ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

HAFTANIN FİLMLERİYLE İLGİLİ ELEŞTİRMENLER NE DEDİ?

07 Nisan 2019 Pazar 20:16

13 NİSAN-19 NİSAN 2019 HAFTASI

 

ŞİPŞAK AİLE

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘……‘That’s My Boy’, ‘Daddy’s Home’, ‘Babalar Savaşıyor 2’ gibi ‘baba’lı komedilere imza atan Sean Anders’in yönettiği ‘Şipşak Aile’ (‘Instant Family’), ‘sitcom’vari bir komedi. İçten, samimi olduğu iddia edilebilir, kuşkusuz çocukların Meksika kökenli olması ‘Trump politikaları’na karşı bir tavır bâbından altı çizilebilir ama film bir kere çok uzun ve bu durum, tekrarlara neden oluyor, sürekli gelgitlerle dolu olay örgüleri de tahmin edilebilir türden. Ama yine de yönetmen Anders’in ‘fiks’ oyuncusu Mark Wahlberg’le Rose Byrne’ın sürüklediği, Julia Hagerty, Michael O’Keefe ve Joan Cusack gibi oynucuların da bir tür ‘saygı duruşu’ kabilinden rol aldıkları ‘Şipşak Aile’, özellikle mesajları itibariyle sempatiyle bakılabilir ve izlenebilir bir komedi.’

 

 

 

HELLBOY

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ‘… Burada da artık anlatıla anlatıla sağır sultanın bile duyduğu, “daha buna dair ne yazılabilir ki” diye düşünürken her yıl birkaç filme malzeme yapılan Kral Arthur ve kılıcı Ekskalibur karşımıza çıkıyor. Hellboy’un kendisine anlam ve kimlik arayışının bir noktasında ona ‘soylu’ bir geçmiş icat etme fikri film açısından işlese de karakteri özel kılan şey sürekli arafta kalması değil mi? Ne dünyaya ne de cehenneme ait olan bedeninde cisimleşen yabancılaşmanın karakterini de belirlemesi Hellboy’un alametifarikası bir yerde. Sorunlarını çözmüş bir Hellboy’un cazibesini kaybedeceği aşikar. David Harbour’un Hellboy’a yeni bir tat kattığını söylemiştik ama Nimue’yi canlandıran Milla Jovovich için aynı şeyi söylemek zor maalesef. Jovovich belki de senaryodaki sıkıntılardan kaynaklı olarak çok karikatür bir kötü karakter performansı ortaya koyuyor. Günümüz sineması ve seyircisi tek boyutlu ve kötülük dışında motivasyonu olmayan ‘kötüleri’ fazla kaldırmıyor açıkçası. Çok bir şey beklemiyorsanız, cehennem çocuğu Hellboy’u seviyorsanız iyi bir seyirlik olarak tercih edebilirsiniz.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…Hellboy, 11 yıl sonra kendisini bir kere daha hatırlatıyor; yeni bir yönetmen ve yeni bir başrol oyuncusuyla. Kariyerindeki en iyi film 2005 tarihli ‘The Descent’ olan ve genellikle dizi sektöründe çalışan Neil Marshall imzalı 2019 model ‘Hellboy’da 6. yüzyılda Kral Arthur tarafından kötülüklerine engel olunan ‘Kan Kraliçesi Nimue’nin yeniden ayağa kalkarak insanlığı veba illetiyle yok etmeye çalışmasını ve buna engel olan Hellboy’un mücadelesini izliyoruz. David Harbour’un Hellboy’da sırıtmadığı, kötü kraliçeyi Milla Jovovich’in canlandırdığı, dinamik anlatımın yanı sıra sert müzik ve sahnelerin dikkat çektiği, senaryonun popüler kültüre ait esprilere göz kırptığı bu yeni adım, izlenmesi zevkli bir film olmuş. Lakin konu yine geçmişte uykuya yatırılmış bir kötünün hayata döndürülmesi mantığına dayanması bakımından sıradanlığı aşamamış. Bu arada sona doğru Hellboy’un bazı kadrajlarda görüntü itibariyle ‘Barbar Conan’a fazla benzediğinin altını çizelim... Ayrıca öykünün çıkış noktasının Kral Arthur’a bağlanması açısından film, ‘Transformers: Son Şövalye’yle de aynı sularda yüzüyor.’

 

 

 

 

ALTIN ELDİVEN

 

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Bu tür bir film için bile fazla sert, aşırı kanlı duran bir yapım bu... Ama insanı o iğrenç suç dünyasının göbeğine çekip almayı da başarıyor. Benden söylemesi: Belki yer yer iğrenerek, mideniz bulanarak izleyeceksiniz. Ama bu şok, ayni ölçüde unutulmayacak sinema anılarınız arasına girecek. Akın’ın o şişman kadınları biraz Fellini’yi hatırlatırken, suç kavramıysa yine kendisi gibi Kuzey Avrupa’lı bir yönetmeni, Danimarkalı Lars Von Trier’i akla getiriyor. Oyuncular da iyi. Fritz Honkaz rolünde Jonas Dassler dört başı mamur bir kompozisyon çiziyor. Yaşlı kadınlar birbirinden ilginç; ama sanırım en çok Gerda’da eskilerden Margarete Tiesel, döktürüyor. Katilimiz için tam bir rüya kadın olan gencecik kızdaysa –yanılmıyorsam- Victoria Trauttmansdorff adlı yeni aktris kusursuz. Alman sinemasının çok eski kuşağından Hark Bohm ise meyhanenin yaşlılarından birinde konuk oyuncu olarak karşımıza geliyor.’

 

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ‘…Fatih Akın, sert hikayeler anlatmayı, sert sahneler çekmeyi seven bir yönetmen. Özellikle de ilk dönem filmlerinde ‘şiddetli’ hikayeler anlattığını biliyoruz. Ancak bu şiddetin hem filmler açısından bir işlevi vardı (Duvara Karşı’yı hatırlayın) hem de dozunda bir kullanım söz konusuydu. “Altın Eldiven”de tuhaf bir biçimde Fritz Honka’nın kadınlara uyguladığı şiddeti ‘saf’ haliyle göstermekten imtina etmiyor. Bunun karakterin geçmiş travmaları, alkolizm ve iktidarsızlıkla örülü hastalıklı ruh halini göstermek için gerekli olduğunu düşünsek bile, kesip biçme döngüsünün tekrar tekrar seyircinin karşısına çıkarılmasının ‘iğrenme’ duygusu dışında bir işlevi olup olmadığı tartışmalı. Üstelik bu gösterme tutkusu, filmin diğer tarafta yapmaya çalıştığı Honka ve çevresinin içinde bulunduğu anlama ve anlatma çabasını da akamete uğratmaya başlıyor bir süre sonra. Bir parantez de Honka’yı canlandıran Jonas Dassler’e açmak gerek. 1996 doğumlu oyuncu 40’lı yaşlarının başındaki Honka’yı başarıyla taşıyor. Hem kaybolmuşluk duygusunu hem de tekinsizliği aynı bedenin içinde bu kadar ustaca yerleştirmek genç sayılabilecek bir oyuncu için büyük yetenek. Ama Fatih Akın’ın tercihleri filmin tam olarak neyi anlatmak istediği sorusuna net bir cevap veremeyince Dassler’in performansı da araya kaynamış belli ki Berlin Film Festivali’nde... “Altın Eldiven”, Fatih Akın’ın en iyilerinden birisi olarak tarihe geçmeyecek belli ki ama kötü bir film olduğunu söylemek de haksızlık olacaktır. Filmi bir kelime ile tanımlamak sorunda kalsak ‘kararsız’ en doğru tercih olur.’

 

NİL KURAL (MİLLİYET): ‘…Akın, bilerek çirkin gözüken, izleyiciye kendisini kirlenmiş hissettiren bir film kuruyor. Ancak bu denemenin amacına ulaştığını söylemek güç. Ana karakteri Honka’yı ağır bir makyajın altına gizleyen, dönemin Almanyası’nı plastik ve kirli bir dünya olarak resmeden Akın, Almanya hakkındaki eleştirilerini de bu yolla göstermeye çalışıyor. Ancak filmin bu bilinçli çirkinliği izleyiciyi uzaklaştırıp eleştiri oklarının doğru yerlere gitmesinin de önüne geçiyor.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…Filmi ikna edici kılan elementlerin başında kuşkusuz Fritz Honka’yı canlandıran Jonas Dassler’ın performansı geliyor. 23 yaşındaki oyuncu müthiş bir makyaj eşliğinde acımasız bir katilin portresini, fiziksel ve ruhsal detaylarıyla perdeye taşıyor. Keza Gerda Voss’ta Margarete Tiesel de çok çok iyi. Ayrıca bar sahibi Herbert Nürnberg (Uwe Rohde), SS Norbert (Dirk Böhling) ve Dornkaat-Max (Hark Bohm) gibi müdavimler de çok başarılı çizilmiş karakterler... Öte yandan ‘Altın Eldiven’e yönelik, Berlin Film Festivali’ndeki ilk gösterimlerden itibaren yöneltilen en büyük eleştiri, şiddet görüntülerine fazlasıyla yer vermesi. Evet, Fatih Akın’ın filmi seyretmesi zor bir yapım. Evet, karakterinin sadizmini tüm çıplaklığıyla perdeye taşıyor. Bu bir tercih ve ben, böylesi bir görsel ifade biçimine saygı duymaktan yanayım. Başta Tarantino olmak üzere yıllardır plastik şiddeti sürekli sahaya sürenlerin yanında Akın’ın tavrını daha sineye çekilir buluyorum. Son dönemde izlediğimiz kimi yapımların ve de dizilerin aksine, sadist bir kişiliği yüceltmeden, pop kültür ikonuna dönüştürme çabasına girmeden anlatma gayreti de kayda değer. Sonuç olarak bir seri katil portresini, bir dönem tablosunun etkileyici konturları eşliğinde huzurlarımıza getiren ‘Altın Eldiven’i ‘seyri zor’ uyarıları eşliğinde tavsiye ederiz...’

 

 

 

KAPI

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ‘…Film genelde hayli Yeşilçam tadı veren bir melodram havası taşıyor. Kadir İnanır uzun bir süreden sonra döndüğü oyunculuğunda içburucu bir kompozisyon çiziyor. Ve bakışlarıyla ya da açıkça ağlarken, sanki bizi de ağlamaya davet ediyor. Katılıp katılmamak size kalmış!... Onun yanısıra Şemsa anada Vahide Perçin, hinoğlu hin Remzi’de Timur Acar, sanki dedesinin tüm yeteneğini almış ve geleceğe taşımaya aday becerikli torun Nardin’de Aybüke Pusat da yeterince iyiler. Erdal Beşikçioğlu’nun başpapazını ve küçücük rolünde Menderes Samancılar’ı da unutmadan... Önümüzdeki hafta yeniden ziyaret edeceğim büyüleyici Mardin ve hiç değişmeyen Dar-ül Zeferan da tüm hikâyeye etkileyici bir dekor oluşturuyor. Sonuç olarak, sinemasal değerinden çok mesajıyla ilgiye layık bir film. Ama bunun için bile olsa görmeye değer...’

 

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ‘…Kadir İnanır, Türk sinemasının ikonik oyuncularından... Yakup Usta'nın kapıyı bulmak için gösterdiği, nerdeyse akıl dışı diyebileceğimiz kararlılığını ve ısrarını gerçekten iyi yorumluyor. Timur Acar'ın Remzi'ye getirdiği gerçekçi yorumu da sevdim. Vahide Perçin ise Şemsa karakterinde oyunculuk kalitesini bir kez daha gösteriyor. Özellikle aksanı çok iyi kullanıyor... Almanya'da doğup büyüyen birine göre aksanının biraz düzgün olması kafa karıştırıcı olsa da Aybüke Pusat abartısız, sade tarzıyla filme belirli bir katkı yapıyor. Son olarak, Eyüp Boz'un, özellikle Mardin sahnelerinde bölgenin cömert güneş ışığını sıcak bir sarıya dönüştürdüğü görüntü yönetimini sevdiğimi söylemem gerek. Seyreden herkesi meselesine ortak edebilecek duyarlı bir film olması itibarıyla “Kapı”, bence haftanın iyilerinden biri...’

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘…Güçlü ve dramatik bir hikayesi var Kapı'nın. Acılı baba Yakup (Kadir İnanır) torunuyla birlikte, yıllar önce oğluyla yaptığı, onlar Mardin'i terk edince çalınan evinin kapısının peşine düşüyor. İşte o kapı birçok yere açılıyor. Evlat acısına, faili meçhullere, kuşak çatışmasına, baba-oğul ilişkisine, Türkiye'de yaşanan değerler erozyonuna, tarihi eser kaçakçılığına. Film bütün bu temaları güçlü hikayesiyle harmanlıyor. Özellikle Kadir İnanır, Vahide Perçin ve Timur Acar performanslarıyla bu güçlü hikayenin taşıyıcı kolonları oluyor.
Fakat sinematografisi bu filmi yukarıya taşıyamıyor. Mesela filmde Kadir İnanır'ın bir tiradı var ki olağanüstü. Belki etkili çekilse sinema tarihimize geçecek. Ama bu haliyle İnanır'ın oyunculuk gücüyle etkili olabiliyor bu sahne. (Yine de bu sahne için izlemenizi tavsiye ederim filmi). Anladığımız Durak tercihleriyle genel olarak hikayenin gücüne bel bağlamış. Oyuncular da hikayeyi elden geldiğince yürütüyor. Ama iyi bir yönetmenlikle Kapı, gerçekten kapı pencere yıktırabilirmiş.’

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…Nihat Durak imzalı ‘Kapı’, aslında bir metaforun peşinde koşan bir öyküye sahip. Yakup’un aradığı kapı, hem köklerine hem de birlikte yaptığı oğlu Mikhael’in anısına bir saygı duruşu... Film de bir anlamda Anadolu’nun soluklu medeniyetleri içinde kaybolup gitmiş, göçe zorlanmış, çeşitli vesilelerle oturdukları yerleri yurtları terk etmek durumunda kalmış insanların öyküsü… Oyunculuklara gelince: Kadir İnanır, karakterinin hislerini yüzünde ve ruhunda yaşayan Yakup’u inandırıcı kılmış. Mimikleri ve beden diliyle, evlat acısının dinmeyen yarasını seyirciye hissettirerek yansıtıyor. Keza Vahide Gördüm de benzer şekilde acılı anneyi perdeye taşıyor ve kuyu başındaki sahnede de yürekleri sızlatıyor. Bence kadronun en etkileyici performansı Timur Acar’dan gelmiş. Tam da kısa yoldan köşeyi dönen, eskiyi sadece bir meta olarak gören, pragmatist, üçkâğıtçı, işini bilir Remzi’de oldukça etkileyici... Genç oyuncu Aybüke Pusat da kuşak reflekslerini yansıtan karakterinde gayet iyiydi. Sonuçta meselesi, gezindiği coğrafyanın toplumsal ve bireysel acılarını perdeye taşıyan tavrıyla ilgiyi hak eden bir çalışma olmuş ‘Kapı’.’

 

 

 

 

ÇINAR

 

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ‘…film finaliyle, Kafkas Tebeşir Dairesi'nin ortaya attığı ve sinemada, tiyatroda hep tartışılan çocuk kimindir, onu dünyaya getirenin mi yoksa onu büyütenin mi sorunsalına çok farklı bir noktadan bakmaya itiyordu insanı. Karadeniz belki buradan hareket etse muhtemel daha farklı ve özgün bir hikaye anlatabilirdi. Ama tercih etmemiş. Daha çok evlat sevgisinin gücünü anlatmış. Ki bunu da duygusal olarak başarıyor film. Lakin Kars'ı doğal bir plato olarak kullanan, taşradaki toplumsal ilişkileri karakter odaklı anlatan, zaman zaman melodram anlatımın imkanlarından faydalanan Çınar, naçizane büyük bir fırsatı da kaçırmış gibi. Çünkü hikaye olarak özgün damarı bulduğu an film bitiyor. Bu haliyle de naif bir film olarak kalıyor. Fakat hayata engelli olarak başlayan, tıpkı filmdeki gibi annesinin sırtında okula gidip gelen yönetmen Karadeniz'in mücadelesi ise takdire şayan. Çünkü mücadelesiyle engelli insanlara olan klasik bakışın ne kadar yanlış olduğunu da ortaya koyuyor.’

 

 

 

 

KARDEŞLER

 

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ‘…‘Namus cinayetleri’ sinemamızın eski meselelerinden biri… Ömür Atay, konuya eylem sahiplerinin psikolojileri ve süreç içindeki dönüşümleri üzerinden bakmayı ve bu yolla yeni bir şeyler söylemeyi yeğlemiş. ‘Kardeşler’, gezindiği sular üzerinden hissettirmek istediklerini seyircisine geçiren bir yapım olmuş. Ama bence filmin en önemli tortusu, ana karakterlere hayat veren üç genç yetenekle bizi buluşturması olmuş. Yusuf’ta Yiğit Ege Yazar, Ramazan’da Caner Şahin ve öykünün sonlarında doğru sahne alan Yasemin’de Gözde Mutluer, performanslarıyla gelecek adına umut saçıyorlar… Umarım yolları açık olur… ‘Kardeşler’ ise Atay’ın derli toplu anlatımıyla ve modern zamanda bile varlığını sürdüren dertleriyle izlenmeye değer bir film, tavsiye ederiz…’

 

 

 

 

DUMBO


ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... Film Burton'un Pee-wee's Big Adventure, The Nightmare Before Christmas, Edward Cissorhands, Corpse Bride gibi filmlerinde izlediğimiz keskin mizah duygusu kadar, çağdaş teknolojiden de yararlanıyor. Zengin oyuncu kadrosunun yanı sıra filmde gözüken tüm hayvanlar ve elbette ana-oğul filler CGİ tekniğiyle yaratılmış. Ama öylesine gerçek duruyorlar ki...Sanki gerçekten de gerçek!.. 64 dakikalık klasik filmin bu uyarlaması, işin içine ilkinde olmayan insan karakterler katmış. Bu nedenle çok daha uzun... Ana mesajı hayvan sevgisi denebilir: Özellikle sirklerdeki hayvan istismarı... Film bu haliyle biraz uzatılmış dursa da, sonuç olarak ilgiyle ve sevgiyle izleniyor. Son dönemde pek göremediğimiz Colin Farrell, Michael Keaton, Danny De Vito, Alan Arkin gibi sanatçıları bir arada görmek gerçekten keyifli. Vandevere rolündeki Keaton, Tim Burton'ın Beetlejuice, Batman, Batman Dönüyor gibi filmlerinde de oynamıştı. Sonuncusunda Danny de Vito'nun Penguen kişiliğiyle çatışmışlardı. Burada ikisini bir arada, ama iyi-kötü konumlarını takas etmiş olarak görmek ilginç... Eva Green'in güzelliğini koruduğunu görmekse bizler için zevkli oldu.'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... 'Dumbo', 1941 tarihli bir Disney klasiği... Bu bir zamanların muhteşem animasyonu, uygarlığımızın geldiği noktalar da göz önünde tutularak yeniden öyküleştirilmiş ve Tim Burton yönetmenliğinde günümüz seyircisiyle buluşturulmuş... 'Dumbo', başka bir yönetmenin elinden çıksaydı kuşkusuz bambaşka kriterlerle değerlendirebilirdik ama kamera arkasında koca Tim Burton olunca insan farklı beklentilere giriyor. Öykü yer yer kimi renkli anlar, görüntüler, sahneler içerse de 'Dumbo', 'pazar sabahı kuşağı filmleri' havasının ötesine gidemiyor. Burton imzalı yapımın en iyi yanı 'sirk' meselesine dair, hayvan hakları üzerinden verdiği doğru mesaj... Handikapı da karikatürize karakterleri...'

 

 

 

 

SHAZAM: 6 GÜÇ

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... "Shazam!" bir noktadan sonra birçok süper kahraman filmi gibi iyilerle kötülerin özel efektler eşliğinde savaştığı grafik bir şova dönüşüyor. O grafik şovun arka planında Philadelphia şehri kadar lunapark ve Noel konseptinin işlendiğini görmek mümkün... Lunapark, bütün filme damga vuran çocukluk eğlencesi fikrini, Noel ise aile sıcaklığını temsil ediyor. Bu arada, birkaç kez karşımıza çıkan korkak, bencil Noel Baba motifi de gerçekten komik... Görsel anlamda tatmin edici bir film "Shazam!". Ama çok özgün fikirler etrafında döndüğü söylenemez. Özellikle Djimon Hounsou'nun oynadığı yaşlı Sihirbaz Shazam ve yedi günahı temsil eden canavarlar çok demode bir fantazi dünyasından geliyorlar. Komediyle aksiyonu birleştiren, aile seyircisine yönelik bir sevgi ve dostluk filmi "Shazam!"... Mizah duygusu ve hafifliği itibarıyla özellikle hafta sonu için kötü bir tercih olmayacağını düşünüyorum...'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Bir ergen süper kahraman filmi olarak okunabilir Shazam: 6. Eğlenceli, yer yer süper kahraman dünyasıyla dalgasını geçen bir yapım olarak da ortalama bir seyirlik denebilir. Ama biraz fazlası aslında... Shazam: 6 aslında nasıl çocuk yetiştirmek gerek sorusuna cevap vermeye çalışan bir yapım. Evlatları arasında ayrım yapan, otoriter bir babanın evladır Dr. Thaddeus Sivana. İçindeki öfke onu kötülüğün karanlığına çeker. Billy Batson ise annesinin onu terk ettiğini bilmeden hep onu arar. Tüm bu süreçte koruyucu ailelerin ona karşı olan şefkatini pek anlamaz ama onların o şefkati Batson'ın kalbinin hep temiz kalmasına neden olur. Kıssadan hisse anne ve babalar için net bir mesajı var filmin: Ne ekersen onu biçersin. DC evreninin son yıllardaki iddialı ve vasat altı filmlerinin yanında Shazam: 6, daha naif ve eğlenceli bir yapım olarak öne çıkıyor. Galiba DC Comics'in yüzü ilk defa güleceğe benziyor.'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... "Shazam", belki onlu yaşlarını sürenler için eğlenceli olabilir ama bundan da emin olmak zor. Marvel'in özellikle de "Deadpool" ile yakaladığı, diğer filmlerinde de kullandığı komedi unsurunu DC'nin oturttuğunu söylemek güç. Burada da karakterin genç halinin depresyonu ile güçlerini harekete geçirince ortaya çıkan zevzek arasındaki uçurum yabancılaşma efekti yaratıyor önce. Ama asıl sıkıntı filmin ergenliğe dair bir komedi olması değil de, bizzat ergen bir film olması galiba. Kötü adam karakterinde Mark Strong elinden geleni yapsa da Shazam karakterinde Zachary Levi bir türlü sempatik hale gelemiyor. Komik olsun diye yazılan ve çekilen kimi sahneler itici duruyor çoğu zaman. Türkiye'de de gösterime giren orta karar korku filmleri "Işıklar Sönünce" (2016) ve "Anabelle: Kötülüğün Doğuşu" (2017) ile tanınan David F. Sandberg'in senaryosuna da katkı sunduğu bu film için de 'orta karar' diyebiliriz. Tabii filmin ABD'de göreceği ilgiyi kestirmek zor. Yoğun bir ilgi yönetmenini yukarılara taşıyabilir...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... Eski bir DC Comics karakteri olan Shazam'ı karşımıza getiren 'Shazam: 6 Güç'; 'Lights Out' ve 'Annabelle: Creation' gibi gerilim yapımlarıyla tanınan David F. Sandberg imzasını taşıyor. Kendisiyle dalga geçen 'Süper' kahramanlar ailesinin bu yeni üyesinin filmi sürekli selfie çektirmek, eylemlerini sosyal medyada paylaşmak gibi 'şimdiki zamanlar' refleksleriyle donatılmış... Öte yandan filmi 'Superman'la 'Deadpool'un bir karışımı olarak tanımlamak da mümkün. Lakin hoşlukları, yer yer ince göndermeleri, özellikle kahramanın 'Süper' kimliğini canlandıran Zachary Levi'nin performansı derken 'Shazam: 6 Güç' seyir sevki vaat ediyor ama genel toplamda vasatı aşamıyor.'




DELİ VE DAHİ

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): '... Yönetmenin belki kağıt üstünde kurduğu bu denge görüntüye aktarılınca işlemiyor sanki. Bunda Gibson'un donuk oyunculuğu ile Penn'in görkemi arasındaki farkın da etkisi olduğu muhakkak. Öte yandan İngiliz egemenlerinin (üniversite dahil) dil gibi evrensel bir meseleyi bile egemenliklerini güçlendirmelerinin bir aracı haline dönüştürme çabalarını, savaşın yarattığı yıkımı da hikayenin arka fonunda görmek mümkün... "Deli ve Dahi", ikilinin dil üzerine yaptıkları küçük oyunlarla şenlense de aralarındaki ilişkinin gücünü sözcüklerin ötesine taşıyıp 'his' olarak ulaştıramıyor seyirciye. Bir yanıyla dünyaya en büyük sözlüklerden birisini armağan eden 'dahi' ve bu sözlüğe çok büyük katkı sunan ama onun dışında da hayatı ilgiye değer olan 'deli'nin merak uyandırıcı hikayesini izlenilir kılıyor film. Diğer yandan Farhad Safinia bu ilk yönetmenlik işinde çarpıcı bir görsel dünya inşa etme konusunda sınıfta kalıyor.'

OLKAN ÖZYURT (SABAH): '... Filmin ilk yarısında karakterleri tanıtan ve daha çok sözlüğün yazım sürecine odaklanan film, özellikle ikilinin fiziki olarak bir araya gelmeye başlamasıyla daha da lezzetli hale geliyor. Ama bir noktadan sonra film sözlüğün yazım sürecinden çok Minor'e odaklanıyor. Vicdan azabı çeken ve öldürdüğü adamın karısının ona ilgi duymaya başlaması sonrası yine hastalığı depreşen Minor kelime yazmayı bırakıyor. Bundan sonra ise Willam'ın Minor'e yardım etmeye çalışmasını izliyoruz.
Yer yer o soğuk İngiliz kibrini eleştiren film, bir yandan dilin her daim kendini nasıl geliştirdiği ve bu gelişimin önünde durulamayacağını anlatırken diğer yandan 19. yüzyıl İngilteresi'nin insanlara bakışını da ele alıyor. Ama verdiği en önemli mesaj ise; "hiç okuyanla okumayan bir olur mu?"
Mel Gibson'un olağan rollerinden biri olarak görülebilecek filmin yıldızı ise Sean Penn. Depresif karakterleri genel olarak seven Penn Deli ve Dahi de yine etkili bir performans sergiliyor...'




AŞKTAN KAÇILMAZ

NİL KURAL (MİLLİYET): '... Arızalı bir hayat yaşamış bir müzisyenle, isteklerinden düzenini bozmamak için vazgeçmiş bir kadının kıtalararası yakınlaşmasını, "Girls" dizisiyle tanınan yönetmen Jesse Peretz, Hornby'nin mizahını ve karakter derinliklerini koruyarak aktarıyor. Annie ve Tucker'ı canlandıran Rose Byrne ve Ethan Hawke'ın kimyası da bu romantik komediye katkıda bulunuyor. "Juliet, Naked", Hornby'nin romanlarını takdir edenleri memnun edecek kalbur üstü bir kendini iyi hisset filmi. Hornby uyarlamalarında görüldüğü üzere kadın karakterini, romantik komedilerin meylettiği muhafazakar kalıplara hapsetmemesi de cabası.'

 

 

 

 

LORO

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): '... film bol cinsellik soslu, sürekli kadın çıplaklığını sergileyen, eğlenceli ve gırgır bir seyirlik. Gösteri, müzik, şov yanı kusursuza yakın. Ancak dramatik dengesi biraz bozuk. Belki aslında iki bölümlük olmasından gelen bir kusuru var: Berlusconi ilk yarıda hemen hiç yok... Orada egemen olan Sergio karakteriyse ikinci yarıda yok, ancak en sonda çıkıyor. Bu durum akışı zedeliyor, film yer yer sıkıcılaşıyor. Oyuncular çok iyiler. Berlusconi'de yönetmenin 'yar-ü vefakârı', tam beş filminde oynamış olan ilginç oyuncu Toni Servillo, tam anlamıyla döktürüyor. Veronica'da Elena Sofia Ricci bizlere görkemli bir kadın portresi çiziyor. Bir aralar çok parlayan Riccardo Scamarcio ise Sergio'da güzel bir dönüş yapıyor. Yorumlara açık finaliyle de dikkat çeken bu bir zamanlar "ülkesine rüya satmak isteyen adam"ın öyküsü, sonuç olarak en çok siyaset sevenler ve de röntgenciler için!...'

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): '... Filmin iki bölüm halinde çekilmiş olmasının yarattığı yapısal sıkıntılar da var. İtalya'da yüzer dakikalık iki bölüm halinde vizyona giren film, diğer ülkelerde 156 dakikalık tek parça halinde sunuldu seyirciye. Aradaki elli dakikalık kayıp filmin bütünlüklü yapısını da bozuyor. İlk başta tanıştığımız ve amacı Berlusconi'ye ulaşmak olan, bunun için kadınlar, uyuşturucu ve eğlence üzerine kurulu bir dünya inşa eden Sergio ikinci bölümde unutuluyor çoğu zaman örneğin. Dolayısıyla ilk bölümde onun temel motivasyonunu takip eden seyirci için bir aks kayması söz konusu. İkinci bölümde Berlusconi'nin dünyasına girdiğimizde film daha az görkemli ama daha tutarlı hale geliyor. Berlusconi'nin iş adamlığından gelen 'pazarlamacı' karakterinin siyasette ikna edici bir işleve büründüğünü ustalıkla anlatıyor Sorrentino. Tam da bu noktada karısının ona karşı bir 'vicdan' olarak işlev kazandığını görüyoruz. Bu bölümler, yönetmenin vazgeçemediği oyuncusu Toni Servillo'nun donuk suratlı Berlusconi performansıyla akıllara kazınsa da genel dağınıklığın önüne geçemiyor.'

MEHMET AÇAR (haberturk.com): '... Sorrentino'nun özellikle parti sahnelerinde Fellini etkisinde bir sinema yapmayı denediği söylenebilir mi? Özellikle "Muhteşem Güzellik" ve "Gençlik"ten sonra her Sorrentino filminde Fellini etkisi aramak normal. Ama "Loro"nun parti sahnelerinin hiçbirini sevemedim. Yozlaşmayı anlatmak için bu kadar çabaya gerek var mı acaba?
Berlusconi, eşi Veronica ve Sergio hariç filmdeki karakterler derinlikten uzak, karikatürize bir nitelik taşıyorlar. Sorrentino bütün enerjisini ana karaktere harcadığı için yakın çevresini unutmuş sanki... Bu arada, Toni Servillo'nun gerçekten iyi bir performans çıkardığını söylemem gerekiyor. Filmin en güçlü ve sağlam yanı Servillo'nun oyunculuğu... Luca Bigazzi'nin görüntü yönetimi ve keskin dilli muhalif tavrı nedeniyle de kuşkusuz tümüyle bir yana atılabilecek bir film değil "Loro".... Ama yine de benim için Sorrentino'nun en zayıf filmi...'

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): '... 'Loro', 'politik satir' tanımlamasının çizgileri dahilinde dolaşıyor. Senaryosunu Sorrentino'yla birlikte Umberto Contarello'nun kaleme aldığı film, lüksün ve eğlencenin ön planda olduğu zevk ve sefa görüntülerinde dolaşırken geleneksel değerlerin ötelendiği, ahlaki ve sosyal çürümenin her tarafı sarıp sarmaladığı bir tasvire soyunuyor.
Bazı durumlarda cinsellikle, bazı durumlarda parayla satın alınan politikacılar ve kurumsal yöneticiler, parıltının peşine katılan genç kadınlar, seks ve uyuşturucu partileri, öte yandan karısı Veronica'yla kültürel uyuşmazlık yaşayan Berlusconi, sola ilişkin iğnelemeleri, yerine göz diken sağcı siyasetçiler, futbolcu transferleri (sanırım Marcel Dessailly'ye gönderme vardı), L'Aquila depreminin yarattığı kaos derken ortaya görsel yönü çok güçlü, içerik olarak da göndermeleri ve ele aldığı portreye ilişkin saptamaları güçlü bir film çıkmış. Atmosfer açısından Sorrentino'nun başyapıtı 'Muhteşem Güzellik'e yakın duran 'Loro', etkileyici bir siyasal kolaj. Performanslara gelince: Toni Servillo, Berlusconi'yi hınzırca ve yer yer şeytanca bir portreyle perdeye taşırken Elena Sofia Ricci de elinden düşürmediği kitaplarla ve dertleriyle, adeta aralarındaki mesafe kilometrelerce açık gibi duran karısı Veronica Lario'da etkileyici bir profile soyunuyor. Keza Sergio Morra'da da Riccardo Scamarcio çok iyi. Sonuç? Yılın en iyilerinden biri 'Loro' (İtalyanca anlamı 'Onlar'), kesinlikle kaçırmayın derim.'

 

 

 

 

TÜRK İŞİ DONDURMA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´...
Film öncelikle bizim için hem zaman, hem de coğrafya olarak çok uzak bir olaya yaklaştığı için cesur bir girişim. Tıpkı Ayla gibi Türk İşi Dondurma da bizim için anlatılmaya değer öykülerin ne çok olduğunu hatırlatıyor. Sanırım bu ekip hep bunu yapacak. Ve bize uzaklardan yepyeni seyirciler çekecek: Ayla için Kore'den, bu film için Avustralya'dan... Yönetmen Can Ulkay-yapımcı Mustafa Uslu ikilisi bir kez daha evrensel bir hikâyeyi evrensel sinema normlarına uygun biçimde sunuyor. Filmin dekor kurma, atmosfer yaratma, belli bir akıcılık sağlama sorunları gayet iyi çözümlenmiş. Elbette kimi kusurlar da var. Örneğin özellikle başlarda komedi unsuru biraz grotesk bir hal alıyor. Önce çok iyi kullanılan 'deve motifi' sonra acımasızca harcanıyor. Milliyetçilik biraz aşırı mı, bilmiyorum. Hele İngiliz subayı Wayne'in 'bad man-kötü adam' portresinde... Ama tarih boyunca dünyaya hükmetmiş İngilizlerin bunu hakkettiğini, üstelik böyle şeylere karşı şerbetli olduğunu sanıyorum!..´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Yönetmen Can Ulkay, filmin niyetine uygun, seyircinin duygularını yöneten, profesyonelliğin gereklerini yerine getiren bir anlatım tutturuyor. Son dönemde popüler Türk sinemasında hep olduğu gibi Fahir Atakoğlu´nun müziği, duyguları daha da yükseltmeye, seyirciyi daha çok ağlatmaya hizmet ediyor. Prodüksiyon tasarımına büyük özen gösterildiği belli. Gerçi kostüm ve dekorların biraz daha yıpranmış olması, daha gerçekçi olabilirdi ama bu haliyle de kötü değil... Sonuç olarak, Peter Steuger´in görüntüleri ve Mustafa Presheva´nın kurgusuyla dünya standartlarında bir film seyrediyoruz. Ama dramatik yapı açısından ilkokul seviyesindeki milliyetçi bir metnin ötesine geçemiyoruz ne yazık ki... Son kararı kuşkusuz tarihçiler verir, vermeli... Ama hayal ya da gerçek, filmin sinemasal olarak bana çok sahici gelmediğini söyleyebilirim.´


OLKAN ÖZYURT (SABAH) ´..Broken Hill olayı Avustralyalılar için son derece hassas bir konu. Ve film bu haliyle o iki Afgan saldırganla empati kurmalarını istiyor. İşte bu noktada iş çetrefilleşiyor. Çünkü o ´kahramanlar´ Avustralyalılar için başka bir şeyi ifade ediyor. Meseleye sinema açısından bakarsak. Malum, Türk sineması olarak Çanakkale´de yazılan destanı sinemada layıkıyla anlatma konusunda pek de başarılı değiliz. Peter Weir´in Gallipoli´si hâlâ bu savaşla ilgili çekilen en iyi film olarak kabul ediliyor. Hem Gallipoli hem de Russel Crowe´un Son Umut´unda Avustralyalılar, savaşa yaklaşımlarını anlatmıştı. İngilizleri eleştirerek, "Bizim bu savaşta ne işimiz vardı?" diye sormuş ve bir tarihi yüzleşmeye girişmişlerdi. Türk İşi Dondurma da "Sizin Çanakkele´de ne işiniz vardı?" diye soruyor ama bu soruyu (ki cevap iki filmde vardır) Avustralyalıların sinir ucuna dokunacak bir olay üzerinden yapıyor. Yani kaş yaparken göz çıkartılmış sanki...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Yönetmenliğini Can Ulkay'ın üstlendiği, senaryosunu da Gürkan Tanyaş'ın kaleme aldığı 'Türk İşi Dondurma', girişinde yazıldığı gibi bu olaydan esinlenerek kendince yeni bir tarih yazıyor, saldırının faillerini dondurmacı Mehmet'le deveci Ali, iki Türk yapıyor. Bu karakterler önce tatlı iki kafadar olarak çiziliyor ve yaşadıkları komedi tonunda anlatılıyor, sonra öykü milliyetçi sulara kayıyor ve ikili, Çanakkale'ye gitmek için yola çıkan ANZAK'ları durdurma düşüncesiyle asker dolu trene saldırı düzenliyor. Bu arada bütün bunlara sebebiyet veren, Türk-Avustralyalı demeden kendisine engel olanları yok eden biri var; İngiliz yüzbaşı Wayne... Sinemada tarih elbette yeniden yazılabilir; bugüne kadar başta Amerikan filmlerinde olmak üzere hangi yaşanmışlıklar yeniden yazılmadı, hangi günahlar perdede aklanmadı ki? Ama mesela Avustralya cephesinden gelmiş, meselenin bütün boyutlarını enine boyuna perdeye taşımış, ANZAK'ların nasıl kandırıldığını göstermiş ve bunu tarihle oynamadan dürüstçe yapmış 'Gelibolu'/'Gallipoli' (Yönetmen: Peter Weir / 1981) gibi bir film varken, benzer bir dürüstlüğe soyunmaksızın Avustralya halkının ruhunda ve zihnindeki acısı silinmemiş bir olaydan, hamaset dolu bir kahramanlık öyküsü çıkarmak ne derece savunulacak bir şeydir; doğrusu bilemiyorum...´

 

 

 

 

HERKES BİLİYOR

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Yine sakin bir tempoyla, sürekli konuşmalarla gelişen tipik bir Farhadi filmi. Belli bir ilgiyle izlenen ve dinlenen, düzeyli, edebi, soylu bir film. O polisiye gerilimse Farhadi filmleri için ciddi bir yenilik. En ilginci şu ki, genelde melodram, özellikle bir büyük aile melodramı niteliği polisiyeyi bastırıyor. Sürekli konuşmalar da sanki sinemanın içine getirip bir tiyatro atmosferi dayatıyor. Ve sonuç olarak bu büyük kültürel sıçrayış, bu yeni ve farklı liman Farhadi'ye belli bir tazelik, belli bir kendini yenileme fırsatı getiriyor. Yine de filmi onun en iyilerinden saymak zor. Ustanın asıl kültürüne dayalı filmlerini, İran denen o görkemli çelişkiler ve bitmeyen savaşımlar toplumunun özel sosuyla tatlandırılmış yapımlarını tercih etmek elbette hakkımız. Özellikle Elly Hakkında ile başlayıp Bir Ayrılık, Geçmiş, Satıcı gibi önemli kitlelere ve Oscar dahil ödüllere uzanmış başyapıtları belleğine yerleştirmiş sinemaseverler olarak...Ama gerçek Farhadi'ciler bu filmi de görmeli. Başta kim bilir kaçıncı kez (aslında altıncı kezmiş!) bir araya gelen Penelope Cruz- Javier Bardem ikilisi ve özellikle 2009'da Oscar'a uzanan Gözlerindeki Sır'la tanınan Arjantin'in 'milli' oyuncusu Ricardo Darin, tüm o kalabalık oyuncu takımı harika. Çok iyi kullanılmış İspanya taşrası, görüntü ve müzik de düzeyli. Ve bu kültürler buluşması, sonuç olarak doyurucu bir filme yol açmış.´

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ´... Farhadi'nin senaryolarında şimdiye kadar hiç görmediğimiz bir biçimde bazı şeylere ikna olmakta zorlanıyoruz. Bunun en belirgin olanı Irene'yi kaçıranların motivasyonu. Farhadi, kendisinden beklenmeyecek bir kolaycılığa kaçıyor burada ve her şey hızlıca olup bitiyor. Farhadi, bir durumun ailedeki yaraların kabuklarını kaldırdığı, matruşka gibi sırların birbirinin içinden çıktığı dramatik evreni ustaca kurarken; işin polisiye kısmında hem entrika hem de karakterlerin inandırıcılığını kurmakta bildik formundan uzak kalıyor. Öte yandan özellikle ilk bölümdeki düğün sahnesi başta olmak üzere Farhadi'nin yönetmenlik maharetinin en gelişkin olduğu filmi olduğunu söylemeden geçmeyelim. Kendi adıma her ne kadar çok iyi filmlere imza atmış olsa da Farhadi'nin filmlerindeki kadın temsilini sıkıntılı bulduğumu bir kez daha belirtmek isterim. Bu yazı boyunca andığım filmlerin tamamında hikaye "Bir kadının talebi ya da başına gelen bir şeyin erkeği zor durumda bırakması"yla ivmeleniyor. "Herkes Biliyor"da da durum aynı. Laura'nın geçmişinde sakladığı bir sır Paco'nun hayatının paramparça olmasına neden oluyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Farhadi yine derinlikli ve incelikli bir senaryo ile seyirciyi filmin içine almayı başarıyor. Bir kayıp vakası sonrasında yaşanan gerilimden ustaca yararlanarak sarmal bir olay örgüsü kuruyor ve belli başlı karakterlere karşı ikircikli bir durum yaratıyor. Böylece hem karakterlerini hem de seyirciyi adeta bir önyargı testine sokuyor. Ama böylesi bir senaryoyu Farhadi´den zaten bekliyorsunuz. Bu filmde şaşırtıcı olan Farhadi´nin bütün bunları pek de bilmediği sularda yapabilmesi. Dilini, kültürünü çok da iyi bilmediği bir coğrafyada yine kendi sinemasal imzasını atacak kadar ustaca filmi yönetiyor. Farhadi´nin bu hamlesinin devamı gelir mi bilinmez ama Herkes Biliyor zannımca Farhadi´nin hem kendine meydan okuduğu ve kendi sınırlarını zorladığı ve yönetmen olarak kendini aştığı, hem de her durumda sinema anlayışı olarak kendi özgünlüğünü koruyabileceğini gösterdiği bir film. Bu da hele hele günümüzde gayet önemli bir başarı.

NİL KURAL (MİULLİYET): ´... İki Oscar ödüllü İranlı yönetmen Asghar Farhadi'nin imzasını taşıyan "Herkes Biliyor / Everybody Knows", geçen yılki Cannes Film Festivali'nin açılışını yaptı ve Altın Palmiye için yarıştı. 2013 yılında "Geçmiş"le Fransızca bir filme imza atan Farhadi, bu kez başrollerini Penelope Cruz ve Javier Bardem'in paylaştığı ve İspanyolca çektiği "Everybody Knows"la bir kez daha ana dilinin dışına çıkıyor ve bu seçimin çok az işlediğini kanıtlayan, kariyerinin en zayıf filmlerinden birine imza atıyor. 2009 tarihli filmi "Elly Hakkında"da olduğu gibi bir kayıp hikayesini tercih eden yönetmen, Arjantin'den bir düğün için aile evine dönen Laura'nın (Cruz) kızının kaçırılması üzerine gelişen olayları konu alıyor. Merkeze bir aile krizini yerleştiren yönetmen diyalog ağırlıklı sinemasını terk ediyor ve melodram türünün kalıplarıyla hareket ediyor. Ancak Farhadi'ye haklı bir ün kazandıran diyalog üzerinden ahlaki ikilemler sunma ve gündelik olandan yola çıkarak gerilim yaratma yeteneğini bu filme yansıtamıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Ana karakter Laura, eski sevgilisi Paco, Paco'nun öğretmen karısı Bea, Laura'nın Arjantinli kocası Alejandro, kaçırılan kız Irene, geçmişten kalma kimi arazi meseleleri, sınıfsal dertler, üzeri örtülmüş acılar derken 'Herkes Biliyor', bir yandan da sırtını dayadığı polisiye entrikayla etkileyici bir atmosfer sunuyor. Filmin sinematografik şahikası ise 'The Guardian' gazetesi eleştirmeni Peter Bradshaw'ın da vurguladığı gibi Michael Cimino ve Francis F. Coppola tatları sunan düğün sahneleri (fırtına ve elektrik kesintisi bölümleri de dahil olmak üzere). İlk kez yolları 1992 yapımı 'Jamón Jamón'da kesişen ve sonraki yıllarda defalarca birlikte çalışan çift Penélope Cruz ve Javier Bardem'in eski sevgilileri, Ricardo Darín'in de Arjantinli eski alkolik kocayı canlandırdığı filmin en kırılgan yanı polisiye vakanın adresindeki kişiler. Senaryo entrikanın bütün yükünü taşıyan bu kanatta yeterince sağlam durmuyor.´

 

 

 

 

CAPTAIN MARVEL

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Kimin "iyi", kimin 'kötü" olduğunun katiyen anlaşılmadığı, dur-durak bilmeyen bir tempoyla anlatılmış, özel efektlerin yağmur gibi yağdığı, insanı serseme çeviren bir yapım. Aslında sürekli bir mizahın da altan alta geçtiği... Ama ben pek gülemedim: basın gösterimindeki gençlerin tersine... Bu geç kalmış kadın öyküsünü bir kadınlar grubu yazıp yönetmiş: Ryan Fleck'in dışında... Filme egemen olan 90'lar duygusu belli bir 'kitsch' etki yapıyor. Modasıyla, şarkılarıyla... Bu arada filmin müziğinin bir Türk sanatçısı, 1980 doğumlu, ABD'de eğitim almış ve orada yaşayan Pınar Toprak tarafından bestelenmiş olduğunu belirtip sanatçımıza başarılar dileyelim. 2015'de Room- Gizli Dünya filmiyle Oscar almıştı oyuncu... Jude Law ise ilk kez bu tür bir filmde oynuyor. Filmin başında, bir sahnede (son kez olarak!) gözüken ve sonra 95 yaşında ölen çizer Stan Lee'ye bir saygı duruşu var. Sonrasında bir gözüküp bir kaybolan konuklar arasında ise Scarlett Johansson, Don Cheadle, Chris Evans, Mark Ruffalo gibi isimler var. Hayvansevenler dikkat: Filmin başına neler neler gelen harika sarman kedisi Goose'u (Kaz) tam dört ayrı kedi canlandırmış!... Bir diziye dönüşmesi çok olası bu hikaye sonuç olarak ergenler için. Elbette her yaştaki ergenler...´

MEHMET AÇAR (haberturk.com): ´... Kendi adıma, "Captain Marvel"ı Marvel Sinematik Evreni´nin en iyi 10 filmi içine almam mümkün değil. Sonuçta, eski Superman filmleri tadında hafif ve biraz sığ bir film. Öte yandan, filmin ortasında "iyilerle kötülerin yer değiştirmesini", feminist alt metni, 1990´lı yılların popüler kültürüne yapılan göndermeleri, şarkıları, Pınar Toprak´ın müziğini, Goose adlı kedinin Marvel Sinema Evreni´ne yaptığı "büyük katkı"yı ve başta Carol Danvers olmak üzere tüm karakterleri sevdiğimi söyleyebilirim... Her şey bir yana, Marvel Sinema Evreni´ndeki hikâyenin sürekliliği açısından seyredilmesi gereken bir film...´

ŞENAY AYDEMİR (gazeteduvar.com.tr): ´... hikayenin geçtiği tarih 90'lar olunca dönemin birçok popüler unsuruna da göndermelerle dolu film. "Terminatör"den "Top Gun"a, video dükkânlarından kağnı hızındaki internet bağlantılarına kadar göndermeler ve referansları filmin içinde bolca bulmak da mümkün. Ve tabii ki bugünün politik gündeminin önemli unsurları göçmenlik, yabancı düşmanlığı ve güç hevesi gibi ince ayrıntılar da. Marvel filmlerinin alametifarikasına dönüşen dozunda bir mizahı da unutmayalım. Filmin en büyük sıkıntısı bütün enerjisini ve hikayelerini "Avangers" filmine adapte etmeye harcayan Marvel sinematik evreninin "Captain Marvel" etrafında yarattığı gizem ve büyüttüğü beklentinin seyircide nasıl karşılık bulduğu olacak. Açıkçası büyük beklentileri karşılayacak bir yapım yok karşımızda. Öte yandan "Sonsuzluk Savaşı"nda süper kahramanların gösterdiği performansın hayal kırıklığı yarattığı düşünülürse, 29 Nisan'da vizyona girecek "Avengers: Endgame"e 'transfer olan' Captain Marvel'in ne kadar fark yaratacağını bekleyip göreceğiz.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Yenilmezler ekibini kuran Nick Fury´nin (Samuel L. Jackson) gizemli öyküsünün filmde bir yan öykü olarak anlatılması, olaylar 90´larda geçtiği için o dönemin ruhuna uygun göndermelerin filmin atmosferine yedirilmesi, Marvel evreninde kimi filmlerde hissettiğimiz mizahın bu filmde bütüne yayılması Captain Marvel´i seyirlik açıdan yukarıya taşıyor. Bunun için bir başkan kadın süper kahraman filmi Wonder Woman ile kıyaslandığında ise elde daha iyi bir film var diyebiliriz.
Fakat burada filmin kendisiyle ilgili değil de Marvel evrenine yaklaşımla ilgili seyircinin tutumu daha belirleyici olacak galiba. Malum arka arkaya bu evrenle ilgili filmler izliyoruz. Kimi seyirci için artık bıkkınlık veren, kimi seyircinin bitmesini hiç istemediği bir seri var elde. Marvel evreniyle kurduğunuz ilişki eğer olumluysa o zaman size iyi seyirler...´

NİL KURAL (MİLLİYET): ´... Gişe canavarı filmler konusunda adeta bir tekele dönüşen Marvel evreninin 21. filmi "Captain Marvel"ın süper kahraman olarak bir kadını merkeze alan ilk film olma gibi özelliği var. "Captain Marvel"ın bu evrenin filmleri arasında özellikle sivrilen bir yanı olmasa da kadın süper kahraman izlemenin getirdiği tazelik onu özel bir yere koyuyor... Brie Larson'un belli bir karizmayla canlandırdığı Captain Marvel, 1990'lar atmosferini de arkasını alarak bir köken hikayesi anlatıyor. Esprili ve karakteri tanıtmaya uğraşan bir yolu tercih eden bu yeni Marvel filmi, artık sınırları bir hayli genişleyen Marvel evreninin zirvelerinden biri değil. Ancak kadın süper kahramanıyla sunduğu yenilik onu benzerlerinden ayırıyor.´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Kendi adıma ben ister Marvel, ister DC Comics üyesi olsun; öyküsü dünyada geçen ve ayakları daha bir yere basan serüvenleri daha çok seviyorum. 'Captain Marvel'ın böyle bir yapısı var ama salona 'Süper Kahraman' filmi seyretmeye gelen seyirciyi de düşünmek lazım, nihayetinde bu mesele 'Captain Marvel'ın finaline doğru kıyıya vuruyor ve etraf bilgisayar destekli sahnelerden geçilmiyor. Brie Larson'ın 'Captan Marvel'da sırıtmadığı, Jude Law'un Yon-Rogg'la, Annette Bening'in Mar-Vell'le 'Süperler dünyası'na dahil olduğu, Skrull'ların lideri Talos'ta Ben Mendelsohn'u izlediğimiz, Nick Fury'de Samuel L. Jackson'ın ise 'gençleştirilmiş' versiyonuyla karşımıza geldiği 'Captain Marvel'ın asıl yıldızı 'Goose' adlı kedi (özellikle yerçekimsiz sahnede muhteşemdi) olmuş. Sinema artık eski bir sanat ve birçok yeni yapımda izlediğimiz kimi sahne ya da görüntü, bize eski filmleri, eski anları, eski kadrajları hatırlatıyor. Yolu bir şekilde 'Avengers: Endgame'e bağlanan 'Captain Marvel'ın da asıl problemi bu olmuş: İzlenmesi zevkli ama yeni bir şey sunmuyor...´

 

 

 

 

ASTERİKS: SİHİRLİ İKSİRİN SIRRI

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... 'Asterix: Roma Sitesi'nde ('Asterix: Le domaine des dieux'), Sezar'ın 'barbar' olarak gördüğü Galyalıları uygarlaştırma adına köylerinin yanına Roma sitesi kurma hamlesine karşı verilen 'direniş' mücadelesi anlatılıyordu. Söz konusu yapım rant kültürüne ve kapitalizme karşı ince göndermelerle yüklü enfes bir manifestoydu; sağlam bir metne ve derinliğe sahipti. 'Sihirli İksirin Sırrı', yaşlanma ve ölüm korkusu gibi temalarla yola çıksa da bir noktadan sonra özellikle kötü büyücü Sülfirix karakteri üzerinden tanıdık yollara sapıyor ve 'süper kahraman filmleri' rotasına giriyor. Durumu şöyle özetleyelim: 'Roma Sitesi' direkt olarak yetişkinlere sesleniyordu, 'Sihirli İksirin Sırrı' yaş skalasını tekrar küçültmüş ve rotayı minik seyircilere çevirmiş.´




VAN GOGH: SONSUZLUĞUN KAPISINDA

ATİLLA DORSAY (t24.com.tr): ´... Oscar Isaac'in Gauguin'i, Mathieu Amalric'in doktor Gachet'si, Emmanuelle Seigner'nin madame Ginoux'su, Rupert Friend'in Theo Van Gogh'u... Belki en iyileri olan, Mads Mikkelsen'in rahipteki kısacık, ama belleklere çakılan kompozisyonu. Ayrıca Niels Arestrup, Anne Consigny, Vincent Perez, Amira Casar gibi ustaların da yarattığı kıvılcımlar... Ama en başta Willem Dafoe'nun oyunu. Hem de 1890 yılında, 37 yaşında ölmüş bir sanatçıyı 63 yaşında canlandırmanın güçlüğüne rağmen... Öylesine bir fiziksel benzerlik ve güçlü bir kompozisyon ki... Tüm engeller aşılıyor. Ve Dafoe, 1956'daki Minnelli filmiyle Oscar'a aday olan Kirk Douglas'tan 63 yıl sonra, aynı rolle bu ödüle aday gösteriliyor. Douglas ödülü alamamıştı. Bugün (çağdaşı Oliva de Havilland gibi) tam 103 yaşında olan Douglas belki köşesinden izliyordur: Dafoe daha şanslı olacak mı diye!..

ŞENAY AYDEMİR (EVRENSEL): ´... Yönetmen Schnabel, bugüne kadar pek görmediğimiz bir işe daha kalkışıyor. Kameranın Van Gogh'un gözüyle birleştiği kimi anlarda, özellikle de arayış zamanlarında, ekranın yarısını flu görüyoruz. Perdenin üst tarafında netlik söz konusuyla alt tarafı biraz bulanıklaşıyor. İlk başlarda seyir alışkanlıklarımızı bozan, rahatsız edici bir tercihmiş gibi gelse de film ilerledikçe ve karakterin dünyasını anlamaya başladıkça bu durumun tam da Van Gogh'un gözüyle bir türlü netleşemeyen 'tek' dünyanın ya da kafasında birbirinden ayrılan 'iki' dünyanın temsili anlamak da kolaylaşıyor. Net olan mı dahiliği düşüyor, flu olan mı delilik birbirinin içinde sürekli yer değiştiriyor. Bazı oyuncuları, bazı karakterlerde izleyince ondan başkasının olamayacağını hissedersiniz. Başka hiçbir oyuncuyu yakıştıramazsınız o role. William Dafoe'yi Van Gogh performansında izleyince bu hisse kapılmamak elde değil. Filmin yalnızca bu dalda (erkek oyuncu) Oscar adayı olduğunu da hatırlatalım. Açıkçası, "Kelebek ve Dalgıç" dışındaki filmlerinin abartıldığını düşündüğüm Julian Schnabel bu kez 'ustalık dönemi' eseriyle karşımızda desek yanılmış olmayız. "Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında", büyük ressamın dünyasına yeni bir kapı açıyor.´

OLKAN ÖZYURT (SABAH): ´... Schnabel, özellikle ışık ve kamera tercihlerinde ressama büyük bir saygı duruşunda bulunarak adeta onun çizim tekniklerinin izinden giderek portresini oluşturuyor. Ortaya da çevresi tarafından anlaşılmak, olduğu gibi kabul görmek için çırpınan bir adamın portresi çıkıyor. Ama Schnabel, sadece bir portre çizip bırakmıyor. Altan alta tartışmaya açtığı bir şey var. O da hakim anlayışın dışında kalana yapılan muamele... En hafif tarifle sorunlu olarak görülüyor. Tabii Van Gogh için durum biraz daha sert. Ona deli gözüyle bakılıyor. Mesela bir papaz onun ressamlığını sorguluyor, "Sen buna resim mi diyorsun?" diye soruyor. Ki filmde resimleri hakkında yazılmış ve onu anlayan bir eleştirmenin yazdığı eleştiri okunurken ressamın deli gömleğiyle bir odadaki görüntüsü zaten hem ressam özelinde hem de hakim anlayışın dışında kalanın yaşadığı durumu net bir şekilde anlamamızı sağlıyor... Van Gogh: Sonsuzluğun Kapısında her ne kadar Schnabel´e ait olsa da bu film galiba her daim Willem Dafoe ile anılacak. Dafoe, ´ustalık eserim´ diyebileceği bir performans sergiliyor. Ki bu performans kendisine Venedik Film Festivali´nde En İyi Erkek Oyuncu ödülü kazandırdı. Bu yıl aynı kategoride de Oscar´ın güçlü adaylarından biri... Oscar alır mı bilinmez ama Dafoe gönlümüzün Oscar´ını çoktan aldı...´

UĞUR VARDAN (HÜRRİYET): ´... Asıl ilham kaynağı doğa olan ve bu durumu "Ne zaman baksam, orada daha önce farkında olmadığım bir şeyler görüyorum" şeklinde açıklayan Van Gogh'un sinemadaki bu son yansımasında bu büyük sanatçıyı Willem Dafoe canlandırıyor. Deneyimli oyuncu, daha önce Kirk Douglas, Jacques Dutronc, Tcheky Karyo, Tim Roth, Martin Scorsese, Benedict Cumberbatch vs. gibi isimlerin hayat verdiği bu tarihsel karaktere mükemmel bir yorum ve özel dokunuş katmış (Bu arada ortaya koyduğu performans Akademi'nin de gözünden kaçmadı ve bu yıl 'En İyi Erkek' dalının beş adayından biri oldu). Filmde genç kuşağın ışıltılı aktörlerinden Oscar Isaac'i de Van Gogh'un yakın arkadaşı, rakibi ve belki de en büyük eleştirmeni konumundaki Paul Gauguin rolünde izliyoruz. Rahipte Mads Mikkelsen de az ama öz bir performansla parlıyor.
Filmin bir yerinde "Başarılı bir resmin ardında birçok başarısızlık ve yıkım vardır" sözüne rastlıyoruz; Schnabel'in yapıtı Van Gogh mitosuna ait kimi yargıları ve kabulleri yeniden tanımlarken bize başarısızlıkların ve yıkımların serinkanlı bir şekilde aktarıldığı, son derece kederli bir öykü anlatıyor...´