problemi yaşamasa da iddialı olamayan bir aşk filmi “Söz Vermiştin”.


VE SONRA DANS ETTİK

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film yakın zamanda izlediğimiz kimi bale filmlerini hatırlatıyor. Özellikle de Mikhail Baryshnikov'un yaşamını çıkış noktası alan Taylor Hackford  imzalı White Nights-Beyaz Geceler (1985) ya da Rudolf Nureyev'in öyküsüne dayalı Ralph Fiennes imzalı The White Crow- Beyaz Karga (2018). Tıpkı onlardaki gibi gerçek dansçılardan seçilmiş oyuncular, filmin bale yanına ciddi bir ağırlık ve çekicilik kazandırıyor ve de Gürcü dansı, kültürü, folkloru üzerine ilginç bilgiler ediniyoruz; bir belgesel izlercesine...  Bu arada filmin gerçekten unutulmaz bölümleri de var. Örneğin düğün sahnesi ya da Merab ve İrakli arasındaki ilk sevişme sahnesi. Bir sinemaseverin belleğine yerleşmeye aday bölümler.    Denetimli anlatımı, sağlam dramatik yapısı ve müzik/dans yanıyla da ilgi çeken, görülmesi gerekli bir film.'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  “Ve Sonra Dans Ettik” senaryo devamlılığı, oyunculuk, görsel tasarım ve yönetmenlik açısından çağın bütün gereklerini yerine getiren ve bu yüzden de ilgi gören bir film. Ancak, hiç çekinmeden söylemek gerekir ki, filmde öngörülemeyen, beklenmedik hiçbir şey yok. Gürcistan’da geçen bir eşcinsel genç hikayesi için olması gereken her şey var. Dağılmış aile, sorunlu ağabey, umursamaz baba, yoksulluk, sonradan en iyi arkadaşa dönüşecek kadın sevgili, acımasız oğlan çocukları, çekip giden sevgili vs. Film bu bakımdan fazla öngörülebilir ve tahmin edilebilir kalıyor. Hatta biraz daha iddialı bir cümle kuracak olursak, fazlaca formül olduğunu bile söyleyebiliriz. Hakkını yemeyelim Levan Akin bu formülleri yerli yerinde kullanıyor ve tıkır tıkır işletiyor. Finalde nasıl bir sahnenin olacağını biliyor olmamıza rağmen yine de beklentinin üzerinde bir iş çıkarıyor. Her şeyi tamammış gibi görünse de filmden çıkınca “bir şey eksik sanki” duygusu kalıyor geriye. Her ne kadar yönetmen ülkeyi ve karakterleri ‘gerçekçi’ kurmaya çalıştığını söylese de, anlattığı hikayenin romansına ve bunun ‘Batı’da yaratacağı etkiye kendisini fazlaca kaptırdığını düşünüyorum...'

KEREM AKÇA: '...  Filmin 113 dakika olması, eşiğin dönülmesinden itibaren klasik sıçramalı kurguyla ilerleyen görsel yapının çok da mest eder hale gelmesini engelliyor. Aksine Vilgot Sjöman’ın ‘I Am Curious’ ikilemesi kadar iddialı başlasa da zamanla kendini bilinçaltında Dogma mekaniğine kaptıran bir film izliyoruz... Bir yerden klasik aktif kamera filmi kontrolü altına alıyor. Sanki Gürcü “Cumartesi Gecesi Ateşi” (“Saturday Night Fever”, 1977) gibi başlayıp “Sev Beni”nin Gürcü asıllı ardılı olmak için çaba sarf edince irade hikayesini ve gerçekçiliği kökleyen bir film “Ve Sonra Dans Ettik”. Bu konuda da aslında tavizsiz bir şekilde bir saati boşa harcıyor...'

 

BİR KADIN ZAFERİ

KEREM AKÇA: ‘…  Orkestra şeflerinin tarihinde önemli bir yere oturan Antonia Brico’nun biyografik filmi. “Bir Kadın Zaferi” (“De Dirigent”), bu yıllara uygun olmasıyla duygusallaştırsa da ‘daha iyi olabilirmiş’ hissi yaratan vasat bir film. Burada da Maria Peters, altı milyon avroluk bütçeyi fena idare etmemiş. Dönemi iyi yansıtmış, kurgusuyla bir akıcılık getirmiş. Ama her şey bir başkaldırı ve klasik başarı öyküsüne isyan için var gibi. Böyle olunca da 137 dakika göze batabiliyor. “Bir Kadın Zaferi”, güncel sinemada “Paris’te Son Konser” (“Le Concert”, 2009), “Gençlik” (“Youth”, 2015), “Taraf Tutmak” (“Taking Sides”, 2001) gibi en iyimser yorumla vasat orkestra şefi öyküleri arasına katılıyor. Peters’ın senaryosu daha iddialı bir oyuncu kadrosu ve bütçeyle perdeye aktarılsaydı Oscar yarışında da bir yere gelebilirdi, ama bu haliyle biraz az iddialı, geride kalmış duruyor. Özdeşleşmeye sokmakta zorlanıyor. Seyircisiyle o kadar da yakın bir temas kuramıyor.'

 

ASFALTIN KRALLARI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Yarış gerçekten baş döndüren bir ustalıkla anlatılmış. Hele final bölümünde... Belgesel/belgeci bir tavırla çağdaş teknolojinin buluşması parmak ısırtıyor. Ve bir dönemin usta yönetmeni, 1995'ten itibaren Heavy-Şişman, Cop Land-Güçlüler Bölgesi, Girl İnterrupted, İdentity-Kimlik, Walk The Line-Sınırları Aşmak, 3 10 Yuma Treni, Wolverine, Logan gibi birbirinden ilginç filmler imzalamış olan 1963 doğumlu James Mangold'u yeniden günışığına getiriyor. Ama hikayede aksiyonun gerisindekiler de önemli. Özellikle araba sanayii üzerine, en çok da Ford üzerine söyledikleri. Dev şirketin örneğin ikinci büyük savaşa katkısı: Askeri uçakların beşte üçünü üretmiş!... Ön planda iki temel kişi var. Aksiyonla iç içe oldukları için... Carroll Shelby'de Matt Damon biraz patates suratlı olmuş, ama iyi oyunculuğunu koruyor. Ken Miles'da ise Christian Bale daha göz dolduruyor. Öncellikle kişiliği daha sağlam olduğu için... O savaşta Normandiya çıkarmasına tankla katılmış bir efsane-kişilik. Kendisine tapan karısı ve oğluna karşın, o sanki arabalara, en çok da motora müthiş bir tutkuyla bağlı. “Arabalara nazik davranmak gerek” sözüyle onları okşarken, sanki bir aşkı yaşıyor!... Bu öge, filmin sanırım en güçlü, en özgün yanı. Ve o bu karaktere can verirken, biraz da yüzüne bir maske takmış gibi duruyor...'

KEREM AKÇA: ‘… Christian Bale ise devreye girip Ben Miles olduğunda, Damon’ın Carroll Shelby’sini ezip geçiyor. Matt Damon’ın yanında ‘başka bir seviye’de, birkaç kademe üstte yer aldığını ispatlayan bir performans sergilemiş. Sanki onun oyunculuk yaptığı gezegenden kilometrelerce uzakta kendi şovunu yapıyor. Buna ek olarak Ford’un CEO’su Henry Ford II ile idari elemanı Leo Beebe’in; Tracy Letts ve Josh Lucas’a emanetiyle kaliteli bir birliktelik de getirmiş. 152 dakikada film, uzadıkça hantallığını hissettiriyor. Özellikle yarış sekansları aşırı klasik planlanıp “Zafere Hücum”un seviyesine gelemiyor. Aksine kendi gerçekçiliğiyle ‘tarihi iz’ bırakma arzusunu hissediyoruz. .. “Asfaltın Kralları”, daha enerjik, daha taze ve daha postmodern olmayı seçmeliymiş. Ancak bu haliyle ‘Hızlı ve Öfkeli’ serisine göre ‘düzgün’ ve ‘elle tutulur’ dursa da genel anlamda kalıcılık şansını kaçırıyor...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '...  yönetmen James Mangold bir araba yarışı filminden ziyade, tipik Amerikan bakış açısını her şeyiyle temsil eden Ford'un değerler yaratırken nasıl insan unsurunu hiçe saydığını göstererek eleştirel bir bakışla bu gerçek hikayeyi yorumluyor. İçi boş başarılar yerine alın teriyle ve doğru zamanda risk alarak kazanılan başarının ne kadar değerli olduğunu gösteriyor bize. Yönetmen araba yarışı filmleri için klişe denebilecek unsurları ustalıkla kullanma becerisini gösterirken, heyecanı yüksek, sinematografisi sağlam bir film koyuyor önümüze. Matt Damon Christian Bale uyumunun gayet iyi yansıdığı filmde, Bale'in oyunculuk açısından bir adım öne çıktığı filmi izleyenlerin genel kanısı. Ama bunda Bale'in canlandırdığı karakterin daha derinlikli olmasının payı var. Naçizane ikisi de gayet iyi ve performanslarıyla filmin hikayesinin önüne geçmeyecek kadar mütevazılar. Ez cümle heyecansa heyecan, sinemaysa sinema, eleştirel bakışsa eleştirel bakış, öyküyse öykü... Asfaltın Kralları 'eski usul', seyirlik keyfi yüksek filmleri özleyenler için bir vaha... Yılın öne çıkan yabancı filmlerinden...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '...  Doğrusu ben bu denli sürükleyici bir film beklemiyordum ama Mangold’un yapıtı, kimi bölümlerinde sırtını klişelere dayasa da ait olduğu spor gibi adrenalin yükseltici bölümlere (bu noktada görüntü yönetmeni Phedon Papamichael’ın heyecan verici kamera kullanımına ve kadrajlarına dikkat çekmek gerekiyor), ustaca aşılmış virajlara ve geçişlere sahip. Ama 152 dakikalık süresi düşünüldüğünde ise belki pit-stop’ları az olabilirdi! Bu öyküden kim, nasıl ‘kıssadan hisse’ler çıkarır, bilemem ama filmin ben en çok Ferrari kanadının ‘sanat’ı, seri üretim tarafında yer alan Ford cephesinin de ‘endüstriyel bakış’ı (ya da ‘fabrikasyon’u) temsil ettiğinin hissettirmesini beğendim. Sonuç? ‘Asfaltın Kralları’nın 1966 yapımı ‘Grand Prix’ (başrolünde James Garner vardı) ya da 1971 tarihli Steve McQueen’li ‘Le Mans’ gibi bir klasik olup olmayacağına kuşkusuz tarih karar verecek ama hakkında şimdiden şu klişeyi söylemek mümkün: “Kaçırmayın.”

 

KRALİÇE LEAR

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... “Kraliçe Lear”, bir yandan ekip oyuncularının Akdeniz’in ücra köylerine giderek oradaki insanlarla ve özellikle de kadınlarla kurduğu ilişkiyi anlatırken, asıl olarak hikayenin kahramanlarının dünyasını açıyor seyirciye. “Oyun”da, kameranın karakterlere kendisini unutturduğu, yönetmenin ekibin bir parçasına dönüştüğü bir doğallık hakimdi. Burada ise Aslanköylü kadınlar kimi zaman eski doğallıklarında davransalar da artık kameranın orada olduğunun ve yapabileceklerinin farkında gibiler ilk filmin deneyiminden sonra. Bu da içinden geçtikleri süreci ve geçmişin muhasebesini doğrudan kameranın önünde yapmalarına, ‘doğal olanı’ oyunun bir parçası haline getirmelerine neden oluyor. Yani bir tür oyun içinde oyun ortaya çıkıyor diyebiliriz. Pelin Esmer’in lineer olmayan kurgusu da bu anlatıya hizmet ediyor.

 

MERHABA GÜZEL VATANIM

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '...  Filmin iki ünlü yazarın öykülerini koşut olarak anlatma seçimi aslında cesur bir karar. Çünkü benzer yanları kadar benzemezlikleri de var. Üstelik bunu yaparken aralarında bir tür diyalog kurmak ve sanki onları iletişime geçirmek daha da cesur. Ama bunun tüm gerçeküstücülüğüne rağmen, sonuç olarak seyirci için hayli sürükleyici durduğu söylenebilir. Her birey farklıdır, her kader apayrı bir hikayedir. Ama onları birleştiren ögeler de mutlaka vardır. Ve her biri, diğerini daha iyi anlamamıza yardım eder. Filmin ilginç bir kadrosu var. Dediğim gibi ‘mavi gözlü dev’ Yetkin Dikinciler yine işbaşında...Tek sorun onun yıllar boyu hep ayni kişi tarafından oynanması. Ama seyirci, hele filmin temsil ettiği belgesel/dram karışımı içinde, sanırım bunu hoşgörüyle karşılayacaktır... Devrim, ah devrim... Gençliğinde olsun onun peşinde koşmamışlara ben adam mı derim!.. İşte en azından onların görmesi gereken bir film...'

 

TERMİNATÖR: KARA KADER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Tam 200 milyon dolara mal olmuş, iki dev şirketin (Fox ve Warner Bros) ortak-yapımı bu dev film hayli cilalı. O çok sevdiğim –ama nedense kimselerin kullanmadığı- deyimle dur-durak bilmeyen temposu, tam bir özel efekt bombardımanı, büyük bir enerjisi var. Belki küçükler için ideal olabilir. Ama ya yaşlılar? Ya da sadece yetişkinler? Anlatmaya çalıştığım şu öyküyü, özetlemeye çabaladığım şu entrikayı yalayıp yutmak kolay mı? Diyelim ki kadına ve dişil güce verdiği yeri takdir ettik. Ve bir dönemki sevgilimiz, başta o zamanki haliyle gösterilen Linda Hamilton'un, bir Meryl Streep ya da Helen Mirren olmadığı halde bu ileri yaşında (aslında 1956 doğumlu olduğuna göre sadece 63 yaşında) yeniden bir baş rol almasından mutlu olduk. Ama bunca yıl sonra Arnold S'nin hiç değişmemiş Alman aksanlı konuşmasına, asıl önemlisi hiç düzelmemiş berbat oyununa dayanmak kolay mı? Ve de o sakız gibi uzatılmış, bir türlü bitmeyen finale? Ama haksızlık etmeyelim. Her ne kadar sevgili Simone Signoret "Nostaljinin eski tadı yok" dediyse de, nostalji nostaljidir. Ve bir film boyunca onca teknolojinin ardına gizlenmiş olan geçmişi anmak, kimilerine iyi gelebilir. İsterseniz, bir deneyin!..'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '...  Terminatör serisinin kendisini ifade edecek yeni bir ‘yüz’ bulmakta zorlanmasının temel nedenlerinden birisi ‘sanayi toplumundan dijital topluma geçiş’ten kaynaklıydı. İlk iki filmin ürkütücü ve insanlığı tehdit eden ‘makineleri’nin yerini 2000’li yıllardan sonra dijital dünya aldı. Korku nesnesi artık T-800 gibi yok edilemez bir metal yığını değil, kablolar arasında dolaşan ve hayatımızın her anının bilgisine sahip olan, uçakların uçmasına, bombaların patlamasına, evimizdeki elektriğin çalışmasına bile vesile olan dijital donanımlardı. Örneğin Matrix’in Ajan Smith’i gibi korkutucu olmayan, hatta sevimli bile sayılabilecek yazılımlar… Bugün gösterime giren “Terminatör: Kara Kader”, hikayenin kaderini değiştirebilecek özellikler barındırıyor bünyesinde ve heyecan yaratıyor. Öncelikle film daha açılış jeneriğinde referansını “Mahşer Günü”ne yaparak ondan sonraki hiçbir hikayenin evrenini ve anlatısını önemsemeyeceğini hissettiriyor. Sonra da bugüne kadar bildiğimiz bütün hikayeyi baştan sona değiştiriyor...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Açıkçası Terminatör: Kara Kader, serinin en iyi filmi Terminatör 2: Mahşer Günü'nden sonra çekilen en iyi Terminatör filmi. Bunda yazının başında belirttiğimiz Terminatör efsanesini oluşturan bileşenlerin bir araya gelmesinin etkisi büyük. Ama bunun ötesinde yeni bir başlangıç yapılırken anlatılan hikayenin ilk iki filmin altyapısı üzerine inşa etmek zekice bir hamle. Linda Hamilton'ın aksiyonel karizması (Ki kaç zaman geçti şöyle bir kadın aksiyon kahramanı çıkaramadı sinema), yaşlı da olsa Arnold'ın yaşlı bir makine olma haliyle barışık durumu, yeni bir tür olan Grace'in cazibesi, Dani Ramos'un sıradan bir işçiyken direnişin lideri olma potansiyelini gösterdiği mücadele azmi anlatılan yeni hikayeyi de daha üst noktalara taşıyor. Ama bu noktada Tim Miller'in hakkını yemeyelim. Terminatör 2'yi referans alan bir yönetmenlik ortaya koyuyor. Hem atmosfer, hem aksiyon anlayışı hem de karakterlere yaklaşım olarak, bir anlamda Terminatör 2'nin yeniden çevrimi gibi tasarlamış filmi. Ve bu tasarıya uygun olarak da gayet güzel çekmiş...'

NİL KURAL (MİLLİYET): '...  “Deadpool”un yönetmeni Tim Miller’ın imzasını taşıyan “Terminatör: Kara Kader / Terminator: Dark Fate”, serinin ilk iki filminin görsel tercihlerine yakın bir film. Ancak asıl farklılık #metoo hareketinin ardından gönülsüz bir değişime giren metinde. Kadınların annelik vasıflarıyla değil, güçleriyle ön plana çıktığı, ABD’nin azınlıklarının yanında duran bu ana akım aksiyon, metin açısından yeni döneme ve değişime göz kırpıyor. James Cameron’dan da beklendiği üzere Donald Trump Amerikası’nda tercihini liberal politikaların yanında kullanıyor. Dolayısıyla hem metin açısından sağlam bir yerde duran hem aksiyonuyla göz açtırmayan hem de ilk iki filmin sevilen karakterlerini geri döndüren yapısıyla izleyicilerin kalbini kazanan film, serinin aradaki üç halkasının yarattığı hayal kırıklıklarını silip süpürüyor.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... En iyi örneklerini başlarda verdikten sonra eski karakterlerinin gölgesinde ilerleyen birkaç filmin ardından bu hafta salonlarımıza konuk olan altıncı adım ‘Terminatör: Kara Kader’ (‘Terminator: Dark Fate’), kartları yeniden dağıtma niyetinde. Aradaki üç filmi ekarte ederek özellikle ‘Terminator 2: Judgment Day’i referans alan bu yeni yapım, serinin öncü yapımlarının bildik mekanizmalarında dolaşıyor. Yine gelecekten iyi niyetli bir kurtarıcı (ismi Grace) ve yine ölüm makinesi şeklinde çalışan üst düzey bir robot (türü ‘Rev-9’) geliyor... ‘Deadpoom’dan hatırladığımız Tim Miller’ın yönettiği, Linda Hamilton ve Arnold Schwarzenegger’in de kayda değer rollerde karşımıza geldiği ‘Terminatör: Kara Kader’, elbette serinin James Cameron imzalı öncü yapımları düzeyinde değil ama aksiyon sahneleri ve eskiye vâkıf seyirciyi çıkardığı nostaljik yolculuk itibariyle ilgiyi hak eden bir çalışma.'

 

PARAZİT

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Garip, tuhaf, yer yer komik, yer yer de tüyler ürpertici bir film. Sanki bir tür modern Burjuvazinin Gizli Çekiciliği denemesi. Ama Bunuel verilebilecek referanslardan sadece biri. Çünkü öylesine inceliklerle yazılmış bir senaryoya sahip ki...Ve bu tipik Kore hikayesine öylesine evrensel boyutlar katabilmiş ki... Oyuncularsa Uzak-Doğu sinemalarının bizim için çok farklı kriterlere dayalı olan oyun tarzına karşın son derece iyi bir ekip oluşturuyor ve yaşayan karakterler inşa ediyorlar. Belki tümüyle kavranması için birden çok izlenmesi gerekebilir. Ama ilgisiz kalınması bence düşünülemez bile... Velhasıl Altın Palmiye’sini de, şimdiden eriştiği ‘kült’ statüsünü de hak eden bir yapım.'

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Yönetmenlik açısından büyüleyici ve güçlü oyuncu performanslarına sahip film, izledikten yıllar sonra bile akılda kalmayı sürdürecek sahnelere sahip. Joon Ho, filminde politik açıdan ezilen sınıfın dinamiklerinin ve gelir eşitsizliğinin altını kalın çizgilerle çiziyor. Sol siyasi görüş, bu kadar geniş kitlelere erişen ve sinema diliyle anlatım açısından başyapıt düzeyinde seyreden bir filme uzun süredir sahip değildi. Filmin dünyanın her yerinde elde ettiği gişe başarısı da Joon Ho’nun dünyanın isyan eden ruh halini yakaladığını ve bunu izleyici dostu bir filme dönüştürdüğünü kanıtlıyor.'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Bong Joon-Ho, sürdürülebilirliklerini zengin sınıfın kendilerine sağlayacağı olanaklara bağlamış iki aileyi ‘ekmek kavgası’ için birbirine düşman ve kanlı bıçaklı hale getirirken sinemanın neredeyse bütün olanaklarından yararlanmayı başarıyor. Ortalama bir ‘sanat filmi’ gibi başlayan hikaye, biz farkında olmadan kara komediye, finale doğru ise ‘thriller’a doğru ustaca evriliyor. Böylece sınıf anlatısının türler içine ustaca yedirildiği, alt metin giderek zenginleşirken hikaye akışındaki dinamizmin seyirciyi hipnotize ettiği bir seyirlik çıkıyor ortaya... “Parazit”, üzerine birçok şey yazılabilecek, bu sayfanın sınırlarını aşacak kadar uzun tartışmalara konu olabilecek görkemli bir yapım. Yukarıda anlattıklarımın hepsi bir yana, Kim ailesinin evini su bastığı sahnedeki görselliğin ve simgeselliğin gücü bile sinemada eşine çok az rastlayabileceğimiz güçte. Mutlaka izleyin…'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Cinayet Günlükleri’, ‘Canavar’, ‘Snowpiercer’, ‘Okja’ gibi yapıtlarıyla tanıdığımız Bong Joon-ho, son adımı ‘Parazit’te yine kapitalizmin açtığı, kapanmayan ve bu sistem daim kaldıkça sonsuza kadar kapanmayacak olan meselelere dokunduruyor ve burjuvaziye olan öfkeyi perdeye taşıyor. Won Han Jin’le birlikte yazdığı senaryo, mükemmel bir çatı üzerine inşa edilmiş. ‘Parazit’ her aşamasında içindeki katları açıyor ve giderek genel bir yelpazede seyrediyor. Park’ların kibirli aile babası Dong-ink, naif ve dış dünyanın sertliğinden uzak karısı Yeon-kyo, iyiliksever ama ‘açın halinden anlamaz tok hayatlarına’ (şehrin fakir ve altyapıdan uzak kesimleri su baskınlarıyla evlerini ve hayatlarını kaybederken onlar düzenleyecekleri partinin derdinde mesela) devam ededursun, ‘alt sınıfın laneti’ kapılarını çalıyor... Öte yandan filmin, burjuvaziye birbirinden habersiz, farklı kimlikler altında tavsiyelerle sızmış gibi görünen ailenin bağlarına ilişkin en güzel yorumunu Park’ların küçük oğlu Da-song yapıyor ve anne-babasının keşfedemediği bir şeyi yakalıyor: “Hepsi aynı kokuyor!”...'

 

KARAKOMİK FİLMLER

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… İlki bence daha ilginç olanı. Bu öykü tümüyle İstanbul’un o güzelim arabalı vapurlarında geçiyor…Öncelikle filmin dekoru bence harika. Boğaz gemileri filmlere mekan olmuştu: Çok az da olsa...Ah Güzel İstanbul, Hanım, Gemide (ki filmde de anılıyor) ilk akla gelenler. Arabalı vapur ise özellikle o unutulmaz Son Kuşlar filmine dekor olmuştu. Burada tüm hikâye bu vapurlardan birinde geçiyor. Bu da filme muhteşem bir Boğaz dekoru getiriyor. Ama hikâye de hoş. İyi düşünülüp yazılmış. Yılmaz kendisi için dört başı mamur bir karakter çizmiş. Orta yaşları aşmak üzere, üç kuruşu bir araya getirmeye çalışan, bozuk öndişlerini yaptırmak için istenen neredeyse dört bin lirayı nasıl bulacağını acı acı düşünen ezik bir kişilik… Böylece bir saatin nasıl geçtiği anlaşılmıyor bile...(Her film bir saat sürüyor). Ve bu Boğaz güzellemesi, bu arabalı vapur sevdası, sanatçının en iyi işleri arasında yer alıyor. Kimi unutulmaz esprilerle birlikte... Ki biri “Titanic yapmak” lafı ve sahnesiydi…

İkinci film olan Kaçamak çok farklı. Yine bir vapurda açılıyor gerçi. Ve de dekorun aynı olduğunu düşünüyorsunuz. Ama öyle değil. Bu kez dört erkek kahramanımızın hepsi, ailelerinden bir bahaneyle izin alıp felekten bir hafta çalmak isteyen evli (biri dışında) ve orta yaş üstü erkeklerdir. Vapur Marmara’da bir kıyıya yanaşır yanaşmaz, arabalarına biner ve lüks bir otele doğru yol almaya başlarlar. Orada daha kapıda karşılanırlar. Ve tatilleri başlar… Yılmaz’ın bilim-kurgusal işlere merakı biliniyor. GORA, AROG, Arif V 216 gibi filmlerden beri... Bu kez yeterli gözüken özel efektlerle ve bol gırgıra dayalı gelişmelerle, bu film de belli ölçüde yürüyor: kaybolan köpek, gemiye kaçırılan Nevzat, operasyon sırasında nohutlu pilav dağıtan belediye... Bunlara rağmen bu film ilki kadar iyi değil. Fantezisi aşırı duruyor; birçok şey komedinin sınırları içinde bile inandırmıyor. Bir sanatçıya, hele işinin gerçek bir ustasına “şunu yap, bunu yapma” diyerek sınırlama getirmeyi hiç sevmem ve istemem. Yine de sevgili Cem’e bu bilim-kurgu merakından vazgeçmesini öğütlüyorum. Hayatlarımızın içinde yeterince fantastik mi yok?

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Öncelikle “Karakomik Filmler”in prodüksiyon olarak önceki Cem Yılmaz filmlerinden daha mütevazı olduğunu belirtmek gerekiyor. Her ne kadar ikinci film “Kaçamak”da hatırı sayılır bir dijital efekt çalışması yer alsa da ilk film “2 Arada” tek mekanda geçen bir yapım. Ustaca bir manevrayla birbirlerine bağlansalar da iki ayrı film var karşımızda ve açıkçası ilk film olan “2 Arada” oldukça heyecan verici. Cem Yılmaz’ın “Her Şey Çok Güzel Olacak” ve “Hokkabaz”da ipuçlarını gösterdiği “kara komedi”nin merkezine doğru bir yolculuğuna şahitlik ediyoruz… “2 Arada”nın bir yandan birbirine düşman hale getirilmiş çalışanların ruh hallerini anlattığını bile söyleyebiliriz. Ama asıl olarak ‘küçük insan’ın, sahip olduklarını yetersizlik gibi görenlerin öfkesinin varabileceği potansiyeli göstermesi açısından da anlamlı. Tabii ki durum nihayetinde bir çaba olarak kalıyor ve film finalde, koyu tonlarından, karanlık atmosferinden sıyrılıp ışıl ışıl ve mutlu sonla biten bir Cem Yılmaz filmine evriliyor…İkinci film “Kaçamak” ise öngörülebilir, tahmin edilebilir ve bütün bunlara rağmen kahkahayla gülünebilir bir Cem Yılmaz komedisi. Eşlerine, sevgililerine yalan söyleyip kaçamak yapmak için sayfiyedeki bir SPA oteline giden bir gurup erkek ve otelin sahibinin başına gelen binbir türlü bela özetle filmin hikayesi. Ki, zaten iki ya da daha çok erkeğin birbirinden garip hallere girdiği hikayeler Cem Yılmaz sinemasının da alametifarikası neredeyse. Ama açıkçası Cem Yılmaz komedisinin bir süredir girdiği krizin devam ettiğini söylemek gerekiyor. “Pek Yakında” ile Yeşilçam nostaljisine, “Arif v 2016” ile en başarılı olduğu filmlere geri dönüş yapan Cem Yılmaz, bir kez daha ‘uzaylı’ teması ile çıkıyor karşımıza…’

KEREM AKÇA: ‘… Ticari ürün olarak görülebilecek ‘Karakomik Filmler’ Cem Yılmaz’ın ne güldürebildiği, ne düşündürebildiği, aksine yaptıklarını tekrar ettiği bir ‘yıllar önce sakladığım fikirler vardı’ projesi gibi… ‘Kara komedi’ yaratmayı hedeflediği noktada bu melez türde, uluslararası piyasadaki yetkin örnekleri bırakın etrafta üretilen belli bir seviyedeki güncel yerli filmlerle dahi rekabete giremiyor. Bu sebeple de yola çıktığı yerde kalıp, köşeye sıkışıyor ve fena halde tökezliyor ünlü komedyen. Kaleminin eski titizliğini ve hünerini de mumla aratıyor. Hollywood’un B-tipi filmler için geçmişte uyguladığı ‘Double Feature’ (İki Film Birden) geleneğini ti’ye almayı ise hiç düşünmüyor. En kötü ihtimalle Tarantino-Rodriguez’in güncel Grindhouse projesinin üzerine gidebilirdi. Ama aksine kendi yaptığının ucuz durmasıyla aslında bilinçsiz bir şekilde bizim 70’ler erotik filmler furyasının ortasındaki ‘iki film birden’ geleneğinin tam ortasına düşüyor.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… 2 Arada’, arkadaşlarının deyişiyle ‘Ayzek’in hayatından kesitler aktarıyor. Bir arabalı vapurda çay-tost vs. satan ve her gün yolculuk eden Songül’e yanık olan bu ön dişlerinden yoksun ‘küçük adam’, şirketin özelleştirilmesi sonucu yeni oluşumun içinde yer almak için hırslı bir çabaya soyunuyor. Lakin bu istek, giderek onun psikolojisinin bozulmasına ve işte kalacakları belirleyen mülakatçıyla tehlikeli sulara açılmasına neden oluyor... ‘Kaçamak’ ise eşlerine çeşitli yalanlar söyleyerek hafta sonu kaçamağına soyunan dört arkadaşla tesisin sahibinin başına gelen tuhaf şeyleri anlatıyor... ‘Kaçamak’ta ise hikâyenin çıkış noktası ikiyüzlü erkek halleri. Sonrasında mesele gökyüzüne uzanıyor ve uzaya çıkıyor! İster minik detaylar olsun, ister iş evrensel boyutlara taşınsın; Şark kurnazlığımız devreye girer ve pragmatik zekâmız küçük hesaplarda dolaşır. ‘Kaçamak’ cephesindeki kan bağları elbette ‘GORA’; SPA merkezinin sahibi Alpay da ‘rektifiye edilmiş Arif’ adeta... Bu bölümde az biraz ‘The Hangover’ tadı da bulmak mümkün, aralarda ‘Alien’ ve ‘Arrival’ gibi yapımlara göndermeler var ama asıl referanslar genel bir çerçevede ‘uzay filmleri’ kategorisi...’

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '...  İkisini tek film olarak değerlendirmek, mesela ortak yıldız vermek bence mümkün değil. Tek başlarına değerlendirdiğimizde ise ikisinin de ayrı ayrı “uzun film tadı” verdiği söylenemez. “İki Arada” sinemasal yanları ağır basan, dramatik kalitesi ve derinliği olan orta metrajlı bir film.
“Kaçamak” güldürüyor, eğlendiriyor ama sonuçta, genişletilmiş bir kısa film havasında... Sinemasal açıdan Cem Yılmaz’ın en iddiasız işlerinden biri… Rengarenk atmosferi, tek boyutlu yüzeysel karakterleriyle sinemadan ziyade televizyon dizisi estetiğine yakın… Gülmeye eğlenmeye gelmiş, kaba komediden hoşlanan seyircilere “İki Arada”nın duygusal hüznünden sonra verilmiş bir teselli ikramiyesi sanki… Öte yandan, “İki Arada”nın da “Her Şey Güzel Olacak” veya “Hokkabaz” kıvamında bir doyuruculuk taşıdığını söyleyemem… Sonuçta, tek karakterin öne çıktığı, tek perdelik, kısa metraj fikrine yakın bir hikâye… Bir saatlik anlatı formatının kuşkusuz kendine göre güçlükleri var. Ama izleyici açısından iki ayrı film seyretmenin getirdiği bir avantajdan söz edilebilir. “Karakomik Filmler”, Cem Yılmaz'ın eğlence sinemasının sınırlarını esnetmek, daha nitelikli hikâyeler anlatmak adına gerçekleştirdiği bir denemeyse “İki Arada”yı kazanç hanemize yazabiliriz. “Kaçamak”sa sadece bir eğlence...'

 

MALEFIZ: KÖTÜLÜĞÜN GÜCÜ

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘… Bu masal-film belli ki büyük bir bütçeyle çekilmiş. O egzotik alemler ustalık ve estetikle canlandırılmış. Tüm özel efektler kusursuza yakın. Adları Kara Freyler olan perilerle insanlar ve aralarındaki küçücük ‘Kuzgun cemaati’ çekişedursun, bir noktadan sonra bu tam bir ‘kadınlar filmi’ne dönüşüyor. Çünkü asıl büyük çekişme iki kraliçe arasında yaşanıyor: en dramatik boyutlara ulaşarak... Yani bir tür ‘kaynanalar savaşı’na... Erkek rollerinin hayli silik olması bu durumu pekiştiriyor. Ve olay aynı zamanda bir Angelina Jolie-Michelle Pfeiffer çekişmesi halini alıyor. İki kadının da kusursuz olduğunu söylemeliyim. Michelle’e biraz daha çok arka çıkarak!... Ayrıca Aurora’da Elle Fanning masumluğu yine çok iyi temsil ediyor. Erkeklerdeyse Diaval’de Sam Riley ve Conall’da tanınmış siyahi oyuncu Chiwetel Ejiofor da çok iyiler. Sonuç olarak önemli bir film olmasa da, Disney markasını savunan ve rahatlıkla izlenen film. Pekala çocuklarınızın yanında yer alabilirsiniz!..’

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘… “Karayip Korsanları: Salazar’ın İntikamı” ile dev bütçeli yapımlara geçiş yapan Joachim Rønning’in yönetmen koltuğunda yer aldığı film fantastik yaratıkların, perilerin, yürüyen ağaçların birbirine geçtiği büyülü bir evren inşa ederken; diğer yandan da bugünün dünyasına dair sözler sarf etmekten geri durmuyor. İktidar hırslarının, türcülüğün ve ırkçılığın yıkıcı sonuçlarına dair de notları var bir kenarda. Malefiz’in bir kez daha öfkesini kontrol etmeyi öğreneceği ve daha da önemlisi köklerini fark edeceği bir film var karşımızda. Üstelik film bugüne dair sözlerini söylerken, referanslarını da mitolojinin derinliklerinden alıyor. Öte yandan filmin annelik kavramı üzerine de radikal bir görüşü olduğunu düşünmeden edemiyor insan. Kraliçe Ingrith’in kendi öz oğlu da dahil herkesi yakıp yıkmaya doğru ilerleyen serüveni ile Malefiz’in Aurora’yı öz kızı gibi sahiplenişi arasındaki fark bizi bu konuda düşünmeye de itiyor…’

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘… Joachim Ronning'in yönettiği film, özünde iyiler ve kötülerin mücadelesi gibi dursa da biraz daha fazlası. Her türlü farklılığı bir savaş meselesi haline getirenlerle, farklılıklar zenginliktir diyerek birleşerek gelişmek isteyenlerin mücadelesi aslında. Bu mücadelede, Malefiz barış için savaşan tarafta kalırken Kraliçe Ingrith karşı tarafı düşman göstererek kendi iktidarını sürdüren biri olarak konumlandırılıyor. Ve ilk filmin aksine Malefiz: Kötülüğün Gücü bir anlamda kadınların iktidar mücadelesini anlatan bir yapıma dönüşüyor. (Bu iki kadının dünür olduğu da düşünülerse onların savaşına kaynanalar savaşı denilebilir.) Bu da ilk filmdeki kadınlara yönelik pozitif ayrımcılıktan vazgeçildiğinin bir göstergesi. Fakat buna rağmen hem hikaye anlatımı hem de sinema olarak ilk filmden daha başarılı bir yapım var karşımızda. Kim iyi kim kötü, kim iktidarını korumak için her türlü kötülüğü yapabilir, kim barış için hırslarından vazgeçebilir? Bu tür sorulara elden geldiğince cevap arayan filmin iyi yaptığı bir şey 'hiçbir şey göründüğü gibi olmayabilir' diyerek biz fanileri bir masal anlatısı içerisinde uyarmaya çalışması...
İlk filmde olduğu gibi Angeline Jolie'nin güzelliğinin filmin önüne geçmemesi, oyunculuk performansını öne çıkarmaya çalışması önemli. Ama Michelle Pfeiffer'ın kötü kraliçe olarak daha hırslı bir oyunculuk sergilediği da bir gerçek…’

KEREM AKÇA: ‘…  “Malefiz: Kötülüğün Gücü” ("Maleficent: Mistress of Evil", 2019), Pfeiffer-Jolie ya da Kraliçe Ingrith-Malefiz çekişmesinden de güç alan bir fantastik masal. Prodüksiyon kalitesinin üzerine koyarken görsel efektleri anlamlı hale getiriyor. Belki de “Pamuk Prenses ve Avcı”nın (“Snow White & The Huntsman”, 2012) ‘masalsı fantezi-epik’ formülünün ardılına dönüşüyor. Bunun ötesinde de bizi “Hansel ve Gretel: Cadı Avcıları” (“Hansel & Gretel: Cadı Avcıları”, 2013) kadar keyifli ve enerjik bir ‘kılıç-büyü filmi’ yolculuğuna çıkarmasa da ikinci yarıda büyük bütçeye doyuruyor. Görkemin sömürülmemesi belki de senaryonun bu kez üç kişiye emanet edilmesinde veya görüntü yönetmeninin değişmesinde olabilir. Karakterlerin mekanikleşmenin bu sayede önüne geçiliyor ve büyük oranda da tesir edecek bir fantastik sinema seyirliği bizi yer yer etkileyebiliyor. Elbette ‘Uyuyan Güzel’in (‘Sleeping Beauty’) yan bölümü daha yüksek seviyeleri hak ediyor ama seri içinde buraya dönüş de her şeyiyle anlamlı.’

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘… İlk filmde metni kaleme alan Linda Woolverton’ın yanı sıra Micah Fitzerman-Blue ve Noah Harpster’ın da senaryosuna katkıda bulunduğu ikinci adımda Malefiz, kendi ırkına ait bir topluluğu keşfederken insanlıkla savaşın alanı genişliyor. Bu durumda da Ulstead Krallığı, sınır komşusu konumundaki Moors sakinlerini alt etmek için mücadeleye girişiyor. Norveçli Joachim Ronning’in yönettiği yapım, genel çerçevesiyle miniklerden çok yetişkinlere seslenen mesajlara sahip. Kötü Kraliçe Ingrith, hırsları nedeniyle toplumunu felâkete sürükleyen lider portresinden bir demet sunuyor. Angelina Jolie’nin yanı sıra Michelle Pfeiffer’ın (ona kötülük de yakışıyor!) da sürüklediği bu atmosferi ve görselliği (görsel efektler ve yaratık tasarımları çok başarılı) etkileyici ‘politik masal’ı kaçırmayın derim…’