ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

DÜRÜST HIRSIZ (HÜRRİYET): '... ‘Ozark’ adlı dizinin yaratıcılarından Mark Williams’ın filmi, arka planında bu türden okumalar içerse de ön planda sırtını klişelere yaslıyor. Benim çocukluğumdaki, ünlü TRT dizisi ‘Dr. Richar Kimble’lı ‘Kaçak’tan beri şahit olduğumuz (ya da kuşağımın olduğu) ‘suçsuzluğunu ispatlama meselesi’ burada da tekrarlanıyor. Ayrıca bazı sahnelerde film mantık açısından pek ikna edici değil ama hafif melankolik ana karakteriyle ilgiyi ayakta tutuyor... Kadronun Neeson dışında en tanınmış yüzü de Federal Büro’nun şefi Sam Baker’da izlediğimiz Robert Patrick. Aktör ‘‘Terminator 2: Mahşer Günü’ndeki kılıktan kılığa giren ‘T-1000’ adlı robot modeliyle hafızalara kazınmıştı. Toparlarsak ‘Dürüst Hırsız’, orta karar bir aksiyon olarak kendini izletiyor.'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Olay örgüsü sürükleyici olsa da karakter oluşumu vasat kalan bir senaryo, belki iyi bir yönetmenin elinde ortalama bir filme dönüşebilirdi. Böylece Dürüst Hırsız da Robert Redford'un oynadığı 2018 yapımı Yaşlı Adam ve Silah filminin yanına ilişebilirdi. Ama yönetmen Mark Williams, Steve Allrich ile birlikte yazdığı senaryoyu filme çekerken hiçbir yaratıcı hamlede bulunmuyor. Hatta öyle ki oyuncu yönetimi konusunda da oyunculara kılavuzluk edememiş gibi görünüyor...'
Terminatör 2'nin 'sıvı robotu' T-1000'i canlandıran Robert Patrick ve yine Terminatör: Genisys filminden Jai Courtney gibi oyuncuların rol aldığı filmde sanki herkes kendi kafasına göre oynuyor gibi bir durum var. Hal böyle olunca film Liam Neeson'ın sinematik karizmasıyla ilerleyen bir film haline geliyor.

 

TEK BAŞINA

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... İsveçli sinemacıya ait ‘Försvunnen’ adlı özgün filmi izlemedim (çıkan eleştirilere bakılırsa pek beğenilmemiş) ama ikinci adımın son derece başarılı olduğunu söylemeliyim. ‘Tek Başına’ya ilişkin öncelikli saptama bence ‘basit ama etkileyici bir gerilim’ olmalı. Bu yeni çevrimine imza atan John Hyams aralarında ‘2010’un da bulunduğu kimi kayda değer filmlerle tanınan Peter Hyams’ın oğlu. Geçmişte ‘Universal Soldier’ (Evrenin Askerleri) serisinden iki filmin de yönetmenliği üstlenmiş olan John Hyams, ‘Tek Başına’da dar alanda (gerçi öykü sonra koca bir ormana bile yayılıyor) heyecan verici bir atmosfer yakalamış. Geçmişine dair hiçbir bilgiye sahip olmadığımız bir (muhtemelen ‘seri’) katille, hayatındaki dönemeçleri zamanla öğrendiğimiz bir kurban arasında gelişen filmde yönetmen ‘az ama öz’ bir mantıkla adrenalini yüksek tutmayı başarıyor. Bu da yönetmenin bilindik bir öyküden sürükleyici bir yapıt ortaya koyabilme maharetine sahip olduğunu gösteriyor...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Bir ormanda bir kadın, bir erkek ve kadının verdiği yaşam mücadelesi. İşte tam bu noktada film farklı bir hal almaya başlıyor. Bu mücadele, günümüz dünyasında erkek şiddetine maruz kalan kadınların verdiği mücadelenin bir nevi yansımasına dönüşüyor. Hukuk, mahkemeler, toplumsal ilişkiler, artık biliyoruz ki bunlar kadınları, erkek şiddetinden koruyamıyor. Ve evet kadınlar tek başına Jessica gibi kendilerini birçok ortamda tedirgin hissediyor, bu tedirginliklerinde ne kadar haklı olduklarını da başlarına gelen olaylar sonucu öğreniyoruz. Ki bu olaylarda da tek başlarına mücadele vermek durumunda kalıyorlar. Bu gerçekliğin direkt hissedildiği bir film Tek Başına... Dolayısıyla bir yeniden çevrim de olsa zamanın ruhunu ziyadesiyle gösteren bir film...'

 

TROLLER DÜNYA TURU

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Müzik türleri, özellikle de pop ve rock arasındaki iflah olmaz mücadeleden epey beslenen film bir anlamda insanlığın gidişatının bir fotoğrafını çekip birlikte yaşamanın da reçetesini seyirciye sunuyor ve farklılığımız zenginliğimizdir, bu zenginlik de bizi biz yapandır demeye çalışıyor. Açıkçası ilk filme göre daha olgun ve hem çocukları hem de büyükleri hedefleyen bir yapım var karşımızda. Irkı, inancı, fikirleri, tercihleri farklı olsa da insanlığın her türlü durumda uyum içinde yaşamasının mümkün olduğunu anlatmaya çalışıyor film. Şu zaman diliminde bir filmin bunu anlatması önemli elbet. Lakin acı olan dünyanın geldiği nokta. Çünkü filmin anlatmaya çalıştığı şey zaten yüzyıllardır bilinen bir gerçek...'

 

YARIMADA

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... 

Sonuçta, kanunun, hukukun, devletin tümüyle yok olduğu yerde, vicdandan başka hiçbir erdem kalmıyor. Jung Seok’un eski asker olması tesadüf değil. Salgının ilk günlerinde bir ailenin yardım çağrısına yanıt vermemesi ile sivillere yardım için kurulmuş askeri birimin eşkıya çetesine dönüşmesi arasında da bir bağ var hiç kuşkusuz. O bağ, insanın sadece kendine odaklandığında asıl misyonunu unutmasıyla ilgili. Filmin Hong Kong sahnelerinde öne çıkan yabancı düşmanlığı eleştirisini de unutmamak gerek. İnsanların Güney Korelilere her şeyin suçlusu gibi bakmaları günümüzde birçok ülkede sığınmacıların karşılaştığı bir durum… Tam da bu nedenle, Jooni’nin finalde ülkesini cehennem olarak görmediğini söylemesi önemli. Sonuçta insan, ailesiyle birlikte her yerde mutlu olabilir. Kaldı ki, sığınmacı olmanın tam bir kurtuluş olduğunu öne sürmek zor… İlk filmi türünün en iyi örneklerinden biri olarak nitelemiştim. İkincisi için aynısını söylemem mümkün değil. Yönetmen Sang-ho Yeon prodüksiyon kalitesini yükseltmiş, aksiyonu köpürtmüş, distopyanın altını çizmiş ama ilk filmin tadını yakalayamamış. Kendimi tekrar etmeyeyim derken sanki zombi filmlerinin özünden uzaklaşmış. Yine de türü sevenler için ideal bir seçim olabilir.'

 

SCOOB!

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... ‘Scoob!’ minik seyircileri tatmin edecek bir çalışma ama bu türden bir yargı ‘normal’ zamanlar için geçerliydi. Salgın dönemi içinde seyircisini bekleyen sektör, umut bağladığı ‘Tenet’ ve ‘Mulan’ gibi yapımlarla aradığı heyecanı bulamadı. Peki bu sevimli çalışma aranan kan olacak mı? Bekleyip görelim. Bu arada ‘Scoob!’ kimi yanlarıyla (üç başlı köpek ‘Cerberus’la özellikle) mitolojiye göz kırpıyor ama öykünün başlarındaki döner meselesi dolayısıyla “Film döneri Yunanlara mal etmiş” türü yeni bir tartışma da başlar mı acaba diyerek suyu biraz bulandırayım!'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Scooby Doo ve Shaggy'nin nasıl yıllar öncesinden dost olduklarını ve ekibin nasıl kurulduğu pek bilinmeyen bir hikayedir. Film bu boşluğu doldurduktan sonra bizim yemek düşkünü ikilinin ekipten ayrılmaları ve kaçırılmaları sonrası yaşadıklarına odaklanıyor. Ayrıca Blue Falcon üzerinden popüler kültürün çocukların zihnine bolca boca ettiği süper kahraman meselesini de önemli ölçüde ters-yüz ediyor. Süper kahramanlığın nasıl şov dünyasının bir parçası olduğunu gösteriyor. Ki bu da Scooby Doo cephesinden kayda değer bir itiraz. Her ne kadar yılların birikimine yapılan küçük atıflarla Scooby Doo izleyicilerine selam durulsa da filmin iyi tarafı, bu çizgi film efsanesiyle yeni tanışanlara ciddi bir alan açması. Yani Scoob! sadece onu takip edenlere hitap etmiyor...'

 

MULAN

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... ‘Mulan’ yönetmen olarak Niki Karo’nun imzasını taşıyor. Karo’yu ‘Whale Rider’, ‘North Country’, ‘The Zookeeper’s Wife’ gibi filmleriyle hatırlıyoruz. Karo’nun büyük bütçeli bir Hollywood yönetmeni olarak üstüne düşeni yaptığı kesin ama ‘Mulan’a kişisel bir sanatçı damgası vurduğunu söylemem zor. ‘Mulan’ gösterişli bir Disney eğlencesi olmanın ötesine geçemiyor. Aslında, en başından farklı bir hedef konulduğunu da sanmıyorum. Eldeki hikâye ve senaryo, naif bir çocuk masalının sınırlarının dışına çıkamıyor. Sözgelimi, Mulan’ın saçlarını topuz yaparak ve biraz da sesini kalınlaştırarak erkeğe dönüşmesi, açıkçası ancak bir masalda olursa ‘idare edebileceğimiz’ bir durum… Kaldı ki, kostümler dahil olmak üzere prodüksiyon tasarımı öylesine şık, gösterişli ve egzotik ki olayların gerçek dışı bir masal dünyasında geçtiğini söylemek mümkün…'

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Filmin bir kadın yönetmene emanet edilmiş olması olumlu olsa da “Balinanın Sırtında”, “Tek Başına”, “Umut Bahçesi” gibi filmlerle tanıdığımız Niki Caro’nun da işin görsel dünyasını inşa etmekte yeterince başarılı olduğunu söylemek zor açıkçası. Bunda seyircinin bu tür epik Uzakdoğu anlatılarına dair beklentilerinin de payı büyük. Zhang Yimou  (Altın Çiçeğin Laneti, Parlayan Hançerler, Kahraman) ve Ang Le (Kaplan ve Ejderha) gibi yönetmenler bu tür anlatıların estetik çıtasını öylesine yüksek bir yere taşıdılar ki oralara ulaşmak gerçekten zor. Buna bir de senaryonun dağınık yapısını, ne olacağına bir türlü karar verememesini eklediğimizde sıkıntı daha da büyüyor. Filmin kötüsü Böri Khan’ın da, yardımcısı cadı Xianniang’ın da motivasyonları ikna edici olmaktan uzak kalıyor. Xianniang’ın dönüşümüne ikna olamıyoruz. İyinin ve kötünün karikatür olmaktan kurtulamadığını görüyoruz. Bunları bir yana bırakıp aksiyona odaklanalım dediğimizde o taraf da bizi tatmin etmiyor...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '...  Filmografisinde Tek Başına gibi önemli bir film bulunan yönetmen Niki Caro, Disney'in aile filmi geleneğine uygun olarak Mulan'ı epik bir anlatıyla beyazperdeye taşımayı başarıyor. Ama bu yeterli mi derseniz orası şüpheli. Mulan, dünyanın Çin efsaneleriyle tanıştığı bir Ang Lee filmi Kaplan ve Ejderha'nın oldukça gerisinde bir yapım. Onun açtığı kapıdan ilerliyor ama bırakın üzerine çıkmayı hem sinematografi, hem anlatı olarak yanına yaklaşamıyor bile. Oysa Mulan'ın hikayesinden kaynaklanan böyle bir potansiyeli var. Ama yönetmen Niki Caro, Mulan'ı günümüz koşullarına, anlayışına göre yorumlayıp derinleştirmek yerine efsaneyi bilindiği haliyle bir epik bir aksiyon savaş filmi olarak çekmeyi tercih etmiş. Hal böyle olunca da Mulan, dört yıl önce vizyona giren Çin Seddi filmi gibi hikayesinden çok görsel atmosferi ve aksiyon sahneleriyle iddialı hale geliyor. Geçen hafta vizyona giren Tenet gibi sinemanın pandemi sürecindeki kurtarıcı filmlerinden biri olarak görülen Mulan, bu haliyle bizde insanları ne kadar sinemaya çeker şüpheli. Ama Çin'de ilgi göreceği kesin...'